Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fâtır Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fâtır Sûresi, 27. Ayet

    اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفاً اَلْوَانُهَاۜ وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ ب۪يضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهَا وَغَرَاب۪يبُ سُودٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elem tera enna(A)llâhe enzele mine-ssemâ-i mâen feaḣracnâ bihi śemerâtin muḣtelifen elvânuhâ(c) vemine-lcibâli cudedun bîdun vehumrun muḣtelifun elvânuhâ veġarâbîbu sûd(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah'ın gökten su indirdiğini görmez misin? Sonra onunla renk ve çeşitleri farklı ürünler çıkardık. Dağların da farklı renklerde; beyaz, kırmızı, simsiyah yolları, kısımları vardır."

      Su, Bütün Kâinatın Hayat Kaynağı Bir Mûcizedir

      Allah'ın gökten su indirdiğini görmez misin? Sonra onunla renk ve çeşitleri farklı ürünler çıkardık. Bu âyette hikmet dolu çeşitli faydalar vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak suya öyle bir tabiat vermiştir ki, bu tabiat renkleri ve özleri farklı çeşitli ürünlerin tabiatı ile uyuşmaktadır, o kadar ki o ürünlerin hepsinin canlı kalması ve ayakta durması o su ile sağlanmaktadır. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak, suyun tabiatını, insan, hayvan, kuş, vahşi hayvanlar da dâhil olmak üzere bütün yaratıkların tabiatlarıyla da uyumlu olacak şekilde yaratmıştır; bunların özleri, türleri ve gıdaları farklı olmasına rağmen su onların tabiatıyla uyum sağlamakta, hatta onlar için gıda ve hayat kaynağı olmaktadır. Bütün bunlar da, söylediğimiz gibi özleri, türleri ve gıdaları farklı olmasına rağmen suyu o varlıklarla uyumlu kılmaya kādir olanın ve onu yönetenin, bir nesneyi hiçlikten (lâ min şey), yaratmaktan aciz olmadığını ve hiçbir şeyin O'na gizli kalmadığını insanların bilinmesini sağlamaya yönelik beyanlardır. Sözü edilen bu açıklamalarda ölümden sonra dirilmenin delili vardır; kudreti, yönetimi ve ilmi bu boyuta ulaşan birini hiçbir şey aciz bırakamaz ve hiçbir şey O'na gizli kalmaz.

      İkincisi, Cenâb-ı Hak bahsedilen bütün o muhtelif nesneleri ve cevherleri o sudan yaratmış ve onu sözü edilen insan, hayvan ve diğer bütün varlıkların hayat bulmasına vesile yapmıştır. Üstelik canlıları kendisinden yarattığı ve onların hayat bulmasının sebebi yaptığı suda, o varlıkların parçalarından veya cinsinden hiçbir özellik de bulunmamaktadır. Bu da, o nesneleri bu su ile yaratmadığının, suyun yardımına ve desteğine dayanarak onları varetmediğinin bilinmesini sağlamaya yöneliktir. Varlıkları suyun sayesinde yaratmadığını göstermek, aksine yaratılanlara gıda arama yollarını ve kendileri için suyun ne kadar lüzumlu olduğunu bildirmek içindir. Varlıkları şayet suyun yardımıyla yaratmış olsa ve her şeyin var olmasına suyu vesile yapsaydı, o zaman yaratılan varlıkların şekil ve öz itibariyle suya benzer olması gerekirdi. Bu da göstermektedir ki Cenâb- Hak suyu, yaratılanların, belirttiğimiz gıdalarına ulaşma vesilesi yapmıştır, ancak rızıklarını o vesileden ve çalışmaktan değil Allah'ın lütfu sayesinde kazandıklarını düşünmeleri gerekir.

      Üçüncüsü, Cenâb- Hak, insanoğlunun aynı renk ve aynı tattaki gıdalardan bıkıp usanacağını bildiği için, onlara verdiği nimetlerini tamamlamak ve bunlardan dolayı kendisine şükretmelerini sağlamak üzere dünyadaki meyveleri ve ürünleri muhtelif renkte ve tatta yaratmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Dağların da farklı renklerde; beyaz, kırmızı, simsiyah yolları, kısımları vardır. Bazıları şöyle dedi: Allah bütün ürünleri, canlıları ve hayvanları muhtelif renk ve şekilde yarattığı gibi, dağları da beyaz, kırmızı, simsiyah olmak üzere muhtelif renkte yaratmıştır. Bazıları da şöyle dedi: Bu, Cenâb-ı Hakk'ın dağlarda yarattığı yolların vasfıdır.

      Ayette geçen "ğarâbîb (غَرَابِيبُ) kelimesi "ğirbîb" (غِرْبِيب) sözcüğünün çoğuludur, simsiyah anlamına gelir. Bu, İbn Kuteybe ve Ebû Avsece'nin sözüdür. "Racul ğirbîb (رَجُلٌ غِرْبِيبٌ) denildiğinde, saçları simsiyah adam kastedilir. Siyah anlamına gelen "ğarab (غَرَبٌ) mastarından alınmıştır. "Cüded (الْجُدَدُ) kelimesi de, dağdaki yollar ve çizgiler anlamına gelir. Ebû Avsece şöyle dedi: Cüdde (الْجُدَّةُ) hat ve çizgi demektir, "cüded" de onun çoğuludur ve çizgiler mânasına gelir. Çizgi çizdim demek için "cededtü (جَدَدْتُ) denilir. Bu kelime sevb cedîd" (ثَوْبٌ جَدِيدٌ) ve siyâb cüdüd (ثِيَابٌ جُدُدٌ) şeklinde de kullanılır. Buna göre "ve mine'l-cibâli cüdedün" (وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ) cümlesi, muhtelif renkte yollar mânasına gelir; kimisi beyaz, kimisi kırmızı, kimisi simsiyah.

      Cenâb-ı Hak bu beyanda, dağları kalın, sert ve yüksek olarak yarattığını, buna rağmen onlara çıkan ve inen yollar koyduğunu söyleyerek insanlara kendi kudretini ve idaresini hatırlatmaktadır; bunu yapmaya gücü yeten varlığı hiçbir şey aciz bırakamaz ve hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Yahut Allah insanlara, ihtiyaçlarını karşılamaları için kendilerinden uzak ve ulaşımı zor olan dağları onların istifadesine verdiğini söyleyerek nimetlerini hatırlatmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tera (تَرَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "r-e-y" kökünden türediğini, gözle bakıp görmek veya akıl/kalp ile idrak etmek, düşünmek anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" kavramının sadece optik bir görme eylemi olmadığını, aklî bir idrak, tefekkür ve kesin bir bilgiye ulaşma süreci olduğunu belirtir. Ayetteki "Görmedin mi?" hitabının, muhatabın dikkatini tabiatta her an gözlemlenebilen ancak ülfet (alışkanlık) perdesiyle üzeri örtülen kozmik olaylara çekmek için kullanılan sarsıcı bir epistemolojik uyanış çağrısı olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "görme" eylemine yüklediği anlama dikkat çekerek, bunun sıradan bir tabiat gözleminden ziyade, doğadaki her bir unsuru Yaratıcı'nın birer "ayeti" (işareti) olarak okuma ve anlamlandırma çabası olduğunu analiz eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin fiziksel bir bakışın ötesinde, kozmik olayların ardındaki faili idrak etmeye yönelik aktif ve akli bir faaliyeti nitelediğini vurgular.

        Enzele (أَنْزَلَ)

        İbn Fâris, "n-z-l" kökünün, yüksek bir yerden aşağıya inmek, konaklamak ve inzal olmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, inzal eyleminin bir şeyi yukarıdan aşağı indirmek olduğunu söyler. Yağmurun gökten inmesinin, ilahi bir müdahale ve yaşam kaynağının yeryüzüne lütfedilmesi anlamına geldiğini açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin yağmur bağlamında kullanılmasının, tabiat olaylarının tesadüfi mekanizmalar değil, bizzat Allah'ın rububiyet (besleme/yaşatma) sıfatının doğrudan tezahürü olduğunu kaydeder.

        es-Semâ' (السَّمَاءِ)

        İbn Fâris, "s-m-v" kökünün yükseklik, yücelik ve yukarıda olmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, insanın başının üstünde yer alan fiziksel uzayı ve ayet bağlamında yağmur yüklü bulutların bulunduğu atmosfer tabakasını ifade ettiğini açıklar.

        Mâen (مَاءً)

        İbn Fâris, "m-v-h" kökünden türeyen bu kelimenin su anlamına geldiğini ve biyolojik hayatın temel unsuru olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, suyun yeryüzündeki tüm canlıların varoluş ve beka sebebi olan en temel ilahi nimet olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Sami dillerinde (Süryanice "maya", İbranice "mayim") ortak bir kullanıma sahip olduğunu, kadim Ortadoğu havzasının suya atfettiği "kutsal yaşam kaynağı" tasavvurunun Kur'an'da tevhidi bir vurguyla yeniden inşa edildiğini savunur.

        Ahracnâ (فَأَخْرَجْنَا)

        İbn Fâris, "h-r-c" kökünün, bir şeyin içinden dışarı çıkmak, meydana gelmek ve gizli olanı açığa çıkarmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihrac" eyleminin, toprağın bağrında gizli olan tohumun bitki ve meyve formunda gün yüzüne çıkarılması olduğunu açıklar. Eylemin "Biz çıkardık" şeklinde birinci çoğul şahısla ve azamet formuyla kullanılmasının, toprağın bu üretim gücünün kendi zatından değil, doğrudan Allah'ın yaratıcı kudretinden kaynaklandığını gösterdiğini söyler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, tabiatın kendi kendine değil, ilahi bir kudretin müdahalesiyle üretim yaptığının linguistik bir göstergesi olarak bu fiilin seçimine dikkat çeker.

        Semerât (ثَمَرَاتٍ)

        İbn Fâris, "s-m-r" kökünün ağacın ürünü, meyve, bir emeğin veya eylemin neticesi anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, semere kelimesinin bitkilerin olgunlaşmış mahsulü olduğunu belirtir. Ayette, tek bir kaynaktan (su) ve tek bir zeminden (toprak) neşet eden ilahi bağışların somut nesneleri olarak zikredildiğini ifade eder.

        Muhtelifen (مُّخْتَلِفًا)

        İbn Fâris, "h-l-f" kökünün peş peşe gelmek, birinin diğerinin yerini alması, birbirine benzememek, zıt veya çeşitli olmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ihtilaf kavramının, nesnelerin şekil, renk, tat veya mahiyet bakımından çeşitlilik göstermesi olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'ın tabiat tasavvurundaki yerine değinerek; aynı su ve aynı toprak gibi tek tip mekanik sebeplerden böylesine sonsuz bir biyolojik çeşitliliğin (muhtelif) ortaya çıkmasının, tabiatın şuursuzluğuna değil, Allah'ın mutlak ve hür iradesine (meşîet) işaret eden sarsılmaz bir kanıt olduğunu analiz eder.

        Elvânühâ (أَلْوَانُهَا)

        İbn Fâris, "l-v-n" kökünün renk, tür, çeşit ve belirgin özellik anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, renklerin, eşyayı birbirinden ayırt etmeyi sağlayan en temel görsel vasıflar olduğunu söyler. Meyvelerdeki renk çeşitliliğine dikkat çekilmesinin, ilahi sanatın zenginliğini gözler önüne serdiğini kaydeder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'ın tabiat tasvirlerindeki estetik duyarlılığa vurgu yapar. Allah'ın evrene sadece biyolojik bir nizam değil, aynı zamanda insanın ruhuna hitap eden muazzam bir güzellik (cemal) ve renk cümbüşü nakşettiğinin altının çizildiğini ifade eder.

        el-Cibâl (الْجِبَالِ)

        İbn Fâris, "c-b-l" kökünün dağ, iri kaya kütlesi anlamına geldiği gibi, değişmez doğa, yaratılış (cibilliyet) ve sağlamlık manalarını da barındırdığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, yeryüzünün sarsılmasını engelleyen, hacimce devasa taş ve toprak kütleleri olduğunu belirtir.

        Cüdedün (جُدَدٌ)

        İbn Fâris, "c-d-d" kökünün kesmek, ayırmak, yol ve çizgi anlamlarına geldiğini belirtir. Birbirinden renk ve yapı olarak ayrılan, dağların bağrındaki belirgin çizgilere ve damarlara bu ismin verildiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin dağlarda gözle görülebilen, ana gövdeden farklı renkte uzanan yollar, patikalar, jeolojik şeritler ve damarlar anlamına geldiğini söyler.

        Celaleddin el-Suyuti, ayette kelimenin kullanılmasındaki görsel tasvire dikkat çeker. Dağların kütlesel azametinin yanı sıra, onların üzerinde sanki bir ressamın fırçasından çıkmışçasına uzanan farklı renkteki kaya katmanlarının ve damarların, yeryüzü coğrafyasındaki ilahi kudretin ince nakışları olduğunu kaydeder.

        Bîdun (بِيضٌ)

        İbn Fâris, "b-y-d" kökünün beyazlık anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, dağlardaki jeolojik çeşitliliğin en belirgin açık renk tonlarını, özellikle kireç veya mermer gibi beyaz kaya damarlarını ifade ettiğini söyler.

        Humrun (وَحُمْرٌ)

        İbn Fâris, "h-m-r" kökünün kırmızılık anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, dağ yapılarındaki demir oksit veya benzeri minerallerden kaynaklanan kızıl/kırmızı toprak şeritlerini nitelediğini açıklar.

        Garâbîbü (وَغَرَابِيبُ) & Sûd (سُودٌ)

        İbn Fâris, "g-r-b" kökünün karga/kuzgun (gurab), siyahlık, uzaklık ve şiddet anlamlarına geldiğini; "s-v-d" kökünün ise doğrudan siyah renk manasını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "garâbîb" kelimesinin karga kadar koyu, simsiyah anlamına geldiğini, "sûd" (siyahlar) kelimesiyle yan yana kullanıldığında siyahın en kesif, en koyu ve ürkütücü derecedeki tonunu pekiştirmek için kullanıldığını açıklar.

        Dücane Cündioğlu, ayetin ritmik ve estetik dokusunu analiz ederken bu kelime grubuna özel bir vurgu yapar. Kur'an'ın görsel tasvirinin beyaz ve kırmızı gibi canlı renklerden başlayıp, "garâbîbü sûd" ile kapkara, volkanik ve devasa dağ kütlelerinin celal (heybet/ürperti) yansıtan karanlığına geçişindeki şiirsel tezatın, Allah'ın hem lütfunu hem de sarsılmaz azametini insan aklına muazzam bir zıtlıklar dengesiyle nakşettiğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X