وَاَكْوَابٌ مَوْضُوعَةٌۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Gâşiye Sûresi, 14. Ayet
Daralt
X
-
13. "Orada yüksek tahtlar,"
14. "Önlerine konmuş kadehler,"
15. "Sıra sıra dizilmiş yastıklar,"
16. "Serilmiş değerli halılar vardır."
Bazıları şöyle dediler: Tahtlardan bazıları diğerlerinden daha yüksektir. Onlar Allah’ın dilediği gibi yükselir. Allah Teâlâ’nın dostu olan kulu oturmak için geldiği zaman ona eğilir, üzerine kurulduğu zaman da Allah Teâlâ’nın murat ettiği kadar yükselir. Bazıları şöyle dediler: Buradaki yükseltilmiş olmanın anlamı cennetlikler nazarında onların kadrinin yüceltilmesidir. Onlar dünyada iken neye rağbet etmekte iseler âhirette de kendilerine onlar vâdedildi. Kişi dünyada iken sözünü ettiğimiz her iki şekli de arzu eder. Âhirette kendilerine verilecek olan ödülün de aynı tarzda olacağı belirtilmiştir.
Aynı şekilde onlar önlerine konmuş kadehlere, sıra sıra dizilmiş yastıklara, serilmiş değerli halılara karşı da özlem duyarlar. Nitekim bir başka yerde de meâlen şöyle buyurmuştur: '‘Kabartılmış döşekler üzerinde (olacaklar)” Döşeklerin ve tahtların yükseltilmesinin bahsettiğimiz iki şekilde de olması söz konusudur. İşte bundan dolayı âhirette de aynı şekilde bu dünyadaki arzularına göre ödüllendirilecekleri onlara vâdedilmiştir.
Konmuş kadehler. “Ekvâb” (tekili kûb) kulpu olmayan bardak demektir. Bu niteleme ya onların dünyadaki testiler gibi büyük olmaları sebebiyledir. Ya da etrafında hazır bulunup dönen huri ve hizmetçilerin, arzu ettikleri anda bunları kendilerine sunmaları ve dolayısıyla onları kendilerine yaklaştırmak için tutacakları bir kulpun olmasına ihtiyaçlarının bulunmadığına işaret etmek anlamındadır.
Sıra sıra dizilmiş yastıklar. Yani sergiler üzerine konulmuş yastıklardır. İnsanlar nasıl ki dünyada iken yastıklara yaslanırlarsa aynı şekilde âhirette de yastıklarının olmasını arzu ederler. Vâdler de o doğrultuda oluşur.
Yorumu Yorumla
-
Akvâb (أَكْوَاب)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeninin "k-u-b" olduğunu ve temel anlamının ağzı yuvarlak, kulpsuz ve emziği (ibriği) olmayan büyük kadeh veya kâse olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kûb" kelimesinin çoğulu olan bu ifadenin, özellikle tutacağı (urve) bulunmayan ve ağız kısmı geniş olan kaplar için kullanıldığını ifade eder; cennet bağlamında bu kapların kulpsuz olmasının, her yönden kolayca kavranabilmesi ve içilmesinin zahmetsizliğine işaret ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenini incelerken, Arapça "kûb" kelimesinin komşu dillerle kadim bir ilişkisi olduğunu; özellikle Aramice "kûbâ" veya Süryanice "kûbîthâ" kelimeleriyle bağlantılı olabileceğini, bu terimin Ortadoğu dillerinde yaygın bir içecek kabı ismi olarak yer aldığını tahlil eder. Toshihiko Izutsu, cennet tasvirlerindeki "akvâb" kelimesinin, ilahi bir ziyafet ve sonsuz şölen atmosferini tamamlayan estetik bir unsur olduğunu, bu kapların müminlere sunulan ikramın bolluğunu, zarafetini ve cennet hayatının lüksünü temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk ve Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin bağlamı içinde müminlere sunulan eşsiz içeceklerin muhafaza edildiği, hem görselliği hem de kullanım kolaylığıyla haz veren seçkin kaplar olduğunu, kulpsuz yapısının ise cennet estetiğini ve sunumun akışkanlığını simgelediğini tahlil ederler.
Mevdû'a (مَوْضُوعَة)
İbn Fâris, kelimenin "v-d-a" kökünden türediğini ve asıl anlamının bir şeyi bir yere koymak, bırakmak, yerleştirmek veya bir şeyi indirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vaz" (v-d-a) kavramının bir şeyi kendisine uygun olan en doğru makama ve konuma yerleştirmek manasına geldiğini ifade eder; bu ayetin bağlamında kadehlerin "mevdû'a" (konulmuş) olarak nitelenmesinin, onların müminlerin hemen yanı başında, herhangi bir çaba sarf etmeksizin kolayca erişebilecekleri şekilde hazır bulundurulmasını tanımladığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin etimolojik temelindeki "yerleştirme" manasından hareketle, bu kapların cennet ehli için özel olarak hazırlanıp ikram masalarına dizildiğini, müminlerin onları aramak veya getirilmesini beklemek zorunda kalmadan, arzu ettikleri anda ellerinin altında bulacakları bir hizmet kusursuzluğunu simgelediğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk ve Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ahiret sahnesindeki işlevini tahlil ederken, bu niteliğin cennet hayatındaki mutlak düzeni ve konforu vurguladığını; her türlü ihtiyacın mümin henüz dile getirmeden en ince ayrıntısına kadar düşünülüp hazır hale getirildiğini, bunun da psikolojik bir güven ve tatmin sağladığını ifade ederler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "mevdû'a" sıfatının sadece fiziksel bir konumu değil, aynı zamanda cennet nimetlerinin kesintisizliğini ve mümin için özel olarak tahsis edilmişliğini temsil ettiğini, bu hazırlığın ilahi ikramın bir nişanesi olarak müminin onurlandırılması manasına geldiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla