Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fâtır Sûresi, 32. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fâtır Sûresi, 32. Ayet

    ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذ۪ينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَاۚ فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌۚ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَب۪يرُۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme evraśnâ-lkitâbe-lleżîne-stafeynâ min ‘ibâdinâ(s) feminhum zâlimun linefsihi veminhum muktesidun veminhum sâbikun bilḣayrâti bi-iżni(A)llâh(i)(c) żâlike huve-lfadlu-lkebîr(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Sonra biz kullarımızdan seçtiklerimizi o kitaba mirasçı kıldık. Onlardan kimi kendine kötülük eder, kimi orta bir durumdadır, kimi de Allah'ın izniyle hayır işlerinde yarışır; işte büyük fazilet budur."

      İnsanlar Üç Gruptur

      Sonra biz kullarımızdan seçtiklerimizi o kitaba mirasçı kıldık. Onlardan kimi kendine kötülük eder, kimi orta bir durumdadır, kimi de hayır işlerinde yarışır. Bu âyetin anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Onlardan kimi kendine kötülük eder meâlindeki ayetten maksat, Allah'ın, Hz. Muhammede tâbi olup hidâyete ermeleri için seçtiğini haber verdiği kimselerdir. Bazılarına göre onlardan maksat büyük günah işleyenlerdir, bazıları da küçük günah işleyenlerdir dedi. Bazıları ise, büyük ve küçük günah işleyen herkestir, dedi. Bazıları da şöyle söyledi: Maksat bütün insanlardır, Muhammed aleyhisselâma tâbi olan ve olmayan herkestir . Sonra kendine kötülük etmekten maksadın ne olduğuna dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları, bu âyette, görünüşte Resûlullah'a (s.a.) tâbi olan, ancak içinde ona muhalif kalma niyetini gizleyen münafıklar kastedilmiştir, der. Bazıları da şöyle der: Onlar, Resûlullah (s.a.) peygamber olarak gönderilmeden önce ona iman eden, ancak gönderildiğinde kendisini inkâr eden yahudiler ve hıristiyanlardır. Bazılarına göre ise, maksat müşriklerdir; onlar, şayet kendilerine bir uyarıcı gelirse, mutlaka herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Bunların hepsi cehennemdedir.

      Bazıları kullarımızdan seçtiklerimiz beyanıyla Resûlullah'ın (s.a.) kastedildiğini söylemiştir. Bu görüşü benimseyenlere göre seçilen insanlardan maksat Resûlullah'tır (s.a.), çünkü Allah onu, insanları Allah'ın birliğine davet etmesi için göndermişti.

      Kimisi kendine kötülük eder cümlesiyle Resûlullah'a (s.a.) tâbi olan ümmeti kastedilmiş gibidir, ancak onlar isyan fiilleri işleyerek kendilerine kötülük etmişlerdir. Eğer sabit ise, Ebu'd-Derda'nın (r.a.) rivayetine göre, Resûlullah (s.a.) bu âyeti okumuş, sonra şöyle buyurmuş: "Hayırlarla öne geçen hesapsız cennete girer, orta durumda olan kolay bir hesap geçirir, sonra cennete girer, kendine kötülük eden ise kurtulamayacağı kanaatine varıncaya kadar tutulur, sonra rahmet ona ulaşır ve o da cennete girer". Resûlullah (s.a.) sonra şöyle söyledi: "Onlar, 'Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun'" diyenlerdir". Aynı hadisi Enes b. Mâlik (r.a.) ve Hz. Aişe (r.a.) de Resûlullah'tan (s.a.) rivayet ederler. Eğer bu rivayet sabit ise, o zaman âyetin tefsiri de budur, kendine kötülük edenden maksat, tevhid ehlinden olan insanlardır.

      Orta durumda olanlar hakkında bazıları şöyle dedi: Ondan maksat iyi amele kötüsünü karıştıranlardır, tıpkı şu ilâhî beyanda buyurulduğu gibi: "Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmış olarak sonra günahlarını itiraf etmişlerdir. Bazıları da şöyle der: Onlar farzları ve rükünleri edâ eden, ancak başka şeylere aldırmayanlardır.

      Hayır işlerinde yarışanlar da iki gruptur. Biri, bütün hayır işlerinde öne geçmeye çalışır, hiçbirinde kusur etmez ve eksik yapmaz. Diğeri de hayır işlerinde yarışır, fakat o hayırda kusur işler ve eksik yapar.

