Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fâtır Sûresi, 31. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fâtır Sûresi, 31. Ayet

    وَالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِعِبَادِه۪ لَخَب۪يرٌ بَص۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżî evhaynâ ileyke mine-lkitâbi huve-lhakku musaddikan limâ beyne yedeyh(i)(k) inna(A)llâhe bi’ibâdihi leḣabîrun basîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Sana vahyettiğimiz kitap kendinden öncekileri doğrulayıcı bir hakikattir. Kuşkusuz Allah kullarından haberdardır, her şeyi görmektedir."

      Yâ Muhammed! Sana vahyettiğimiz kitap, yani Kur'an bir hakikattir, yani Allah tarafından gönderilmiştir. Kendinden öncekileri doğrulayıcıdır, yani daha önce gönderilen kitaplarla uyumludur. Kur'an'ın diğer kitaplarla uyumu ve onları tasdiki iki delilden biri ile bilinir: Ya haberlerde onlarla uyumlu olur, Kur'an'da yer alan haberler, daha önceki kitaplarda geçen haberlerle aynı olur ve bunlar birbirlerini doğrular; Allah'ın birliğine, O'na kulluğa ve itaate davet eden bütün kitaplar böyledir. Ya da hükümlerde olur. Hükümlerde uyum olursa, onlarda nâsih-mensûh da olur. Ancak nâsih-mensûh olması, ihtilaf olduğu anlamına gelmez. Görmez misin ki, bizzat Kur'an'da da nâsih-mensûh vardır. Sonra Cenâb-ı Hak, eğer o Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı insanların onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulacaklarını haber vermektedir. Bu habere göre eğer nâsih ve mensûh ihtilaf sayılsaydı, o zaman Allah'tan başka birinden gelmiş sayılırdı. Bu da göstermektedir ki, onlar arasında ihtilaf değil uyum vardır. Bazıları âyete şöyle bir anlam vermiştir: Muhammed aleyhisselâm, daha önce gelen kitapları ve peygamberleri tasdik ediyor. Yukarıda söylediğimiz gibi bütün kitaplar ve peygamberler, insanları ancak Allah'ın birliğine ve O'na kulluğa davet etmişlerdir.

      Peygamber Göndermenin Hikmeti

      Kuşkusuz Allah kullarından haberdardır, her şeyi görmektedir. Yani kulların maslahatlarından haberdardır ve onları görmektedir. Yahut insanlara gönderdiği peygamberleri insanların yalanladığını bilmekte ve görmektedir, bunlardan habersiz değildir. Bunu bilmesine rağmen Cenâb-ı Hakk'ın yine de elçilerini göndermiş olması O'nun hikmetsiz iş yaptığı anlamına gelmez. Bazı mülhitlerin, yalanlanacağını ve reddedileceğini bildiği birine elçi göndermek hikmete uygun değildir diye iddia etmeleri haklı ve isabetli değildir. Eğer elçi göndermek, gönderenin ihtiyacı ve menfaati için yapılıyorsa, onun, elçisinin yalanlanacağını ve elçiliğinin reddedileceğini bildiği birine göndermesi hikmetin dışında bir davranış olurdu. Fakat her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah, elçilerini kendi ihtiyacı ve menfaati için göndermekten münezzeh ve yücedir, aksine O elçilerini, gönderdiği insanların ihtiyacı için göndermiştir. Bundan dolayı O'nun, elçilerinin reddedileceğini ve yalanlanacağını bilmiş olması, kendisini hikmetin dışına çıkarmaz. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Yahut her şeyden haberdardır, her şeyi görmektedir meâlindeki âyet, tehdit anlamı içerir. Yani insanların devamlı sakınmaları ve kendilerini kontrol etmeleri için Allah onların hallerini ve yaptıklarını bildiğini söylemektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Evhaynâ (أَوْحَيْنَا)

        İbn Fâris, "v-h-y" kökünün temel anlamının gizli ve hızlı bir şekilde işaret etmek, fısıldamak, ilham etmek ve bir mesajı süratle iletmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, vahy kavramının hızlı ve gizli işaret anlamına geldiğini açıklar. Dini terminolojide, Allah'ın peygamberlerine emir ve yasaklarını, insanların alışılagelmiş algı biçimlerinin ötesinde, doğrudan ve vasıtasız bir şekilde intikal ettirmesi (bildirmesi) eylemidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde vahy eyleminin, ilahi ve beşeri boyutlar arasındaki ontolojik uçurumu aşan, sözsüz veya metafiziksel bir iletişim kanalı olduğunu analiz eder. Ayette "Biz vahyettik" formunda kullanılması, peygambere gelen bilginin (kitabın) hiçbir beşeri müdahaleye uğramadan, doğrudan mutlak kaynaktan (Allah'tan) fışkırdığını teyit eden bir otantisite (orijinallik) vurgusudur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, vahyin, Allah'ın dilediği bilgileri peygamberinin kalbine süratli ve gizli bir yolla, kesin bir bilgi (yakin) oluşturacak şekilde indirmesi eylemini nitelediğini kaydeder.

        el-Kitâbi (الْكِتَابِ)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün bir araya getirmek, toplamak, harfleri birbirine bitiştirerek yazmak ve hükme bağlamak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kitap kelimesinin yazılı belge veya ilahi hükümler bütünü anlamına geldiğini söyler. Ayette belirli harf-i tarifle (el-Kitab) kullanılarak, peygambere vahyedilen Kur'an'ı ve onun ihtiva ettiği ilahi şeriatı, toplanmış/bir araya getirilmiş nihai metin olarak ifade ettiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kullanımının ötesinde, köken itibarıyla Aramice ve Süryanice'deki "ktaba" (kutsal metin/yazı) kelimeleriyle güçlü bir teolojik ve anlamsal bağ taşıdığını, Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak kendisini Ortadoğu'daki kadim "Kutsal Kitap" geleneğinin zirvesine yerleştirdiğini savunur.

        el-Hakku (الْحَقُّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün zorunluluk, kesinlik, istikrar ve bir şeyin doğru, gerçek, sarsılmaz olması anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, hakk kavramının, batılın (asılsızlık ve sahtelik) tam zıddı olarak gerçeğe mutabakat anlamına geldiğini tanımlar. Vahyedilen kitabın "hak" olmasının, onun verdiği haberlerin, koyduğu yasaların ve içerdiği hikmetin asla değişmeyecek, şüphe götürmeyecek mutlak bir ontolojik gerçeklik taşıdığını ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ağırlığına dikkat çekerek, hakkın sadece bir "doğruluk" (sıdk) meselesi olmadığını; varlığın bizzat kendisine dayandığı sarsılmaz "gerçeklik" temeli olduğunu belirtir. Kur'an, sadece doğru şeyler söyleyen bir metin değil; hakikatin, gerçekliğin bizzat kendisidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, teolojik açıdan hakk kelimesinin Kur'an'ın ilahi menşeini, değişmezliğini ve eşyayı olduğu gibi bildiren kesinliğini nitelediğini teyit eder.

        Musaddikan (مُصَدِّقًا)

        İbn Fâris, "s-d-k" kökünün yalanın (kizb) zıddı olarak doğruluk, gerçeğe uygunluk, sözünde durmak ve bir şeyin hakikatini onaylamak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tasdik" eyleminin bir sözün veya durumun doğruluğunu kabul edip onaylamak olduğunu açıklar. Ayette Kur'an'ın bir vasfı olarak kullanıldığında, onun kendisinden önce gelen peygamberleri ve ilahi mesajları inkar etmeyip, onların asıllarını onaylayan (musaddik) bir doğrulayıcı mercii olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tasdik kavramının Kur'an'daki tarihsel ve teolojik işlevini tahlil eder. Kur'an, tarih sahnesine köksüz, tamamen yeni ve kopuk bir din olarak çıkmaz; aksine "musaddik" vasfıyla kendisini önceki ilahi vahiylerin (Tevrat, İncil) doğal, meşru ve nihai devamı olarak konumlandırarak muazzam bir tarihsel süreklilik inşa eder.

        Beyne Yedeyhi (بَيْنَ يَدَيْهِ)

        İbn Fâris, bu ifadenin "b-y-n" (iki şeyin arası, ayrılık) ve "y-d" (el, güç, nimet) köklerinden oluşan Arapça bir deyim olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, lafzi olarak "iki elinin arası" anlamına gelen bu tabirin, mecazi olarak "onun önünde bulunan, ondan önce gelip geçen" şeyleri ifade ettiğini belirtir. Ayette, Kur'an'dan tarihsel olarak önce indirilmiş olan geçmiş ilahi kitapları ve vahiy geleneğini niteler.

        Angelika Neuwirth, bu ifadenin Geç Antik Çağ edebi ve dini metinlerindeki "öz-gönderimsel" (self-referential) yapısını analiz eder. Kur'an'ın "kendisinden öncekileri tasdik etmesi" vurgusu, onun sadece bir Arap metni olmadığını, Geç Antik Çağ'ın zengin teolojik mirasıyla (Yahudi-Hristiyan geleneğiyle) aktif bir diyalog içinde olduğunu ve o mirası kendi bünyesinde toplayıp düzelterek (tasdik ederek) son noktayı koyduğunu gösteren güçlü bir edebi ve teolojik stratejidir.

        Habîrun (خَبِيرٌ)

        İbn Fâris, "h-b-r" kökünün bir şeyin iç yüzünü, gizli taraflarını bilmek, sınamak ve derinlemesine, tecrübeyle vakıf olmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hibre" kavramının bir konunun sadece dışarıdan görünen zahiri kısmını değil, görünmeyen, gizli ve bâtıni hakikatlerini tam bir vukufiyetle bilmek olduğunu açıklar. "Habîr", bu derin bilgiye sahip olan kimsedir ve ayette Allah'ın sıfatı olarak geçer.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Habîr isminin Allah'ın zati sıfatlarından biri olduğunu; O'nun ilminin kullarının kalplerindeki niyetlere, vahye karşı gösterdikleri içsel tutumlara ve gizli saklı her duruma eksiksiz bir şekilde nüfuz ettiğini teyit eder.

        Basîrun (بَصِيرٌ)

        İbn Fâris, "b-s-r" kökünün gözle bakıp görmek, idrak etmek ve bir şeyin hakikatine vakıf olmak anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, basar kelimesinin hem optik görme eylemini hem de olayların dış yüzeyini tam anlamıyla müşahede etmeyi ifade ettiğini belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sonunda "Habîr" ve "Basîr" isimlerinin yan yana gelmesindeki tefsirsel ve belagat (estetik) bütünlüğüne dikkat çeker. "Habîr" ismi, Allah'ın kullarının iç dünyasını, kalplerindeki tasdik veya inkarı bilmesini; "Basîr" ismi ise onların dışa vuran amellerini, eylemlerini açıkça görmesini niteler. Böylece bu iki isim, vahyedilen hakikate (Kitab'a) muhatap olan insanın hem içsel hem de dışsal durumunun ilahi kuşatma (ihata) altında olduğunu vurgulayan kusursuz bir eskatolojik uyarı mührü oluşturur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X