هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ فِي الْاَرْضِۜ فَمَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُۜ وَلَا يَز۪يدُ الْكَافِر۪ينَ كُفْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ اِلَّا مَقْتاًۚ وَلَا يَز۪يدُ الْكَافِر۪ينَ كُفْرُهُمْ اِلَّا خَسَاراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fâtır Sûresi, 39. Ayet
Daralt
X
-
"Sizi yeryüzünde halifeler yapan O'dur. Artık kim inkâr ederse inkârcılığı yalnız kendi aleyhinedir. Kâfirlerin küfrü Rab'leri katında gazabı arttırmaktan başka bir sonuç doğurmaz; şu halde kâfirlerin küfrü ancak kendi ziyanlarını arttırır."
İnsanları Birbirine Halef Olarak Yaratmanın Hikmeti
Sizi yeryüzünde halifeler yapan O'dur. Bu ilâhî kelâmın muhatabı şayet Resûlullah'ın (s.a.) ashabı ve ümmeti ise, o zaman Cenâb-ı Hak önceki asırlarda geçen ümmetler helâk edilip soyları kurutulduktan sonra kendilerini onlara halef kıldığını haber vermektedir. Muhatap şayet bütün âdemoğulları ise, o zaman Allah şunu haber vermektedir: Sizler daha önceki cinlerin ve meleklerin halefisiniz. Rivayet edildiğine göre âdemoğlundan önce cinler yeryüzünün sakinleri idiler, buna göre insanlar onlara halef kılındılar.
İnsanları birbirlerine halef kılmakta, bir neslin yok olup gitmesinden sonra öbürünü yaratmakta, birini yarattıktan sonra öbürünü yok etmekte, muhtelif hikmetler vardır. Birincisi, Cenâb- Hak bir nesli yaratıp sonra yok etmesi ve onlardan sonra başkalarını yaratması, onları ancak bir gayeyi ve nihai bir hedefi düşünerek yarattığını insanların bilmeleri içindir. Eğer onları yaratmakta böyle nihaî bir gaye olmasaydı, o zaman onları özellikle yok etmek için yaratmış olurdu. Çünkü dünyada nihaî bir gayesi olmadan bina yapan bir insanın bu yaptığı eylem, anlamsız ve akılsızca bir iş olurdu. Buna göre insanlar bu dünyada nihaî bir hedef ve gaye olmaksızın yaratılmışlarsa, özellikle yok etmek için yaratılmışlar demektir, bu ise anlamsız ve hikmete aykırı bir iştir.
İkincisi, dünyanın devamlı kalınacak bir yurt, ebedi bir mekân olmadığını insanların bilmeleridir; dünya ancak âhiret için bir azık alma yeri, âhirete giden bir ara durak ve kısa bir konaklama yeridir, sonra oradan kalkılıp gidilecektir. Tıpkı seyahat sırasında bir yerde konaklandığı gibi; orada sürekli kalmak için değil, azığını almak için konaklanmakta ve sonra yola devam edilmektedir. Buna göre dünya da belirttiğimiz amaç için yaratılmıştır; böylece insanlar dünyaya sarılmasınlar, ona bağlanmasınlar, orada kalmayı değil oradan geçip gitmeyi düşünen birinin yapması gerekeni yapsınlar.
Üçüncüsü, dünyada yaşanan acıların ve tadılan lezzetlerin ebedi olmadığını, aksine sona ermesi ve oradan geçilip gidilmesi için yaratıldığını bilmeleridir. Şüphesiz yaşamakta lezzet, ölümde acı vardır; lezzet de sürekli değildir, acı da! Allah bir nesli yaratmakta, sonra onları yok etmektedir, sonra başka bir nesli yaratmakta, bu sefer bunları yok etmektedir. Dolayısıyla lezzetler de acılar da sürekli kalmıyor, her ikisinin de sona erdiği bir gün mutlaka geliyor. Böylece insanlar, lezzetlerin de acıların da sürekli olmadığını, mutlaka günü geldiğinde son bulacağını anlarlar.
Dördüncüsü, insanlar önceki asırlarda yaşayanların neden dolayı güzel övgüler aldıklarını, güzel hatıralar bıraktıklarını ve neden dolayı adının sanının kesilip yok olduğunu düşünerek ibaret alırlar. Peygamberlerin hayır, tevhid ve itaat davetçilerinin çağrısına uyanın adı sonraki nesillerde hayırla, güzel övgülerle anılır durur; buna karşılık inkâr ve kötülük ehline tâbi olanın da sonraki nesillere bunlardan hiçbir şey kalmaz. Bu durum, güzel övgülerin onların ismini bâki bıraktığını, kesip unutturmadığını insanların bilmeleri içindir. En doğrusunu Allah bilir.
Artık kim inkâr ederse inkârcılığı yalnız kendi aleyhinedir, yani inkârcılığının zararını kendisi çeker. Kâfirlerin küfrü Rab'leri katında gazabı arttırmaktan başka bir sonuç doğurmaz. Yani onların Allah'ı ve peygamberi inkâr etmeleri ve putlara tapmaları, gazabı ve hüsranı arttırmaktan başka bir işe yaramaz. Onlar, kıyamet günü kendilerine şefaatçi olacakları ve onları Allah'a yaklaştıracakları ümidiyle putlara tapıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: Bu onlar için sadece Rab'lerinin gazabını ve kendilerinin hüsranını arttıracaktır. Yahut onların bu dünyada sıla-i rahim, âhirette menfaat ve kazanç elde etmek ümidiyle yaptıkları amelleri, Rab'lerinin gazabını ve kendilerinin hüsranını arttırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Ayette geçen "makt (الْمَقْتُ) kelimesi buğz anlamına gelir.
Yorumu Yorumla
-
Ce'aleküm (جَعَلَكُمْ)
İbn Fâris, bu kelimenin "c-a-l" kökünden türediğini, temel anlamının bir şeyi yapmak, yaratmak, bir durumdan başka bir duruma çevirmek ve bir göreve atamak/tayin etmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" eyleminin sıradan bir yapma (fi'l) veya üretme (sun') kavramından daha geniş ve kapsamlı olduğunu açıklar. Ayette, insanın yeryüzünde sadece biyolojik bir varlık olarak var edilmesini değil, ona özel bir statü, misyon ve yetki verilerek yeryüzüne "tayin edilmesini" nitelediğini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin teolojik bağlamda ilahi iradenin insana yönelik bilinçli ve amaçsal bir müdahalesini, onu yeryüzünün sorumlusu kılmasını anlattığını kaydeder.
Halâife (خَلَائِفَ)
İbn Fâris, "h-l-f" kökünün birinin ardına düşmek, sonradan gelmek, birinin yerine geçmek ve vekil olmak anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "halîfe" isminin çoğulu olduğunu açıklar. Ayette, geçmişte yaşayıp helak olmuş veya miadını doldurmuş nesillerin yerine geçen, yeryüzünü ilahi iradeye uygun olarak imar ve idare etme sorumluluğunu devralan (vekil kılınan) insanlık kuşaklarını nitelediğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde hilafet kavramını tahlil eder. İnsanın yeryüzündeki varlığı sıradan bir ikamet değil, ontolojik bir temsil ve sorumluluk makamıdır. "Halâif" (halifeler/halefler) çoğul formu, bu emanetin tek bir bireye değil, tarih boyunca birbirinin yerini alan tüm insanlık ailesine yüklenmiş sosyo-tarihsel bir görev olduğunu vurgular.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve varoluşsal ağırlığına dikkat çeker. "Halef" (yerine geçen) olmak, zorunlu olarak bir "selef"in (öncekinin) yokluğunu ve gidişini içerir. İnsana yeryüzünün halifeleri olduğunun hatırlatılması, aslında onlara "Sizden öncekiler gitti, siz de gidicisiniz, yeryüzünün mutlak sahipleri değilsiniz" şeklinde verilen muazzam bir ölüm ve tevazu uyarısıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kavramın, insanın yeryüzündeki iktidarını mutlaklaştırmasını engelleyen ahlaki bir fren işlevi gördüğünü; insanın mülkün asıl sahibi değil, sadece geçici bir emanetçisi ve kiracısı olduğunu hatırlattığını analiz eder.
el-Ard (الْأَرْضِ)
İbn Fâris, "e-r-d" kökünün gökyüzünün (yüksekliğin) zıddı olarak aşağıda olan, boyun eğen ve yeryüzü anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, yerküre anlamına geldiğini belirtir. Ayette "halâif" kelimesiyle birlikte kullanılarak, insanoğlunun imtihan sahasının, yetki ve sorumluluk alanının fiziki sınırlarını (dünyayı) nitelediğini ifade eder.
Kefera / Küfruhü (كَفَرَ / كُفْرُهُ)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün temel anlamının bir şeyi örtmek ve gizlemek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, küfr kavramının hakkı kasten örtmek ve ilahi nimetlere nankörlük etmek olduğunu söyler. Ayetteki bağlamıyla, yeryüzünde "halife" kılınma gibi muazzam bir onuru ve sorumluluğu reddeden, bu emanete ihanet ederek ilahi düzeni yok sayan inkarcı tutumu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, küfrün burada sadece teolojik bir inançsızlık değil, doğrudan "hilafet" sözleşmesinin (ilahi emanetin) ihlali ve insanın kendi varoluşsal gayesine aktif bir isyanı olarak analiz edildiğini vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki "Kimin inkarı varsa, inkarı kendi aleyhinedir" (fe aleyhi küfruh) vurgusunun, İslam'daki bireysel sorumluluk ilkesini yansıttığını; insanın inkarıyla Allah'ın mülküne bir zarar veremeyeceğini, sadece kendi ontolojik yıkımını hazırladığını kaydeder.
Yezîdü (يَزِيدُ)
İbn Fâris, "z-y-d" kökünün artmak, büyümek, çoğalmak ve asıl miktarın üzerine çıkmak anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ziyade" kavramının, bir şeye aslından veya mevcut durumundan daha fazlasını eklemek olduğunu açıklar. Ayette olumsuz bir bağlamda kullanılarak, inkarda ısrar etmenin insanı statik bırakmadığını, onun manevi çöküşünü her geçen an daha da derinleştirip (artırıp) büyüttüğünü ifade eder.
Makten (مَقْتًا)
İbn Fâris, "m-k-t" kökünün bir şeye karşı duyulan aşırı öfke, şiddetli nefret ve birinin çirkin davranışından dolayı ondan iğrenmek anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, makt kavramının, çok kötü ve çirkin bir iş yapan kimseye karşı duyulan en şiddetli kızgınlık ve tiksinti olduğunu açıklar. Ayette, insanın hilafet emanetine ihanet edip küfre sapmasının Allah katında sıradan bir hata değil, ilahi gazabı ve şiddetli nefreti (makt) üzerine çeken varoluşsal bir çirkinlik olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, Allah'a nispet edilen bu "şiddetli nefret" (makt) kavramının teolojik boyutunu tahlil eder. Bu, insani anlamda psikolojik bir kin değil; mutlak kemal ve adalet sahibi olan Yaratıcı'nın, kendisine isyan eden ve fıtratını bozan iradeye karşı gösterdiği mutlak ve adil bir dışlama, merhametten tamamen mahrum bırakma eylemidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, dini terminolojide "makt"ın, kulun ilahi rahmetten ve inayetten en uç noktada uzaklaştırılması, manevi bir tecride (yalnızlığa) ve lanete mahkum edilmesi anlamına geldiğini teyit eder.
Hasârâ (خَسَارًا)
İbn Fâris, "h-s-r" kökünün eksilmek, ziyana uğramak, helak olmak ve ticarette sermayeyi kaybetmek anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hüsran" ve "hasâr" kavramlarının sermayeyi yitirmek olduğunu açıklar. Kur'an terminolojisinde insanın asıl sermayesinin aklı, ömrü, fıtratı ve imanı olduğunu; küfrün ise bu varoluşsal sermayeyi tamamen tüketip iflas etmek manasına geldiğini söyler.
Michael Cook, Kur'an'ın üslubundaki ekonomik metaforlara dikkat çeker. Önceki ayetlerde müminlerin ibadetleri "asla zarar etmeyecek bir ticaret" (ticareten len tebûr) olarak tanımlanırken; bu ayette inkarcıların küfrü, sermayeyi sıfırlayan mutlak bir "zarar/iflas" (hasâr) olarak tanımlanır. Bu karşıtlık, ilahi mesajın rasyonel ve ticari zihne sahip muhataplar üzerindeki ikna gücünü artırır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetteki "ve lâ yezîdü" (artırmaz) ifadesinin iki kez tekrarlanmasındaki muazzam belagat gücüne ve simetriye vurgu yapar. Küfür, inkarcıya iki ağır yük bindirir: Birincisi, dikey boyutta Allah katındaki sevgisizliği ve gazabı (makt) artırır; ikincisi, yatay ve içsel boyutta kişinin kendi öz yıkımını ve iflasını (hasâr) artırır. Bu tekrar, inkarcının içine düştüğü çok yönlü felaketi kusursuz bir retorikle (söz sanatıyla) özetler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla