Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fâtır Sûresi, 37. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fâtır Sûresi, 37. Ayet

    وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ ف۪يهَاۚ رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحاً غَيْرَ الَّذ۪ي كُنَّا نَعْمَلُۜ اَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ ف۪يهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَٓاءَكُمُ النَّذ۪يرُۜ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ نَص۪يرٍ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vehum yastariḣûne fîhâ rabbenâ aḣricnâ na’mel sâlihan ġayra-lleżî kunnâ na’mel(u)(c) eve lem nu’ammirkum mâ yeteżekkeru fîhi men teżekkera vecâekumu-nneżîr(u)(s) feżûkû femâ lizzâlimîne min nasîr(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ve onlar orada, 'Rabbimiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızana uygun işler yapalım' diye feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Üstelik size uyarıcı da gelmişti. Şimdi tadın bakalım! Zâlimlerin hiçbir yardımcısı da yoktur!"

      Ve onlar orada feryat ederler. Bazıları feryat ederler anlamına gelen "yastarihûne" (يَصْطَرِخُونَ) kelimesine cehennemde feryat figan ederler anlamı verdi. Bazıları, imdat isterler anlamına gelir dedi. Bu kelime çığlık atmak mânasına da gelir. Onlar çığlık çığlığa bağırırlarken şöyle derler: Rabbimiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızana uygun işler yapalım. Önce dünyada tabi oldukları büyüklerine yalvarıp yakarırlar, onlardan üzerlerinde bulunan azabı kaldırmalarını ve hafifletmelerini isterler. Şöyle derler: "Biz size uymuştuk, şimdi siz Allah'ın azabından küçücük bir şeyi bizden savabilir misiniz? Ötekiler şöyle cevap verecekler: 'Şimdi sızlansak da katlansak da farketmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok!"" Başka bir âyette de meâlen şöyle diyecekleri haber verilmektedir: "Hepimiz onun içindeyiz". Büyüklerinin yardımlarıyla kurtulacaklarından tamamen ümitlerini kestiklerinde, bu sefer cehennem bekçilerine yakarırlar: "Rabbinize dua edin de bir günlüğüne olsun azabımızı hafifletsin! Görevliler, 'Peygamberleriniz size açık kanıtlar getirmemiş miydi?' diye sorarlar" . Onlardan da ümitlerini kesince, cehennemin bekçisi Mâlike gidip yalvarırlar, Rabb'inden kendilerinin işlerini bitirmesini (öldürmesini) istemesini talep ederler, şöyle derler: "Ey Mâlik, Rabb'in bizim işimizi bitirsin! diyecekler" . Ondan da ümitlerini kesince, daha önce yaptıklarından farklı şeyler yapacaklarını söyleyerek, Rab'lerinden kendilerini oradan çıkarmasını isterler. Derler ki: Rabbimiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızana uygun işler yapalım. Onlara şöyle cevap verilir: Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Yani dünyada size, öğüt almak isteyenin alabileceği kadar bir ömür vermedik mi? Öğüt alanın aldığı gibi siz de öğüt alaydınız ya! Onları yaşattığımız kadar sizi de yaşattık!

      Üstelik size uyarıcı da gelmişti. Bazıları şöyle dedi: Size peygamber gelmişti, bu durumdan sizi uyarmıştı, fakat siz onu yalanladınız. Bazıları da şöyle söyledi: Size uyarıcı gelmişti, yani saçlarınıza ak düşmüştü. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun mânası şudur: Kendi şahsınızda bile ahvâlin değiştiğini, halden hale girdiğinizi, küçüklükten büyüklüğe, gençlikten ihtiyarlığa, sonra da erzel-i ömre uğradığınızı bizzat görüyor ve yaşıyordunuz; cennettekiler öğüt aldığı gibi siz de öğüt alsaydınız ya! Peygamberlerin sizi uyarmış olduğu azabı şimdi tadın bakalım! Zâlimlerin hiçbir yardımcısı da yoktur!

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yastarihûne (يَصْطَرِخُونَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "s-r-h" kökünden türediğini, temel anlamının şiddetle bağırmak, feryat etmek ve yardım çığlığı atmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ıstırâh" eyleminin, insanın başına gelen tahammül edilemez bir felaket veya şiddetli bir acı karşısında çaresizce attığı yardım çığlığı olduğunu açıklar. Kelimenin morfolojik yapısına dikkat çekerek, ifti'al babındaki "te" harfinin, kökteki "sad" harfinin kalınlığından dolayı "tı" harfine dönüşmesinin (s-t-r-h yerine s-t(kalın)-r-h olması), kelimeye fonetik bir ağırlık kattığını; bu telaffuz zorluğunun ve ağırlığının, cehennemdekilerin feryatlarının ve çektikleri azabın dehşetini ses bilimi (fonetik) açısından da yansıttığını ifade eder.

        Celaleddin el-Suyuti, kelimenin yapısındaki bu ses değişiminin (ibdal) belagat ilmindeki yerine temas eder. Cehennem ehlinin sıradan bir ağlama veya bağırma içinde olmadığını, adeta boğazları yırtılırcasına, çirkin ve kaotik bir şekilde hep bir ağızdan uluduklarını/feryat ettiklerini niteleyen son derece sarsıcı bir tasvir olduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin psikolojik dehşetini tahlil eder. Bu feryat, bir umut çığlığı değil, mutlak çaresizliğin, tükenmişliğin ve geri dönülemez pişmanlığın dışa vurumudur.

        Ahricnâ (أَخْرِجْنَا)

        İbn Fâris, "h-r-c" kökünün, bir şeyin içinden dışarı çıkmak ve bulunduğu mekanı terk etmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihraç" eyleminin (bizi çıkar), inkarcıların cehennem azabının kuşatıcılığından kurtulmak ve o mekandan tahliye edilmek için Allah'a sundukları çaresiz ve imkansız bir talep olduğunu açıklar.

        Dücane Cündioğlu, bu talebin felsefi zeminini analiz eder. Cehennem ehli, feryatlarında "bizi affet" demek yerine "bizi buradan çıkar" diyerek, aslında azabın şiddeti karşısında sadece mekansal bir kurtuluş (kaçış) aradıklarını; ancak varoluşsal olarak düştükleri çukurdan (küfürden) çıkışın artık ontolojik olarak imkansızlaştığını vurgular.

        Na'mel (نَعْمَلْ)

        İbn Fâris, "a-m-l" kökünün, bir işi bilinçli olarak, bir amaca matuf şekilde yapmak ve eylemde bulunmak anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, amel kavramının sıradan bir fiil (yapmak) olmadığını, akıl ve irade sahibi varlıkların kasıtlı eylemleri olduğunu söyler. Ayette, inkarcıların cehennemden çıkarılırlarsa dünyadaki hayat tarzlarını tamamen değiştirip "farklı eylemler" yapacaklarına dair verdikleri umutsuz taahhüdü ifade eder.

        Sâlihan (صَالِحًا)

        İbn Fâris, "s-l-h" kökünün bozukluğun ve fesadın tam zıddı olarak bir şeyin düzgün, faydalı, iyi ve uygun olması anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, salih amelin, hem akla hem de ilahi şeriata uygun olan, kişinin kendisini ve toplumu ifsat etmekten (bozmaktan) kurtaran erdemli davranışlar olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "sâlih" kavramının ontolojik yerini inceler. İnkarcıların dünyada iken hayatı, ahlakı ve varlığı tahrip ettiklerini (fesad/küfür); şimdi ise o tahrip ettikleri ilahi düzeni onarmaya (ıslah/salih amel) talip olduklarını, ancak eylem yurdunun (dünyanın) çoktan kapandığını analiz eder.

        Nu'ammirkum (نُعَمِّرْكُم)

        İbn Fâris, "a-m-r" kökünün hayat, yaşamak, bir yeri inşa etmek ve imar etmek anlamlarına geldiğini belirtir. "Ta'mîr" eyleminin ise birine uzun bir ömür vermek, onu yaşatmak olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, ömür (ömür verme) kavramının, insanın dünyada varlığını sürdürmesi ve kendi hayatını inşa etmesi için ona tahsis edilen zaman dilimi olduğunu söyler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ilahi hitaptaki "Biz size ömür vermedik mi?" şeklindeki istifham-ı inkârînin (kınama ve reddetme amaçlı soru), inkarcıların mazeretlerini kökünden çürüten teolojik bir argüman olduğunu kaydeder.

        Yetezekkeru / Tezekkera (يَتَذَكَّرُ / تَذَكَّرَ)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün unutmanın ve gafletin zıddı olarak bir şeyi akılda tutmak, hatırlamak ve anmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tezekkür kavramının, insanın fıtratında (özünde) bulunan veya kendisine dışarıdan sunulan hakikati aklını kullanarak idrak etmesi, düşünmesi ve ibret alması (uyanması) süreci olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi felsefesinde tezekkür eyleminin merkezi bir rol oynadığını vurgular. Allah insana dünyada öyle bir "ömür" (zaman) vermiştir ki, bu süre, aklını kullanmak isteyen (men tezekkera) her insanın hakikati bulması ve uyanması (yetezekkeru) için objektif olarak yeterlidir. Cehennemdeki feryatların reddedilmesinin rasyonel gerekçesi bu epistemolojik (bilgisel) imkanın dünyada hovardaca harcanmış olmasıdır.

        Câeküm (وَجَاءَكُمُ)

        İbn Fâris, "c-y-e" kökünün gelmek, ulaşmak ve kasten bir yere varmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, eylemin, ilahi mesajı taşıyan elçinin (uyarıcının) tesadüfen değil, bizzat Allah'ın görevlendirmesiyle o toplumun ayağına kadar gitmesini ve hakikati onlara bizzat tebliğ etmesini nitelediğini ifade eder.

        en-Nezîr (النَّذِيرُ)

        İbn Fâris, "n-z-r" kökünün, ileride meydana gelebilecek tehlikeli veya korkutucu bir durumdan dolayı birini önceden uyarmak, sakındırmak anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, inzar kavramının, içinde korkutma barındıran şiddetli ve ciddi bir bildirim olduğunu; nezîr kelimesinin de bu uyarıyı yapan elçi (peygamber veya ilahi kitap) manasına geldiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın uyanış semantiğinde bu iki unsurun (Ömür ve Nezîr) muazzam bir bütünlük oluşturduğunu analiz eder. Allah, insanın uyanması (tezekkür) için hem içsel/zaman tabanlı bir imkan (uzun bir ömür) hem de dışsal/tarihsel bir müdahale (uyarıcı/nezîr) sunmuştur. İnsanın her iki delili de çiğnemesi, onu ahirette mutlak anlamda mazeretsiz bırakır.

        Zûkû (فَذُوقُوا)

        İbn Fâris, "z-v-k" kökünün tatmak, bir şeyin lezzetini veya acısını dil ile, duyu organlarıyla algılamak anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tatma eyleminin, bir şeyin az miktarını bile derinden ve net bir şekilde hissetmek olduğunu açıklar. Ayette fiziksel bir tat almadan ziyade, cehennem azabının gerçekliğini, acısını ve dehşetini bütün benlikleriyle hissetmeleri anlamında mecazi bir emir olarak kullanıldığını ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki "Tadın!" emrinin psikolojik ağırlığına ve ironisine dikkat çeker. Dünyada zevkleri ve hazları tatmakla meşgul olup uyarılara kulak tıkayanlara, ahirette merhamet dilendikleri esnada verilen bu cevap; onların feryatlarını mutlak bir aşağılamayla (ihânet) reddeden ve azaplarını perçinleyen ilahi bir azarlamadır.

        Zâlimîne (لِلظَّالِمِينَ)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temelinde bir şeyi bulunması gereken yerden başka bir yere koymak ve sınırı aşmak anlamlarının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramının hakkı ihlal etmek olduğunu söyler. Burada zikredilen zalimlerin, kendilerine verilen ömrü ve gelen uyarıcıyı hiçe sayarak en başta "kendi varoluşlarına" ve "kendi ebedi hayatlarına" ihanet eden, hakikatin yerini yalanla değiştiren inkarcılar olduğunu açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, dini literatürde zulmün en büyük formunun (zulm-i azîm) şirke girmek ve Allah'ın ayetlerini inkar etmek olduğunu kaydeder.

        Nasîr (نَّصِيرٍ)

        İbn Fâris, "n-s-r" kökünün yardım etmek, destek olmak ve birini düşmanından veya düştüğü zor durumdan kurtarmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, nusret kavramının mazluma veya zorda kalana uzatılan güçlü bir kurtuluş eli olduğunu söyler. "Nasîr" kelimesi, sürekli ve etkili bir şekilde yardım edebilecek güce sahip kurtarıcı demektir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin sonundaki "Zalimler için hiçbir yardımcı (nasîr) yoktur" hükmünün, ahiret yurdunda ilahi iradeye karşı çıkabilecek, şefaat edebilecek veya cehennemdekilerin feryatlarına yanıt verip onları oradan çıkarabilecek hiçbir harici gücün bulunmadığını teyit eden kesin bir eskatolojik (ahirete dair) kapanış olduğunu kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X