Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Gâşiye Sûresi, 19. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Gâşiye Sûresi, 19. Ayet

    وَاِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ۠​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-ilâ-lcibâli keyfe nusibet

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      17. "Peki, insanlar devenin nasıl yaratıldığına,"

      18. "Göğün nasıl yükseltildiğine,"

      19. "Dağların nasıl dikildiğine,"

      20. "Yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?"

      Kainat Allah'ın Varlığının Delilidir

      Diğer hayvanlar arasından özellikle devenin belirtilmesi keza göğün, dağların ve yerin belirtilmesi şu iki sebepten biri için olabilir: Birincisi deve, Mekke halkının en önemli mallarının başında gelir. Onlar üzerinde yolculuk ederler, ihtiyaç duydukları eşyanın taşıma işini onlarla yaparlar. [§] Hem Mekke, dağlar arasında kurulmuş bir şehirdir. Bu itibarla onlar her taraftan dağlarla kuşatılmış haldedirler. Gök ise üzerlerinde, yer de ayaklarının altlarındadır. İşte bu nedenle onlar özel olarak belirtilmiştir ki ibret alsınlar ve bunlar hakkında düşünsünler.

      İkincisi: Bir başka izahı da şöyle olabilir: Bir kere bütün hayvanların insanlar için yararlı olan yönleri devede toplanmıştır. Şöyle ki: Hayvanların kimi binek hayvanıdır, kimi süt verir, kimi yün verir, kimisi de eti ve dölü için edinilir. Bunların hepsi devede mevcuttur. Bu itibarla deve, hayvanlardan elde edilen her türlü faydanın anası ve bereketin kaynağı sayılır. Aynı şekilde en büyük fayda ve bereket sema ile ilgilidir. İnsanların rızıkları oradan iner, gıdaları bitiren güneş göktedir, yıldızlarla süslenmiş olan gene göklerdir. Bu itibarla gök de her türlü nimetin esası sayılır. Aynı şekilde yer de nimetlerin kaynağıdır. Bütün mevcudatın sığınağı oradadır, azıkları ve rızıkları orada takdir edilmiştir, giyindikleri elbisenin hammaddesi orada biter. Öte yandan dağlar da yeryüzünü sabit tutar, eğer onlar olmasaydı yeryüzü içindekilerle birlikte batar giderdi. İşte bu özellikleri sebebiyle âyette geçen şeyler özel olarak zikredilmiş bulunmaktadır.

      Peki insanlar bakmazlar mı? Bu hitap iki şekilde yorumlanabilir: Ya emir anlamındadır. Yani baksınlar demektir. İkincisi de onların içinden çıkamadıkları bir durumla ilgili daha önceden geçen bir soruları vardır. Bu âyetler işte o soruya cevap olmak üzere inmiştir: Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına... bakmazlar mı? Yani: Eğer onlar sözü edilen bu nesneler üzerinde durup düşünselerdi bunlar hakkında kafa yormaları ve düşünmeleri, kafalarındaki karışıklığı ve içine düştükleri şüphelerini giderirdi. İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ sözü edilen cennet nimetlerini sayınca Kureyş halkı hayrete düştü ve dediler ki: "Ey Muhammed! Bize bir ayet getir ki dediklerinin hak olduğu ortaya çıksın!" İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyetleri indirdi: Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına... bakmazlar mı?

      Göğün yükseltilmesi ve görülen bir direk olmaksızın onun yaratılması hakkında tefekkür etmek» devenin yaratılışından, dağların dikilmesinden, yerin serilmesinden ibret almak ve onlar hakkında düşünmek ölümden sonra diriltilme ve âhiret hayatının yanı sıra, Rab Teâlâ’nın vahdaniyetine iman etmeyi ve peygamberliğin hak oluşunu kabul etmeyi gerektiren hususlardır. Şöyle ki: Onları âhiret hayatının inkârına götüren saik onların her bir şeyi kendi güçlerine göre ölçmeye kalkışmalarıydı. Bunun sonucunda gücün böyle bir işe yetmeyeceğini sanıyorlardı. Zira ölüleri diriltmek onların imkânları dışında bir işti. Eğer onlar öyle düşünmeyip de göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünselerdi, Allah Teâlâ’nın kudretinin mahlûkatın gücü gibi olmadığını, onun her şeye kadir olduğunu anlarlardı. Şöyle ki gökler yaratılmış, hiçbir direk olmadan yükseltilmiş ve sabit kılınmıştır. Ne bulunduğu yerden aşağı yuvarlanmakta ne de yukarı uçup gitmektedir. Bir kimse şâyet havada tek bir kuş tüyünü ne uçacak ne de düşecek şekilde sabit tutacak olsa buna gücü yetmemektedir. İnsan bunları bir düşünse anlayacaktır ki Allah’ın kudreti zatının gereğidir, sonradan elde edilmiş değildir. Aynı şekilde dağlara baksa hem koca kütlesi hem de yüksekliği ve sağlamlığı ile sularla, ağaçlarla bezenmiş halini dikkate alıp üzerinde kafa yorsa, bütün insanlar bir araya gelip olanca güçleriyle suyun nereden bir araya gelip nasıl kaynadığını, taşların arasından ağaçların nasıl bittiğini anlamaya çalışsalar bunu anlayamazlar. Hal böyle olunca da bunları yaratan Allah’ın ilminin ihata edilemez olduğunu anlarlar. Bunun belirtilmesinde O’na hiçbir şeyin gizli kapaklı olamayacağı ve O’nu hiçbir şeyin acizlik içinde bırakamayacağını, bilakis bütün âlemin O’nun kudret eliyle tedbiri altında olduğunu, onlara dilediğini yaptığını ve dilediği hükmü verdiğini bildirmek de vardır. Bütün bunlara kadir olan, elbette ki onları ölümden sonra tekrar diriltmeye ve yapıp ettiklerinin karşılığını vermek için âhiret hayatını başlatmaya da kadirdir.

      Bunların yaratılışında Allah Teâlâ’nın vahdâniyetine de kanıt vardır. Çünkü Allah Teâlâ göklerin yararları ile yeryüzünün yararlarını birbirine irtibatlı kılmıştır. Yağmur gökten kurumuş toprağa düşer orada onlar için hem kendilerine hem de hayvanlara rızık olmak üzere renkleri türlü bitki bitirir. Eğer göğün tedbircisi yerin tedbircisinden ayrı olsaydı o takdirde göğün yararlarını, yerin tedbircisinin halkından esirgerdi. Bütün bunları düşünselerdi kafalarındaki sorun gider, şüpheleri yok olurdu. Allah Teâlâ’dan başka tanrılara tapınmazlar ve şöyle demezlerdi: “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!”

      Peygamberliğin hak oluşunun ispatı da vardır derken şunu kastettik: Onlar bahsettiğimiz nimetlerle nimetlendirildiklerinden dolayı kendilerinden mutlaka şükretmeleri beklenecektir. Her bir nimetin şükrünün de nasıl olacağını işaret yoluyla bilmek mümkün değildir. Bu durumda onlara bunun nasıl yapılacağını öğreten bir vahiy veya peygamberlik gerekli olacaktır.

      Şöyle bir soru akla gelebilir: Onlar bu sayılan şeylerin yaratılışının nasıllığı hakkında tefekkürde bulunmakla nasıl emrolundular ki?! Oysa onlar bu sayılan şeylerin nasıl yaratılmış olduğuna dair sonsuza dek düşünecek olsalardı gene de doğruya eremezler, hidâyet bulamazlardı.

      Buna şöyle cevap verilir: Onlar eğer düşünmekle doğruya ulaşıp da vaziyeti anlasalardı ve onlar hakkında tefekkür etselerdi bu onlardan sorunu gidermezdi. Zira onlar onu yönlendirildikleri kendi fiilleriyle değerlendiriyorlardı. Doğru hükmü elde edebilmenin imkânsız oluşu ve tasavvurunun dışında bulunması problemi açıklayıcı ve şüpheleri kendilerinden giderici mahiyettedir. Çünkü insanlar, doğruya erişmenin, vahiyler sayesinde olduğunu anlamışlardır ki doğru bilgi, kudreti insanların kudretiyle takdir edilemeyecek olan Allah’tan gelmektedir ve O bütün yönleriyle insanlardan farklıdır. Doğruya ulaştıran ancak Allah’tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cibâl (الْجِبَالِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeninin "c-b-l" olduğunu ve temel manasının "büyüklük, yoğunluk, sertlik ve bir araya gelmişlik" olduğunu ifade eder; ona göre yeryüzündeki dağlara bu ismin verilmesi, onların hem heybetli büyüklükleri hem de parçalanması zor olan sert ve yoğun yapılarından kaynaklanmaktadır. Râgıb el-İsfahânî, "cebel" (dağ) kelimesinin çoğulu olan "cibâl"in, yeryüzünün yüksek, ağır ve sabit kütlelerini nitelediğini belirtir ve bu kavramın mecazi olarak sarsılmaz iradeli, yüce şahsiyetli insanlar için de kullanılabildiğini, ancak ayetin bağlamında fiziksel dünyanın temel direkleri olan somut dağları kastettiğini açıklar. Theodor Nöldeke, kelimenin arka planında yaygın bir Sami dilleri mirası bulunduğunu, İbranice "gebul" (sınır, bölge) ve Süryanice "gebâlo" gibi formlarla semantik bir bağ kurarak dağların doğal sınırlar ve kütlesel varlıklar olarak kadim dillerde merkezi bir yer tuttuğunu tahlil eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik tasvirlerinde dağların yeryüzünü sabitleyen "kazıklar" (evtâd) ve "dengeleyiciler" (revâsî) olarak sunulduğunu, buradaki "cibâl" vurgusunun kozmik düzenin sarsılmazlığına ve ilahi gücün yeryüzündeki en somut görünümlerine dikkat çektiğini belirtir. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinde dağların genellikle gökyüzü ve yeryüzü arasındaki dengeyi sağlayan kozmik bir mimarinin parçası olarak zikredildiğini, bu kelimenin seçilmesinin muhatabın zihninde sarsılmaz bir güç ve sonsuzluk imgesi uyandırma amacı taşıdığını ileri sürer. Prof. Dr. Mustafa Öztürk ve Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin bağlam içinde insanın acizliğini hissettirecek kadar devasa olan tabiat olaylarından biri olarak seçildiğini, muhatabın her gün karşılaştığı bu görkemli yapıların kendi kendine var olamayacağına dair bir tefekkür kapısı araladığını vurgularlar.

        Nusıbet (نُصِبَتْ)

        İbn Fâris, kelimenin "n-s-b" kökünden türediğini ve asıl anlamının "bir şeyi dikmek, sabitlemek ve kurmak" olduğunu belirtir; ona göre bu kök aynı zamanda yorgunluk ve meşakkat manasına da gelse de buradaki kullanım, bir şeyi yerinden oynamayacak şekilde yukarıya doğru dikip yerleştirmekle ilgilidir. Râgıb el-İsfahânî, "nasb" kavramının özellikle bir şeyi dikey bir doğrultuda dimdik ayakta tutmak manasına geldiğini, ayetin bağlamında dağların yeryüzüne birer sarsılmaz sütun veya işaret levhası gibi "nasbedildiğini" (dikildiğini), bu durumun arkasındaki ilahi kudretin ve nizamın düşünülmesinin istendiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, fiilin edilgen (meçhul) formda gelmesine dikkat çekerek, bu devasa kütlelerin kendi kendine değil, mutlak bir irade tarafından yeryüzüne çakıldığını ve sarsıntılara karşı bir denge unsuru olarak "dikilip yerleştirildiğini" aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın üslubu içinde dağların bir bina veya çadırın direkleri gibi yeryüzü düzlemine eklenişindeki mühendislik ve mimari mükemmelliği ifade ettiğini, fiilin bu formunun muhatabın zihninde görsel bir sabitleme ve dikme imajı oluşturduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin etimolojik kökenindeki "sabitleme" manasını jeolojik bir kararlılıkla ilişkilendirerek, dağların yeryüzüne bir denge unsuru olarak "nasbedilmesi"nin, yerkürenin yaşanabilir kalmasını sağlayan ilahi bir müdahale ve tasarım olduğunu, bu dikilişin ardındaki matematiksel dengenin vurgulandığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, devenin yaratılışı ve gökyüzünün yükseltilmesinden sonra dağların "dikilmesi" (nasb) eyleminin, kozmik manzaranın üçüncü temel direği olarak sunulduğunu ve insanın sarsılmaz gördüğü bu yapıların ilahi emirle ne kadar kolayca şekillendirildiğini simgelediğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X