      Bu üç grubu Kur'an'ın çeşitli yerlerinde zikretmiştik. Cenâb-ı Hak bir yerde meâlen şöyle buyurdu: "Muhacirlerin ve ensarın ilkleri..." Sonra da meâlen şöyle buyurdu: "Bir başka grup günahlarını itiraf etmişlerdir", "Bir diğer grubun durumu ise Allah'ın hükmüne kalmıştır" . Günahlarını itiraf edenler, orta halli olanlardır, diğerleri ise kendilerine kötülük edenlerdir. Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: "Önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar; işte onlar Allah'a en yakın olanlardır", "Amel defteri sağından verilenler; ne mutlu o sağından verilenlere! Onlar dalbastı kirazlar ve meyve yüklü muz ağaçları arasındadırlar", "Amel defteri solundan verilenler; ne bedbaht o solundan verilenler!" Bu ilâhî beyanın zâhirine göre amel defterleri soldan verilenler, peygamberleri inkâr edenlerdir, çünkü Cenâb-ı Hak bu sûrenin sonunda üç gruptan bahsetmekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: "Şayet o, Allah'a yakın olanlardan ise; ona huzur, güzel nasip ve nimetlerle dolu cennet vardır. Eğer amel defteri sağından verilenlerden ise, (ona şöyle denir:) 'Selâm sana ey hakkın ve erdemin yanında olmuş kişi!' Ama yoldan sapmış inkârcılardan ise..." Bu beyanın zâhirine göre kendisine kötülük eden, peygamberi yalancılıkla itham edenler ve "Amel defteri solundan verilenler" meâlindeki âyette işaret edildiği üzere inkâr edenlerdir. Tevbe sûresindeki âyetin zâhirinden de tevhid ehli olduğu anlaşılmaktadır, çünkü Allah, "Bir diğer grubun durumu ise Allah'ın hükmüne kalmıştır" buyurmaktadır. Bunları en iyi Allah bilir.

      Allah'ın izniyle. Bu beyan Allah'ın ilmiyle mânasına gelebilir. Allah'ın dilemesiyle anlamına gelmesi de muhtemeldir. Allah'ın emriyle mânasına geldiği de söylenmiştir.

      İşte büyük fazilet budur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sizi mirasçı kıldığımız bu kitap, büyük bir fazilettir. Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: "Sana Allah'ın lütfu gerçekten büyük olmuştur". Yahut burada Allah şunu söylemektedir: Onları cennete sokmak, Allah'ın büyük bir lütfudur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Evrasnâ (أَوْرَثْنَا)

        İbn Fâris, "v-r-s" kökünün, bir malın, mülkün, makamın veya hakkın bir kimseden diğerine, genellikle ölümden sonra veya özel bir lütufla intikal etmesi anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "virâset/miras" kavramının, bir şeye maddi bir bedel ödemeksizin veya ticari bir zahmet çekmeksizin doğrudan sahip olmak olduğunu açıklar. Ayette Kur'an'ın ve ilahi emanetin, bir miras gibi önceki peygamberlerden alınıp ümmete (son nesle) devredilmesini nitelediğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin teolojik bağlamında, peygamberlik zincirinin son bulmasıyla birlikte, ilahi vahyi koruma, anlama ve yaşatma görevinin seçilmiş ümmete ontolojik bir miras olarak bırakıldığını kaydeder.

        İstafeynâ (اصْطَفَيْنَا)

        İbn Fâris, "s-f-v" kökünün temel anlamının bir şeyin bulanıklıktan, tortudan arınması, saf, duru ve halis olması olduğunu belirtir. "Istıfâ" eyleminin de, bir grup içinden en saf, en temiz ve liyakatli olanı seçip ayırmak manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, ıstıfâ kavramının bir şeyin özünü ve en iyisini süzüp almak olduğunu söyler. Allah'ın, kulları arasından Kur'an'ı taşıma gibi ağır bir yükü yüklenecek liyakatteki bir topluluğu (ümmeti) kendi iradesiyle seçmesini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "seçilme" (ıstıfâ) kavramının, statik ve kibre yol açan bir ırksal/toplumsal imtiyaz olmadığını; aksine, saf olanın seçilerek o saflığı topluma yansıtması misyonunu taşıyan ağır bir ontolojik sorumluluk ve eylem bildirimi olduğunu analiz eder.

        Zâlimün (ظَالِمٌ)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temelinde bir şeyi bulunması gereken yerden başka bir yere koymak ve sınırı aşmak anlamlarının yattığını belirtir. Karanlık (zulmet) anlamının da haktan ve aydınlıktan sapmakla ilişkili olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramının haddi aşmak ve hakkı ihlal etmek olduğunu söyler. "Zâlimün li-nefsihî" (kendine zulmeden) ifadesinin, kendisine sunulan ilahi mirasa layıkıyla sahip çıkmayarak, günaha dalarak kendi ruhsal varlığına, kendi özüne ve ebedi ahiretine zarar veren kişiyi nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu bağlamdaki sosyolojik ve psikolojik gerçekçiliğine dikkat çeker. İlahi mirasa muhatap olan topluluğun meleklerden değil, zaafları olan insanlardan oluştuğunu; özüne zulmedenlerin, bu mirası taşıma bilincinden yoksun, zayıf iradeli ve günaha meyyal sıradan inananlar tabakasını temsil ettiğini tahlil eder.

        Nefsihî (لِّنَفْسِهِ)

        İbn Fâris, "n-f-s" kökünün bir şeyin zatı, kendisi, can, kan ve nefes anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, nefs kavramının kişinin bizzat kendi hakikati, iradesi ve varoluşu olduğunu açıklar. Ayette, kişinin işlediği günahın veya emanete yaptığı ihanetin faturasının (zulmün), dışarıdaki bir varlığa değil, doğrudan doğruya kendi ontolojik varlığına (nefsine) kesileceği gerçeğini ifade eder.

        Muktesidün (مُّقْتَصِدٌ)

        İbn Fâris, "k-s-d" kökünün bir şeye doğru kararlılıkla yönelmek, dosdoğru gitmek, ifrat ve tefritten (aşırılıklardan) uzak durup orta yolu tutmak anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, iktisad kavramının ahlaki bağlamda adaletli olmak ve dengede kalmak olduğunu söyler. Ayette, iyilikleri ile kötülükleri eşit olan, farzları yerine getirip haramlardan kaçınan ancak hayır yarışında (nafilelerde) öne geçme çabası göstermeyen "orta halli" ve dengeli mümini niteler.

        Dücane Cündioğlu, insan tipleri arasındaki bu felsefi ve ahlaki derecelendirmede muktesid kavramının taşıdığı anlama temas eder. Muktesid, sıradanlığın ve günahkârlığın (zâlim) bir adım ötesinde duran, ahlaki dengeyi bulan ancak henüz fedakârlık ve aşkınlığa (sâbik) ulaşamamış, kendi sınırları içinde güvenli bir "vasatlık" (ortalama olma) halini temsil eder.

        Sâbikun (سَابِقٌ)

        İbn Fâris, "s-b-k" kökünün öne geçmek, geride bırakmak, birine üstün gelmek ve yarışta birinci olmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, sabakat eyleminin, iyilikte, erdemde ve hayırda diğerlerini geçme iradesi ve aktif çabası olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında bu kelimenin, sadece dini kurallara uyan pasif bir itaatkârı değil; iyiliği ve hayrı varoluşsal bir yarış, bir tutku haline getirmiş, eylemci, fedakâr ve öncü bir "mümin idealini" (sâbikûn) resmettiğini analiz eder. Zâlim ve muktesid tiplerinin üstündeki en yüksek ahlaki mertebedir.

        el-Hayrât (بِالْخَيْرَاتِ)

        İbn Fâris, "h-y-r" kökünün insan doğasının ve aklının meyl edip yöneldiği faydalı, iyi, üstün ve değerli şey anlamına geldiğini belirtir. Şerrin ontolojik zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, hayrât kelimesinin (çoğul form), akıl ve ilahi şeriat tarafından güzel ve faydalı görülen, insanı Allah'a yaklaştıran her türlü erdemli eylemi, ibadeti ve ahlaki tutumu kapsadığını ifade eder. "Sâbikun bil-hayrât", tüm bu iyilik kalemlerinde en önde koşan kişidir.

        el-Fadlu (الْفَضْلُ)

        İbn Fâris, "f-d-l" kökünün eksikliğin zıddı olarak artmak, çoğalmak, ihtiyaç miktarından fazla olmak ve üstünlük anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, fadl kavramının, verenin üzerinde hiçbir zorunluluk veya adalet borcu olmaksızın, tamamen kendi cömertliği, lütfu ve keremiyle yaptığı karşılıksız bağış olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamıyla, Kur'an gibi bir ilahi mirasa varis kılınmanın, insan aklıyla veya ameliyle hak edilemeyecek, tamamen Allah'ın karşılıksız seçimine dayanan muazzam bir ilahi lütuf (fadl) olduğunu ifade eder.

        el-Kebîr (الْكَبِيرُ)

        İbn Fâris, "k-b-r" kökünün küçüklüğün (sığar) zıddı olarak hacim, yaş, değer, yücelik ve makam bakımından büyüklük anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, miktar, önem veya şeref bakımından devasa olan şeyi ifade ettiğini söyler. Fadl (lütuf) kelimesini niteleyen bu sıfatın, evrensel hakikati barındıran vahye muhatap olmanın ve o sarsılmaz mirası taşımanın, insanlık tarihindeki en büyük, en eşsiz ve en şerefli paye olduğunu vurguladığını kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X