وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَٓابِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَۜ اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ غَفُورٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fâtır Sûresi, 28. Ayet
Daralt
X
-
"Aynı şekilde, insanlardan, binek hayvanlarından ve eti yenen hayvanlardan da farklı tür ve renklerde olanlar var. Kulları içinden ancak bilenler, Allah'ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar. Şüphesiz Allah üstündür, çokça bağışlayıcıdır."
Aynı şekilde, insanlardan, binek hayvanlarından ve eti yenen hayvanlardan da farklı tür ve renklerde olanlar var. Aynen dağların ve ürünlerin farklı tür ve renkte oldukları gibi.
Kulları içinden ancak bilenler, Allah'ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar. Bu ilâhî kelâm, farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, Allahı bilen bir âlimin, Cenâb-ı Hakk'ın hükümranlığını, heybetini, kudretini ve yüceliğini bildiği için O'ndan korkması, O'nun büyüklüğü karşısında heyecan duyması yakışır. İkincisi, ölümden sonra dirileceğini bilen ve buna inanan bir âlim, Allah'ın emrine karşı gelen ve O'na isyan edene intikamının ve azabının ne olduğunu bildiği için O'nun emirlerine ve yasaklarına muhalefet etmekten korkar. Ölümden sonra dirileceğini bilmeyen ve ona inanmayan da Allaha muhalefetten korkmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "İnananlar kıyametin gerçek olduğunu bilerek ondan kaygılanmaktalar" , "Rab'lerine olan derin saygılarından dolayı sorumlu davrananlar..."
[Üçüncüsü), Kulları içinden ancak bilenler, Allah'ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar meâlindeki âyetin bütün müminlere ait bir hüküm olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Kulları içinden ancak, Allah'ın azabını ve intikamını tasdik eden müminler Allah'tan korkar, ona inanmayanlar ise korkmaz. Bu hususu, "Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için alınacak ibretler vardır" meålindeki âyet-i kerîmeyi açıklarken de ifade etmiştik; bunda bütün inananlar için ibretler vardır, burada geçen "sabbâr" ve "şekûr" kelimeleri müminden kinayedir. Buna göre bu âyetin de aynı mânaya gelmesi muhtemeldir.
Müfessirler şöyle dediler: Bu âyette takdim-tehir vardır, yani insanların Allah'tan en çok sakınanı Allah'ı en iyi bilenleridir. Buradaki haşyet kelimesi hakkında Hasan-1 Basri şöyle dedi: O, kalpte yerleşen ve oradan hiç ayrılmayan korku anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Şüphesiz Allah üstündür, çokça bağışlayıcıdır. Bazıları şöyle dedi: "Azîz", düşmanlarından intikam alan, "Ğafür" da müminlerin günahlarını bağışlayan mânasına gelir. Bazıları da şöyle söyledi: Aziz, mülkünde ve hükümranlığında üstün olan ve kendisinden başkaları zelil olan mânasına gelir. Gafür da müminlerin günahlarını örten demektir.
Yorumu Yorumla
-
en-Nâs (النَّاسِ)
İbn Fâris, kelimenin kökeni konusunda "ü-n-s" (ünsiyet, alışkanlık, yakınlık) ve "n-v-s" (hareket etmek, gidip gelmek) kökleri üzerinde durur. İnsanların doğaları gereği sosyalleşmeye ve birbirlerine alışmaya yatkın olmalarından ötürü ünsiyet kökünün ağır bastığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, insanların birbirlerine ihtiyaç duyan ve bir arada yaşayarak varlıklarını sürdüren varlıklar olmaları hasebiyle bu isimle anıldıklarını açıklar. Ayette, doğadaki bitkiler ve dağlardan sonra, renkleri, dilleri ve ırkları birbirinden farklı olan beşeriyet ailesine (antropolojik çeşitliliğe) işaret ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "nâs" kavramının, bütünsel bir insanlık topluluğunu temsil ettiğini; bu ayette diğer biyolojik türlerle (hayvanlar ve otçullar) birlikte zikredilerek, insanın da tabiatın o muazzam ve çeşitli yaratılış dokusunun bir parçası olduğunun vurgulandığını analiz eder.
ed-Devâbb (وَالدَّوَابِّ)
İbn Fâris, bu kelimenin "d-b-b" kökünden türediğini, temel anlamının yeryüzünde yavaşça ilerlemek, debelenmek, yürümek ve hareket etmek olduğunu belirtir. Ayakları üzerinde yürüyen veya sürünen her canlıya bu kökten hareketle dâbbe denildiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "dâbbe" kelimesinin (çoğulu devâbb) yeryüzünde hareket eden, nefes alan her türlü hayvanı ve vahşi organizmayı kapsadığını ifade eder. Ayetteki bağlamıyla, tabiatta muazzam bir biyoçeşitlilik barındıran tüm canlı popülasyonunu genel bir kategori olarak nitelediğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'ın zoolojik sınıflandırmasında bu kelimenin, yeryüzünün ekolojik zenginliğini ve farklı hayvan türlerinin ekosistem içindeki fiziksel çeşitliliğini anlatan çok kapsayıcı bir terim olduğunu kaydeder.
el-En'âm (وَالْأَنْعَامِ)
İbn Fâris, "n-a-m" kökünün yumuşaklık, rahatlık ve refah anlamlarına geldiğini belirtir. İnsana etinden, sütünden, yününden ve binek gücünden faydalanma "rahatlığı" (nimet) sağladığı için evcil otçul hayvanlara (koyun, sığır, deve) bu ismin verildiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "ne'am"ın çoğulu olduğunu ve devâbb (genel canlılar) kategorisinden ayrı zikredilerek, insanın tarım ve hayvancılık ekonomisinin temelini oluşturan, tabiatta uysallaştırılmış sürü hayvanlarını özel olarak nitelediğini söyler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde tabiatın sınıflandırılmasını analiz ederken, "en'âm" kavramının sadece biyolojik bir alt türü değil, ilahi inayetin insana sunduğu aktif bir nimet/refah kategorisini temsil ettiğini vurgular.
Muhtelifün (مُخْتَلِفٌ) & Elvânühû (أَلْوَانُهُ)
İbn Fâris, bu kelimelerin sırasıyla "h-l-f" (birbirine benzememek, zıt veya çeşitli olmak) ve "l-v-n" (renk, tür, çeşit) köklerinden türediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ihtilaf kavramının nesnelerin şekil ve renk bakımından çeşitlilik göstermesi olduğunu; elvan kelimesinin ise bu çeşitliliği sağlayan temel görsel özellik (renk/ırk) manasına geldiğini açıklar. Bir önceki ayetteki meyveler ve dağlardaki görsel farklılıktan sonra, bu ayette insan ve hayvanlardaki genetik ve antropolojik renk çeşitliliğine dikkat çekildiğini ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'ın tabiat ve insan tasvirlerindeki estetik ve biyolojik duyarlılığa vurgu yapar. Canlılardaki bu sayısız tür ve renk farklılığının tekdüze ve mekanik bir tesadüfün eseri olamayacağını; bunun, Allah'ın evrendeki sonsuz yaratıcılığını (sanatını) ve iradesini (meşîetini) gösteren muazzam bir tevhid delili olarak okuyucuya sunulduğunu tahlil eder.
Yahşâ (يَخْشَى)
İbn Fâris, "h-ş-y" kökünün sıradan bir korkudan ziyade, içinde saygı, çekinme ve ürperti barındıran bir endişe durumu olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "haşyet" kavramının, korkulan varlığın büyüklüğünü, yüceliğini ve ilmini idrak etmekten kaynaklanan bilinçli bir korku olduğunu açıklar. Bu sebeple bilgisizlikten doğan sıradan korkudan (havf) ayrıldığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak ve inanç sisteminde haşyetin ontolojik yerini inceler. Bu kavram, insanın körü körüne duyduğu bir dehşet değil; evrendeki kusursuz tasarımı, antropolojik zenginliği, biyoçeşitliliği ve dağların azametini kavrayan uyanık bir aklın, mutlak Kudret (Allah) karşısında yaşadığı derin, sarsıcı ve varoluşsal bir hayranlık/ürperti halidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, haşyetin psikolojik boyutuna dikkat çekerek, bu duygunun insanın epistemolojik (bilimsel) kibrini kırıp onu gerçek bir tevazuya sevk eden temel ahlaki filtre olduğunu vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kelam ve tasavvuf ilminde, Allah'ın celal ve azamet sıfatlarını kainat üzerinden okuyup tefekkür etmenin insan ruhunda bıraktığı saygı dolu korkuyu ifade ettiğini teyit eder.
İbâdihî (عِبَادِهِ)
İbn Fâris, "a-b-d" kökünün yumuşaklık, boyun eğme, itaat etme ve tevazu anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" kavramının en ileri derecede tevazu ve itaat olduğunu, "ibâd" (kullar) kelimesinin de kainattaki bu ihtişamı gördükten sonra kendi hür iradeleriyle Allah'ın mutlak otoritesini tanıyıp O'na boyun eğen şuurlu varlıkları nitelediğini ifade eder.
el-Ulemâ' (الْعُلَمَاءُ)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün bir şeyi olduğu gibi, gerçeğiyle kavramak ve bir şeye vakıf olmak anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "âlim" isminin çoğulu olan ulemanın, varlığın hakikatine, sebeplerine ve ardındaki ilahi iradeye kesin bir idrakle vakıf olan kimseler olduğunu açıklar. Ayetin bağlamında bu zümrenin sadece nakli (dini) metinleri bilenler değil; gökleri, yeryüzünü, renkleri, insanları, bitkileri ve zoolojiyi okuyarak Yaratıcı'nın büyüklüğünü keşfeden hikmet ehli kimseler olduğunu ifade eder.
Dücane Cündioğlu, "ilim" kelimesinin buradaki felsefi ağırlığına ve sınırlamasına (innemâ/ancak) temas eder. Ulema, modern ve seküler anlamda sadece bilgi yığanlar (enformatik) değil, elde ettiği ontolojik bilgi üzerinden kendi varoluşsal konumunu belirleyen ve bu idrakin sonucunda Allah'a karşı derin bir haşyet duyan gerçek aydınlardır. İlim, sahibini haşyete ve tevazuya götürmüyorsa, Kur'an nazarında gerçek ilim (marifet) değildir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin bilgi felsefesi bağlamını analiz ederek, Kur'an'ın ampirik (deneysele dayalı) tabiat gözlemi ile teolojik derinliği doğrudan birbirine bağladığını, evrendeki bu kompleks yapıyı anlayan gerçek bilim adamlarının (ulemanın) ister istemez ilahi kudret karşısında saygıyla eğileceğini vurgular.
Azîz (عَزِيزٌ)
İbn Fâris, "a-z-z" kökünün güç, kuvvet, şiddet, üstün gelmek ve mağlup edilemezlik anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, izzet kavramının bir kimsenin mağlup edilmesini engelleyen aşılmaz bir güç durumu olduğunu açıklar. Ayetin sonunda Allah'ın sıfatı olarak kullanıldığında, O'nun evreni yaratmadaki, tabiata yön vermedeki ve dilediği varlığı yoktan var etmedeki mutlak, eşsiz ve karşı konulmaz kudretini nitelediğini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Azîz isminin, ilim adamlarının haşyet duymasını sağlayan asıl ilahi nitelik (celal sıfatı) olduğunu kaydeder.
Gafûr (غَفُورٌ)
İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün temel anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve korumak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, mağfiret kavramının, Allah'ın kulunun kusurlarını kendi rahmetiyle örtmesi olduğunu açıklar. "Gafûr" isminin çok bağışlayıcı anlamına geldiğini söyler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin mutlak bir finali olarak "Azîz" (Mutlak güç sahibi) ve "Gafûr" (Çok bağışlayıcı) isimlerinin yan yana gelmesindeki teolojik dengeye dikkat çeker. Allah'ın kudreti kainatı var edecek ve idrakleri çatlatacak kadar azametli (Azîz) olsa da, O bu dehşetli gücünü kullarını ezmek için değil, onların eksik idraklerini, zayıflıklarını ve günahlarını engin bir merhametle örtmek (Gafûr) için kullanır. Ulemanın haşyeti de işte bu sarsıcı kudret (celal) ve eşsiz merhamet (cemal) dengesinden beslenir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla