اَفَلَا يَنْظُرُونَ اِلَى الْاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ۠
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Gâşiye Sûresi, 17. Ayet
Daralt
X
-
17. "Peki, insanlar devenin nasıl yaratıldığına,"
18. "Göğün nasıl yükseltildiğine,"
19. "Dağların nasıl dikildiğine,"
20. "Yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?"
Kainat Allah'ın Varlığının Delilidir
Diğer hayvanlar arasından özellikle devenin belirtilmesi keza göğün, dağların ve yerin belirtilmesi şu iki sebepten biri için olabilir: Birincisi deve, Mekke halkının en önemli mallarının başında gelir. Onlar üzerinde yolculuk ederler, ihtiyaç duydukları eşyanın taşıma işini onlarla yaparlar. [§] Hem Mekke, dağlar arasında kurulmuş bir şehirdir. Bu itibarla onlar her taraftan dağlarla kuşatılmış haldedirler. Gök ise üzerlerinde, yer de ayaklarının altlarındadır. İşte bu nedenle onlar özel olarak belirtilmiştir ki ibret alsınlar ve bunlar hakkında düşünsünler.
İkincisi: Bir başka izahı da şöyle olabilir: Bir kere bütün hayvanların insanlar için yararlı olan yönleri devede toplanmıştır. Şöyle ki: Hayvanların kimi binek hayvanıdır, kimi süt verir, kimi yün verir, kimisi de eti ve dölü için edinilir. Bunların hepsi devede mevcuttur. Bu itibarla deve, hayvanlardan elde edilen her türlü faydanın anası ve bereketin kaynağı sayılır. Aynı şekilde en büyük fayda ve bereket sema ile ilgilidir. İnsanların rızıkları oradan iner, gıdaları bitiren güneş göktedir, yıldızlarla süslenmiş olan gene göklerdir. Bu itibarla gök de her türlü nimetin esası sayılır. Aynı şekilde yer de nimetlerin kaynağıdır. Bütün mevcudatın sığınağı oradadır, azıkları ve rızıkları orada takdir edilmiştir, giyindikleri elbisenin hammaddesi orada biter. Öte yandan dağlar da yeryüzünü sabit tutar, eğer onlar olmasaydı yeryüzü içindekilerle birlikte batar giderdi. İşte bu özellikleri sebebiyle âyette geçen şeyler özel olarak zikredilmiş bulunmaktadır.
Peki insanlar bakmazlar mı? Bu hitap iki şekilde yorumlanabilir: Ya emir anlamındadır. Yani baksınlar demektir. İkincisi de onların içinden çıkamadıkları bir durumla ilgili daha önceden geçen bir soruları vardır. Bu âyetler işte o soruya cevap olmak üzere inmiştir: Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına... bakmazlar mı? Yani: Eğer onlar sözü edilen bu nesneler üzerinde durup düşünselerdi bunlar hakkında kafa yormaları ve düşünmeleri, kafalarındaki karışıklığı ve içine düştükleri şüphelerini giderirdi. İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ sözü edilen cennet nimetlerini sayınca Kureyş halkı hayrete düştü ve dediler ki: "Ey Muhammed! Bize bir ayet getir ki dediklerinin hak olduğu ortaya çıksın!" İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyetleri indirdi: Peki insanlar devenin nasıl yaratıldığına... bakmazlar mı?
Göğün yükseltilmesi ve görülen bir direk olmaksızın onun yaratılması hakkında tefekkür etmek» devenin yaratılışından, dağların dikilmesinden, yerin serilmesinden ibret almak ve onlar hakkında düşünmek ölümden sonra diriltilme ve âhiret hayatının yanı sıra, Rab Teâlâ’nın vahdaniyetine iman etmeyi ve peygamberliğin hak oluşunu kabul etmeyi gerektiren hususlardır. Şöyle ki: Onları âhiret hayatının inkârına götüren saik onların her bir şeyi kendi güçlerine göre ölçmeye kalkışmalarıydı. Bunun sonucunda gücün böyle bir işe yetmeyeceğini sanıyorlardı. Zira ölüleri diriltmek onların imkânları dışında bir işti. Eğer onlar öyle düşünmeyip de göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünselerdi, Allah Teâlâ’nın kudretinin mahlûkatın gücü gibi olmadığını, onun her şeye kadir olduğunu anlarlardı. Şöyle ki gökler yaratılmış, hiçbir direk olmadan yükseltilmiş ve sabit kılınmıştır. Ne bulunduğu yerden aşağı yuvarlanmakta ne de yukarı uçup gitmektedir. Bir kimse şâyet havada tek bir kuş tüyünü ne uçacak ne de düşecek şekilde sabit tutacak olsa buna gücü yetmemektedir. İnsan bunları bir düşünse anlayacaktır ki Allah’ın kudreti zatının gereğidir, sonradan elde edilmiş değildir. Aynı şekilde dağlara baksa hem koca kütlesi hem de yüksekliği ve sağlamlığı ile sularla, ağaçlarla bezenmiş halini dikkate alıp üzerinde kafa yorsa, bütün insanlar bir araya gelip olanca güçleriyle suyun nereden bir araya gelip nasıl kaynadığını, taşların arasından ağaçların nasıl bittiğini anlamaya çalışsalar bunu anlayamazlar. Hal böyle olunca da bunları yaratan Allah’ın ilminin ihata edilemez olduğunu anlarlar. Bunun belirtilmesinde O’na hiçbir şeyin gizli kapaklı olamayacağı ve O’nu hiçbir şeyin acizlik içinde bırakamayacağını, bilakis bütün âlemin O’nun kudret eliyle tedbiri altında olduğunu, onlara dilediğini yaptığını ve dilediği hükmü verdiğini bildirmek de vardır. Bütün bunlara kadir olan, elbette ki onları ölümden sonra tekrar diriltmeye ve yapıp ettiklerinin karşılığını vermek için âhiret hayatını başlatmaya da kadirdir.
Bunların yaratılışında Allah Teâlâ’nın vahdâniyetine de kanıt vardır. Çünkü Allah Teâlâ göklerin yararları ile yeryüzünün yararlarını birbirine irtibatlı kılmıştır. Yağmur gökten kurumuş toprağa düşer orada onlar için hem kendilerine hem de hayvanlara rızık olmak üzere renkleri türlü bitki bitirir. Eğer göğün tedbircisi yerin tedbircisinden ayrı olsaydı o takdirde göğün yararlarını, yerin tedbircisinin halkından esirgerdi. Bütün bunları düşünselerdi kafalarındaki sorun gider, şüpheleri yok olurdu. Allah Teâlâ’dan başka tanrılara tapınmazlar ve şöyle demezlerdi: “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!”
Peygamberliğin hak oluşunun ispatı da vardır derken şunu kastettik: Onlar bahsettiğimiz nimetlerle nimetlendirildiklerinden dolayı kendilerinden mutlaka şükretmeleri beklenecektir. Her bir nimetin şükrünün de nasıl olacağını işaret yoluyla bilmek mümkün değildir. Bu durumda onlara bunun nasıl yapılacağını öğreten bir vahiy veya peygamberlik gerekli olacaktır.
Şöyle bir soru akla gelebilir: Onlar bu sayılan şeylerin yaratılışının nasıllığı hakkında tefekkürde bulunmakla nasıl emrolundular ki?! Oysa onlar bu sayılan şeylerin nasıl yaratılmış olduğuna dair sonsuza dek düşünecek olsalardı gene de doğruya eremezler, hidâyet bulamazlardı.
Buna şöyle cevap verilir: Onlar eğer düşünmekle doğruya ulaşıp da vaziyeti anlasalardı ve onlar hakkında tefekkür etselerdi bu onlardan sorunu gidermezdi. Zira onlar onu yönlendirildikleri kendi fiilleriyle değerlendiriyorlardı. Doğru hükmü elde edebilmenin imkânsız oluşu ve tasavvurunun dışında bulunması problemi açıklayıcı ve şüpheleri kendilerinden giderici mahiyettedir. Çünkü insanlar, doğruya erişmenin, vahiyler sayesinde olduğunu anlamışlardır ki doğru bilgi, kudreti insanların kudretiyle takdir edilemeyecek olan Allah’tan gelmektedir ve O bütün yönleriyle insanlardan farklıdır. Doğruya ulaştıran ancak Allah’tır.
Yorumu Yorumla
-
17-26: "Deveye bakmıyorlar mı ki nasıl yaratılmıştır? Göğe bakmıyorlar mi ki nasıl kaldırılmıştır? Dağlara bakmıyorlar mı ki nasıl dikilmiştir? Yere bakmıyorlar mı ki nasıl döşenmiştir? Öyle ise hatırlarına getir. Sen yalnız ihtâra me'mursun; yoksa onların üzerinde tahakkümde, murâkabede bulunacak değilsin. Lâkin yine haktan yüz çevirip küfründe inad eden olursa, Allah onu en büyük azab ile ta'zîb edecektir. Onların döneceği yer başkası değil, ancak biziz; sonra hesaplarını görmek de yalnız bize aittir."
İNANÇ ZORLA OLMAZ
Üstad-ı muhterem Şeyh Muhammed Abduh “Gâşiye” sûresini tefsir ederken أَفَلَا يَنْظُرُونَ .... âyetine gelince diyor ki:
Sûrenin başından beri söz umûr-i âhireti bildirmek; insanların ferdâ-yı kıyâmetteki halini göstermek için serd olunuyor. Muhataplar arasında ise âhireti ya büsbütün inkâr eden dinsizler yahud imân etmekle beraber işledikleri ef'älin kendilerini nasıl bir akıbete sevk edeceğinden gâfil beyinsizler var.
Cenâb- Hak her iki tarafın nazarını âlem-i hilkatin her gün gözleri önünde duran aksamındaki âsâr-ı kudrete doğru tevcih etmek suretiyle fikirlere hüccet ikāme eylemek, gåfilleri intibaha getirmek murad ettiği için )أَفَلَا يَنْظُرُونَ إِلَى الْإِبل( buyuruyor.
Neden "deve" misal gösterildi?
Kudret-i ilâhiyeyi gösterecek nâmütenâhi mahlûkat varken, âyet-i kerîmede deve tahsis buyurulmuştur. Zira deve Arabın kullandığı hayvanat içinde en iyisi, en faydalısı olduktan başka hakikaten harikulâde bir hilkate mâliktir. Çünkü o kadar şiddetiyle, kuvvetiyle beraber âciz bir mahlûka râm olur; küçük çocuğun arkasından bile gider.
Sonra bünyesi ağır yükleri kaldırıp uzak memleketlere taşıyacak surette tertib edilmiştir. Bundan başka, yükleyenlere kolaylık olsun diye yere çöker; sırtına istenildiği kadar yük vurulduktan sonra kalkar; açlığa susuzluğa dayanmak şartıyla uzun uzun mesafelere gider. Kanaati o derecededir ki başka hayvanların yemeyeceği dikenlerle aylarca yaşar.
Elhasıl devede diğer birçok meziyetler daha vardır ki başka hayvan o meziyetlerde kendisine iştirak edemez.
Her günkü manzaralar
Ayet-i kerîmede devenin tahsîsen irâd olunması cüssesi itibariyle değildir. Öyle olsa idi, ondan daha büyük olan fil zikredilirdi. Vâkıa devedeki meziyetlerin bir kısmı filde de vardır; ancak sütü sağılmaz, eti yenmez, sonra da deve kadar kolay kullanılamaz.
Göklerin kaldırılması, üzerimizde görünen güneşler, aylar, yıldızlardan her birinin, seyrini şaşırmamak, tâbi olduğu nizamdan ayrılmamak şartıyla, kendi medârında durması demektir.
Devenin gökler, dağlar, yerlerle birlikte zikrolunması pek beliğdir; zira bunların hepsi Arab'ın hilkate ait olmak üzere çölde, ovada her gün, her zaman gördüğü manzaralardır. Göz önünden sıra ile geçen levhaların hatırdan da böyle sıra ile geçirilmesi ne kadar güzeldir!
Bir mûcid lâzım...
Şimdi, yukarıda söylediğimiz münkirlerle gâfiller, gözleri önünde duran bu şeylere iman ile baksalar; nasıl olmuş da her biri bulunduğu hâli almış azıcık düşünseler, o zaman anlardılar ki bir mûcid, bir muhafız olmadıkça, meydandaki sanatın icadına, devamına imkân yoktur; o mûcid, o muhafız ise Allahu Zülcelal'dir.
Bu kâinatı yaratmaya, pâyidar etmeye, kavânîn-i hikmet üzerine tertib eylemeye kādir olan, hiç şüphe yoktur ki, insanları herkesin cezâ-yı amelini göreceği bir muhasebe günü için toplamaya da kadirdir. Bundan başka Allahu Zülcelâl bütün mevcudatı yarattığı halde, insanlar hilkatten yalnız gördükleri kadarını bildikleri, yoksa usûl-i hilkate dair bir şey bilmedikleri gibi, Cenab- Hak kendilerini o muhasebe günü yeniden vücûda getirecek, halbuki beşer bu ikinci icadın suretini de bilemeyecek; görecekleri şeyden alacakları nasîb, bugün şu mahlükata bakmaktan almakta oldukları nasîbin aynı olacak.
Şimdi madem ki iş bu kadar zahir, bu derecelerde bedîhîdir; madem ki ibret için bir nazar-ı imần kâfidir, (فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنْتَ مُذَكِّرٌ) Hatırlarına getir, sen yalnız ihtara memursun."
İman "inanmak" ister
Fıtrat bir Sâni'-i Kādire inanmak hissine beşeri kendiliğinden sevk ettiği gibi, yine o fıtrat aynı Sâni'in insan için hüsran çekilecek yahud safâ-yı sermedi içinde yaşanacak ikinci bir hilkate kādir olduğunu en beliğ bir lisan ile tebliğ edip duruyor. Ancak gafletin tahakkümü, hevesâtın galebesi yüzünden, çok zamanlar beşer, doğruyu ihtâr eden, kendisini fıtratının sevk edeceği tarafa çeviren bir mürşide muhtaç oluyor. Onun için Allahu Zülcelâl istidlâlin bu suretini "tezkîr láfzıyla tavsîf buyuruyor.
(إِنَّمَا أَنْتَ مُذَكِّرٌ) “Sen yalnız ihtâra memursun” hitâb- celîli ise Nebiyy-i Muhterem Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin bisetinden maksûd olan emri tahdîddir ki, o emir de insanlara unutmuş oldukları evâmir-i ilâhiyeyi ihtâr etmekten ibarettir. Yoksa insanların kalbinde iman yaratmaya aleyhissalâtu vesselâm Efendimizin kudreti yetişemeyeceği gibi, kalbleri murâkabe altında bulundurmak da vazifesi değildir.
لَسْتَ عَلَيْهِم بِمُصَيْطِرٍ وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ) ayetleri bu hakikati sarahaten tebliğ ediyor.
Zorla "inanç" olmaz!
Ayât-ı Kur'aniyeyi mensûh göstermeye pek hevesli olanlardan biri, bu âyetin cihad âyetleriyle neshedilmiş olduğunu söylüyor. Sanki Müslümanlıkta cihad insanları zorla mutekid yapmak için meşru imiş. Bu sözü ileri süren adam düşünmüyor ki, cebr ile, kahr ile iman elde edilemez; ikrâhın dinde hiçbir mevkii yoktur; sonra, muhârib ister Yahûdî, ister Nasrânî, ister Mecûsî olsun, yine kendi dininde kalmak şartıyla haraç vermeye razı olursa -ekseriyetin reyine göre- cihadın vücûbu kalmaz.
... إِلَّا مَنْ تَوَلَّى ayetindeki illâ, lâkin manasınadır ki nefy-i saytaranın [hâkimiyet, baskı] ifade eylediği ahvâlin umûmundan istisnâyı mutazammındır.
Yorumu Yorumla
-
Yenzurûne (يَنظُرُونَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünün "n-z-r" olduğunu ve temel olarak iki asıl manaya geldiğini belirtir; bunlardan ilki gözle bakmak veya bir şeyi zihnen mülahaza etmek, ikincisi ise beklemektir. Ayetteki bağlamın doğrudan birinci anlamla ilişkili olduğunu, yani bir şeyi ibretle müşahede etmek ve onun üzerinde derinlemesine düşünmek manasını taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "n-z-r" fiilinin hem gözle bakmayı hem de akılla tefekkür etmeyi kapsadığını vurgular; burada sadece fiziksel bir görmenin değil, görülen nesnenin (devenin) yaratılışındaki harikuladeliği kavramaya yönelik bir "basiret" faaliyetinin istendiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında bu fiilin sıradan bir bakıştan ziyade, muhatabı Allah'ın varlığına ve gücüne (ayetlere) ulaştıran ontolojik bir tanıklık ve tefekkür süreci olarak kurgulandığını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu hitabın Mekke toplumunun en yakın olduğu nesneler üzerinden bir akıl yürütme yöntemi olduğunu, fiilin geniş zaman formunun ise bu gözlemin her zaman ve her nesil için geçerli bir çağrı olduğunu ifade ettiğini tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk ve Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki bu çağrının inkarcıların inatçı tutumlarını kırmaya yönelik olduğunu, onları çevrelerindeki somut delilleri akli bir süzgeçten geçirmeye (nazar etmeye) davet eden retorik bir soru formunda olduğunu vurgularlar.
İbil (الْإِبِلِ)
İbn Fâris, bu kelimenin "e-b-l" kökünden geldiğini ve Arap dilinde deve sürüsünü ifade eden, kendi lafzından tekili olmayan bir isim olduğunu belirtir; ayrıca bu kökün "bolluk" ve "yoğunluk" manalarıyla da ilişkili olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin doğrudan deve cinsini ifade ettiğini, ancak Kur'an'daki bu özel vurgunun, devenin çöl şartlarındaki dayanıklılığı ve yaratılışındaki sıra dışı anatomik özelliklerin birer ilahi sanat eseri olarak sunulmasıyla ilgili olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kadim Sami dillerindeki izlerini sürerek, Akkadca "ubālu" gibi formlarla ilişkili olabileceğini ve Mezopotamya-Sami havzasında deve veya yük taşıyan hayvan gruplarını nitelemek için kullanılan çok eski bir terim olduğunu tahlil eder. Christoph Luxenberg (Pseudonym), kelimenin Süryanice-Aramice kökeninde "bulutlar" (abila) anlamına gelebileceğine dair aykırı bir görüş ileri sürse de, Angelika Neuwirth bu yaklaşımın bağlamdan kopuk olduğunu, kelimenin Mekke toplumunun sosyo-ekonomik hayatının merkezinde yer alan "deve" olduğunu ve metindeki retoriğin bu somut canlı üzerinden kurulduğunu vurgular. Gabriel Said Reynolds, "ibil" kelimesinin burada seçilmesinin sebebinin, Geç Antik Çağ'da çöl hayatının en mucizevi unsuru olarak görülmesi ve ilahi tasarımın en bariz kanıtı olarak kabul edilmesiyle ilişkili olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, devenin yaratılışındaki estetik ve fonksiyonel bütünlüğün "ibil" kelimesi üzerinden bir tefekkür objesine dönüştürüldüğünü, kelimenin sadece bir hayvanı değil, çölde hayatı mümkün kılan ilahi bir lütfu temsil ettiğini tahlil eder.
Hulikat (خُلِقَتْ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeninin "h-l-k" olduğunu ve temel manasının "takdir etmek" (ölçüp biçmek) ve "bir şeyi pürüzsüz hale getirmek" olduğunu belirtir. Ona göre yaratma eylemi, bir şeyin parçalarının birbirine tam uygun ve mükemmel bir ölçüyle (takdir) var edilmesi sürecidir. Râgıb el-İsfahânî, "halk" kavramının iki yönüne dikkat çeker: Birincisi bir şeyi örneği yokken var etmek, ikincisi ise mevcut bir maddeden belirli bir ölçü ve sistem dahilinde yeni bir varlık ortaya çıkarmaktır. Ayetteki edilgen (meçhul) yapının, yaratılışın ardındaki failin (Allah) mutlak gücüne ve yaratılan nesnenin kendi kendine var olamayacağına dair bir vurgu içerdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin ontolojik bir süreci ifade ettiğini, buradaki mükemmel tasarımın ve işlevselliğin rastlantısallığı dışlayan ilahi bir iradenin (Hâlık) eseri olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk ve Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin bu ayette devenin biyolojik kompleksliği ve çöl ekosistemine uyumu bağlamında kullanıldığını; "nasıl yaratıldığına" (keyfe hulikat) yönelik sorunun, muhatabı bu mükemmel mekanizmanın tesadüfen oluşamayacağı sonucuna götürmeyi amaçladığını tahlil ederler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "halk" kökündeki "ölçüleme" manasının, devenin kirpiğinden hörgücüne kadar her zerresinin belirli bir amaca hizmet edecek şekilde matematiksel ve estetik bir nizamla var edildiğini vurguladığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla