Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fâtır Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fâtır Sûresi, 38. Ayet

    اِنَّ اللّٰهَ عَالِمُ غَيْبِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnna(A)llâhe ‘âlimu ġaybi-ssemâvâti vel-ard(i)(c) innehu ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kuşkusuz Allah göklerin ve yerin sırlarını bilmektedir ve O, kalplerin gizlediklerini de çok iyi bilir."

      Kuşkusuz Allah göklerin ve yerin sırlarını bilmektedir. Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, tehdit ve korkutma anlamına gelir. Yani Allah, henüz imtihan etmediği, emretmediği ve yasaklamadığı eylemleri de bilmektedir, öyle ise imtihan ettiği, emrettiği ve yasakladığı fiiller konusunda insanların neler yaptıklarını bilmesi daha kolay ve daha uygundur.

      İkincisi, Cenâb- Hak göklerin yaratılışını, yarattığı yeryüzü ehlini, onlara gönderdiği peygamberleri, insanların peygamberleri inkâr edip ve reddettiklerini bilmektedir, onların hiçbirinden gafil ve cahil değildir. İnsanlara peygamber göndermenin amacı, gönderenin ihtiyacı ve menfaati için değil, ancak insanların ihtiyacı ve menfaati bulunmasından dolayıdır. Bundan dolayıdır ki, peygamberliği reddedeceklerini ve onları yalanlayacaklarını bilmesine rağmen Allah'ın insanlara peygamber göndermesi, hikmet gereğidir. Dünyada ise böyle bir durum akılsızca bir davranış olur; çünkü bir sultan dünyada elçilerini ancak kendi ihtiyacı ve menfaati için gönderir, reddedileceğini ve yalanlanacağını bildiği halde elçisini gönderirse, bu akılsızca ve boş bir iş olur. Ancak Cenâb-ı Hakk'ın elçi göndermesi hikmete uygundur ve haktır. En doğrusunu Allah bilir.

      O, kalplerin gizlediklerini de çok iyi bilir. Sanki buradaki kalplerden (ذَاتِ الصُّدُورِ) maksat, insandır. Cenâb-ı Hak özel olarak insanların bütün yaptıklarını bildiğini söylemektedir. Çünkü insan temyiz ve basiret sahibidir, imtihan edilmeye uygundur. Buna göre bu cümle, insanlar için bir tehdit ve uyarı mânasına gelir. Başka varlıklara, hayvanlara ve diğerlerine gelince, onlar imtihan için uygun değildirler, ayrıca onların temyiz (iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilme) gücü de yoktur. Her ne kadar Allah bütün varlıkların kalplerinde ve başka yerlerde gizlediklerini de biliyorsa da, bu söylediğimiz sebepten dolayı özel olarak insanlardan bahsetmiştir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        'Âlimu / 'Alîmun (عَالِمُ / عَلِيمٌ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün bir şeyi olduğu gibi, gerçeğiyle kavramak ve bir şeye işaret veya iz koymak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramının bir şeyin hakikatini idrak etmek olduğunu açıklar. Ayette geçen "âlim" isminin ism-i fâil (bilen), "alîm" isminin ise mübalağa (hakkıyla ve çokça bilen) formu olduğunu belirtir. Allah'ın evrendeki makro (gökler) ve mikro (kalpler) tüm sistemlere aynı anda ve mutlak bir şekilde vakıf olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, teolojik açıdan Allah'ın ilminin sonradan kazanılmış (kesbî) veya sınırlı bir bilgi olmadığını, eşyanın var olmadan önceki, var olduğu andaki ve yok olduktan sonraki tüm hallerini kuşatan mutlak bir ihata (kavrama) olduğunu kaydeder.

        Gayb (غَيْبِ)

        İbn Fâris, "ğ-y-b" kökünün duyulardan, gözden veya akıldan gizli kalmak, örtülmek ve kaybolmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, gayb kavramının, insanın beş duyusuyla algılayamadığı ve aklıyla doğrudan ihata edemediği her türlü gizli gerçeklik olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik (varlıkbilimsel) dünyasını incelerken, varlığın "şehâdet" (görünen/fiziksel) ve "gayb" (görünmeyen/metafiziksel) olarak ikiye ayrıldığını tahlil eder. Gaybın mutlak anlamda sadece Allah'ın tekelinde olduğunu, insanın bu alana dair bilgisinin ancak vahiy yoluyla (Allah'ın bildirdiği kadarıyla) mümkün olabileceğini analiz eder.

        es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris, "s-m-v" kökünün yükseklik, yücelik ve yukarıda olmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, insanın başının üstünde yer alan fiziksel uzayı ve gök cisimlerini ifade ettiği gibi, meleklerin ve ilahi emirlerin bulunduğu metafiziksel/yüce alemleri de nitelediğini söyler. Çoğul kullanılmasının evrenin katmanlı ve muazzam genişliğine işaret ettiğini belirtir.

        el-Ard (وَالْأَرْضِ)

        İbn Fâris, "e-r-d" kökünün aşağıda olan, boyun eğen ve yeryüzü anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, gökyüzünün (yüksekliğin) zıddı olarak üzerinde yaşanılan, ayak basılan yerküre olduğunu belirtir. Ayette "göklerin ve yerin gaybı" tamlamasıyla, evrendeki hiçbir mikroorganizmanın, gizli yasanın veya karanlık noktanın ilahi bilgiden kaçamayacağını ifade ettiğini söyler.

        Bi-zâti (بِذَاتِ)

        İbn Fâris, "z-v" (zû/zât) kökünün "sahip olan, elinde bulunduran" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zât kelimesinin bir şeyin özü, aslı ve ayrılmaz parçası manasına geldiğini açıklar. "Zâtü's-sudûr" tamlamasının, göğüslerin (kalplerin) sahip olduğu, içinde barındırdığı, en derinlere gizlediği niyetler ve sırlar olduğunu ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, "zât" kavramının buradaki felsefi ve psikolojik derinliğine dikkat çeker. İnsanın dışarıya yansıttığı eylemlerinin veya sözlerinin ötesinde, kendisinin bile bazen yüzleşmekten korktuğu en karanlık, en derindeki o "öz" (zât) kimliğine, bilinçaltına ve niyet çekirdeğine doğrudan ontolojik bir ilahi nüfuzun söz konusu olduğunu tahlil eder.

        es-Sudûr (الصُّدُورِ)

        İbn Fâris, "s-d-r" kökünün bir şeyin ön tarafı, başı, göğüs ve yönelmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "sadr"ın (göğüs) çoğulu olduğunu açıklar. Mecazi olarak insanın iç dünyasını, kalbini, düşünce ve duygu merkezini nitelediğini söyler. Sırların ve niyetlerin saklandığı kapalı bir kutu metaforu olarak kullanıldığını ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki bağlamına ve önceki ayetlerle olan sarsıcı psikolojik bağına temas eder. Önceki ayette cehennemdekiler "Bizi çıkar, iyi işler yapalım" diyerek umutsuz bir taahhütte bulunmuşlardı. Allah, göklerin ve yerin gaybını bildiğini hatırlattıktan hemen sonra "O, göğüslerin özünü bilir" diyerek; inkarcıların feryatlarındaki bu sözlerin samimiyetsizliğini, aslında dünyaya dönseler bile içlerindeki (göğüslerindeki) o inkar fıtratının asla değişmeyeceğini bildiğini ilan eder. Bu, muhatabın en gizli bahanesini bile çürüten kusursuz bir ilahi deşifredir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X