وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلٰى ظَهْرِهَا مِنْ دَٓابَّةٍ وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِعِبَادِه۪ بَص۪يراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fâtır Sûresi, 45. Ayet
Daralt
X
-
"Şayet Allah insanları yapıp ettikleri yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerin üstünde tek bir canlı bırakmazdı; fakat onlara belirlenmiş bir vadeye kadar mühlet veriyor. Vadeleri dolduğunda ise (herkes anlayacaktır ki) Allah kullarını hakkıyla görüp bilmektedir."
Şayet Allah insanları yapıp ettikleri yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı. Yani yaptıkları kötülükler ve isyanlar yüzünden onları cezalandırsaydı yerin üstünde tek bir canlı bırakmazdı. Daha önce Cenâb-ı Hak, "Gerçek şu ki Allah, gökleri ve yeri tutmaktadır" meâlindeki âyette yeryüzü kelimesini belirttiği için burada sadece üzerinde demekle yetinmiştir, bununla yerin sırtında ve yüzünde mânasını kastetmektedir. Yahut insanlar kazandıklarını yerin sırtında kazandıkları için, sırt denildiğinde yerin sırtını anlayacaklarından dolayı sadece onunla yetinmiştir.
Yerin üstünde tek bir canlı bırakmazdı. Bazıları şöyle dedi: Âyetin metninde geçen dâbbe kelimesinden maksat imtihan edilen ve temyiz çağına gelen insanlardır, onlar da özellikle âdemoğullarıdır. Çünkü onlar, çalışma ve kazanma gücüne sahip canlılardır. Cenâb-ı Hak da çalışıp kazanma uğrunda insanların (birbirlerini veya kendilerini) helâk edeceğini belirtmiştir, diğer canlıların aksine insan çalışıp kazanabilme ehliyetinde bir varlıktır. Diğerleri de şöyle dedi: Maksat, insan ve diğer bütün canlılardır. Çünkü diğer canlılar, kendi canlarının ihtiyacı veya kendi menfaatleri için değil, ancak insan için, onun ihtiyaçları için yaratılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan O'dur". "Ayrıca O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin emrinize vermiştir". Diğer varlıklar insanlar için yaratıldığına göre, insanlar helâk edildiğinde, onların ihtiyacı ve menfaatleri için yaratılan şeyler de helâk edilirler. Seneviler'in iddia ettikleri gibi, bahsettiğimiz varlıkların helâk edilmesi, hikmetin dışında bir uygulama değildir; onlar ise en sağlıklı (evcil) hayvanı kesip etini yemeyi emretmenin Hakim olan birinin işi olamayacağını iddia ederler. Denildi ki: Hayvanlar, kendileri ve menfaatleri için yaratılmış olunca durum böyledir. Fakat bizim söylediğimiz gibi hayvanlar bizim için ve faydalanmamız için yaratılmış olmasına gelince, bazan bizzat onlardan, bazan da etlerinden yararlanmak caizdir. Bunu yapmak ve böyle yapmayı emretmek hikmetin dışında bir iş değildir. Sonra en sağlıklı (evcil) hayvanların etinden faydalanmakla, zararlı olan ve zarar verenlerinden sakınmak arasındaki fark şudur: Zararlı olmayan ve bize zarar vermeyen hayvanları korumak meşru kılınmıştır; dolayısıyla onların rızkını temin etmek, onları korumak ve gelecek zararları engellemek de bize düşer. Zararlı olan ve zarar veren (vahşi) hayvanlar kendilerini korurlar ve kendi rızıklarını bulurlar. Dolayısıyla mesele bizim dediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Fakat onlara belirlenmiş bir vadeye kadar mühlet veriyor. Yani Allah onları, yeryüzünde yaptıklarıyla hemen sorguya çekmiyor, kendilerine süre veriyor. Onların yaptıklarına son vermelerini istiyor ve onlara verdiği süreye, belirlediği zamana vefa gösteriyor.
Vadeleri dolduğunda ise (herkes anlayacaktır ki) Allah kullarını hakkıyla görüp bilmektedir. Yani Allah onların yaptıklarını, onlar için belirlediği süreyi, ulaştıkları vakti ve verilen süreye vardıklarını görmekte ve bilmektedir, bunlardan habersiz değildir. Aksine onların bütün yaptıklarını bilmektedir. Ancak Cenâb-ı Hak bilmektedir ki, o zarar onlardan kaynaklanmıştır ve yine onlara dönecektir, Allah onları yaratmış ve onlar için belli bir süre tayin etmiştir. Biz bu hususu muhtelif yerlerde zikretmiştik. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Yuâhızu (يُؤَاخِذُ)
İbn Fâris, "e-h-z" kökünün bir şeyi tutmak, yakalamak ve ele geçirmek anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "muâheze" kavramının, bir kimseyi işlediği suçtan veya günahtan dolayı hesaba çekmek, onu cezalandırmak amacıyla derdest etmek olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ilahi adalet bağlamındaki psikolojik ve teolojik işlevine dikkat çeker. Eğer Allah, insanların işledikleri her zulmü ve kötülüğü anında cezalandıracak (muâheze edecek) olsaydı, yeryüzündeki imtihan sırrının ve insanın özgür iradesinin (tercih hakkının) hiçbir anlamı kalmayacağını; bu nedenle anında cezalandırmamanın, ilahi bir zafiyet değil, imtihan mekanizmasının ontolojik bir zorunluluğu olduğunu tahlil eder.
en-Nâse (النَّاسَ)
İbn Fâris, kelimenin "ü-n-s" (ünsiyet, alışkanlık, yakınlık) veya "n-v-s" (hareket etmek) köklerinden geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, yeryüzünde toplu halde yaşayan, birbirine muhtaç ve irade sahibi beşeriyet ailesini (insanlığı) nitelediğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "nâs" kavramının bütün insanlığı içine alan evrensel bir kategori olduğunu; ayette günahın ve haksızlığın sadece belirli bir kabileye veya gruba has olmadığını, insanın ontolojik zaafı ve isyan potansiyeli (kesebû) gereği bütün insanlığın potansiyel bir suçluluk taşıdığını analiz eder.
Kesebû (كَسَبُوا)
İbn Fâris, "k-s-b" kökünün rızık aramak, çalışıp çabalamak, bir eylemin sonucunu toplamak ve elde etmek anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kesb" kavramının insanın kendi hür iradesiyle ve fiiliyle kendisine fayda veya zarar (sevap veya günah) getirecek işler yapması olduğunu açıklar. Ayette insanların işledikleri zulümleri, şirkleri ve haksızlıkları "kendi elleriyle kazandıkları" (kesebû) kötülükler olarak niteler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "kesb" kelimesinin merkezi önemine vurgu yapar. İnsan eylemleri mekanik birer refleks veya önceden yazılmış kör bir kaderin dayatması değildir; insan kötülüğü kendi şuuru ve tercihiyle "kazanır" ve bu yüzden ilahi muâhezeyi (cezalandırılmayı) bütünüyle hak eder.
Terake (تَرَكَ)
İbn Fâris, "t-r-k" kökünün bir şeyi bırakmak, terk etmek, kendi haline salıvermek veya geride bırakmak anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "terk" eyleminin bir şeyi kasten veya zorunlu olarak arkada bırakmak olduğunu söyler. Ayette "mâ terake" (bırakmazdı) şeklindeki olumsuz kullanımıyla, ilahi gazabın yeryüzünde hiçbir şeyi es geçmeyecek mutlak bir silip süpürme/yok etme potansiyeline sahip olduğunu ifade eder.
Zahrihâ (ظَهْرِهَا)
İbn Fâris, "z-h-r" kökünün bir şeyin dış yüzeyi, sırtı, belirgin ve görünür olan kısmı anlamlarına geldiğini belirtir. Gizli olanın (batın) zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "zahr" kelimesinin insanın veya hayvanın sırtı manasına geldiği gibi, yerkürenin üzerinde yaşanılan, hareket edilen dış kabuğunu (yeryüzünü) nitelediğini de açıklar.
Celaleddin el-Suyuti, ayette "yeryüzü" (el-ard) kelimesi yerine mecazi olarak "onun sırtı" (zahrihâ) ifadesinin kullanılmasındaki belagat inceliğine (istiare) dikkat çeker. Yerküre, sanki üzerinde canlıları taşıyan devasa bir binek hayvanı (sırt) gibi resmedilmiştir. İnsanların işlediği günahların ağırlığı o kadar büyüktür ki, eğer anında ceza verilseydi, bu sırtın üzerindeki her şey tamamen silinip atılırdı.
Dâbbetin (دَابَّةٍ)
İbn Fâris, "d-b-b" kökünün yeryüzünde yavaşça ilerlemek, debelenmek, yürümek ve hareket etmek anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dâbbe" kelimesinin yeryüzünde hareket eden, nefes alan her türlü insanı ve hayvanı kapsadığını ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayette sadece insanların değil "hiçbir dâbbenin" (canlının) bırakılmayacağının vurgulanmasının teolojik boyutunu kaydeder. İnsanın yeryüzünde işlediği ekolojik, ahlaki ve ontolojik yıkım (şirk/zulüm) o kadar tahrip edicidir ki, bunun ilahi cezası sadece insanı değil, bütün bir ekosistemi ve diğer masum canlı türlerini de yok edecek kadar evrensel bir felaket potansiyeli taşır.
Yuahhıruhüm (يُؤَخِّرُهُمْ)
İbn Fâris, "e-h-r" kökünün öne almanın (takdim) zıddı olarak geciktirmek, sonraya bırakmak ve ertelemek anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "te'hîr" eyleminin bir işi kendi vaktinden daha ileri bir zamana atmak olduğunu belirtir. Allah'ın cezalandırmayı ertelemesinin, O'nun acziyetinden veya habersizliğinden değil; merhametinden, kullarına tövbe etmeleri için mühlet vermesinden (hilm) kaynaklandığını ifade eder.
Ecelin (أَجَلٍ)
İbn Fâris, "e-c-l" kökünün bir şey için belirlenmiş süre, zaman sınırı ve vade sonu anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ecel" kavramının bir varlığın veya bir eylemin devam etmesi için tayin edilmiş kesin zaman dilimi olduğunu açıklar. Ayette hem bireylerin biyolojik ölüm vaktini hem de bütün insanlığın ve evrenin sonu olan Kıyamet gününü (hesap vaktini) niteler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ecel kavramının İslam inancında kaderin en somut tecellilerinden biri olduğunu; evrendeki hiçbir cezanın, lütfun veya varoluşun ilahi planda belirlenmiş olan bu zaman sınırının dışına çıkamayacağını teyit eder.
Müsemmâ (مُّسَمًّى)
İbn Fâris, "s-m-v" kökünün yücelik, yükseklik, isimlendirmek ve bir şeyi belirgin kılmak için ona işaret/ad koymak anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "müsemmâ" kelimesinin ismi konulmuş, tayin edilmiş, sınırları kesin olarak çizilmiş ve bilinen şey manasına geldiğini söyler. "Ecel-i müsemmâ" (belirlenmiş süre) tamlamasının, Allah katında anı anına bilinen, değişmez ve şaşmaz olan nihai hesap vaktini vurguladığını açıklar.
İbâdihî (بِعِبَادِهِ)
İbn Fâris, "a-b-d" kökünün yumuşaklık, boyun eğme, itaat etme ve tevazu anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "abd" (kul) isminin çoğulu olduğunu söyler. Yeryüzündeki tüm insanların, inkar etseler dahi ontolojik olarak Allah'ın yaratması ve mülkiyeti altında bulunduklarını, yani O'nun "kulları" (ibâd) olduklarını ifade eder.
Basîrâ (بَصِيرًا)
İbn Fâris, "b-s-r" kökünün gözle bakıp görmek, idrak etmek, bir şeyin hakikatine ve iç yüzüne vakıf olmak anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "Basîr" isminin, olayların hem dış yüzeyini hem de görünmeyen (batıni) gerçekliklerini tam bir şuurla müşahede eden, en ince detayına kadar gören manasına geldiğini belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, sûrenin bu ayetle ve "Basîr" ismiyle sonlanmasındaki (hitam) tefsirsel ve estetik zirveyi tahlil eder. Sûre boyunca anlatılan müşriklerin tuzakları, kibrîleri, inatları ve insanın nankörlüğü, "Allah onları erteliyor" beyanıyla bir anlık rehavete kapılmalarına sebep olabilirdi. Ancak ayetin sonu "Şüphesiz Allah kullarını hakkıyla görendir" (Basîr) şeklinde mühürlenerek; bu ertelemenin bir unutulma, gözden kaçma veya ihmal olmadığı; herkesin bütün eylemlerinin mutlak bir gözetim altında tutulduğu gerçeğiyle okuyucuya sarsıcı ve nihai bir eskatolojik (ahirete dair) kapanış uyarısı verilir. Fâtır Sûresi'nin temel tezi olan "İlahi kudretin ve adaletin evrenselliği", bu mutlak görüş (basar) sıfatıyla kusursuzca tamamlanır.
Yorum
Yorum