Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fâtır Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fâtır Sûresi, 25. Ayet

    وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۚ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-in yukeżżibûke fekad keżżebe-lleżîne min kablihim câet-hum rusuluhum bilbeyyinâti vebi-zzuburi vebilkitâbi-lmunîr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Seni yalancılıkla itham ediyorlarsa, bil ki daha öncekiler de (peygamberlerini) yalancılıkla itham etmişlerdi. Peygamberleri onlara açık kanıtlar, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getirmişlerdi."

      Allah'ın Hz. Peygamber'i Teselli Etmesi

      Seni yalancılıkla itham ediyorlarsa, bil ki daha öncekiler de (peygamberlerini) yalancılıkla itham etmişlerdi. Peygamberleri onlara açık kanıtlar getirmişlerdi. Bu âyette Cenâb-ı Hak, kavminin kendisini yalanlamasına karşı resûlünü teselli etmekte, ona sabrı telkin etmekte ve şöyle söylemektedir: Peygamberlerden ilk defa yalanlanan sen değilsin, aksine daha önce geçen kardeşlerin de açık kanıtlar ve sahifeler, yani aydınlatıcı kitaplar getirdikten sonra yalanlandılar. Onlar, ümmetlerine bunları getirdiklerinde yalanlandılar, fakat onlar yalanlanmalarına rağmen sabırlı davrandılar. Öyleyse kavminin seni yalanlamasına karşı sen de sabret! En doğrusunu Allah bilir.

      Aydınlatıcı kitap getirmişlerdi. Bu beyan, "Allah göklerin ve yerin nurudur" meâlindeki âyetle birlikte düşünüldüğünde, gökleri ve yeri aydınlatan kitap anlamına geldiğine işaret eder. Allah, Kuran'ın pek çok âyetinde kitaba nur adını vermiştir; o, kalpleri ve gönülleri aydınlatmış olması itibariyle nurdur.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yükezzibûke / Kezzebe (يُكَذِّبُوكَ / كَذَّبَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "k-z-b" kökünden türediğini, temel anlamının doğrunun ve gerçeğin (sıdk) zıddı olarak asılsız söz söylemek, yalanlamak ve bir şeyi reddetmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" eyleminin bir gerçeği kasten örtbas ederek ona yalan isnat etmek olduğunu açıklar. Ayette peygambere yönelik yalanlamanın şahsi bir durum olmadığını, ilahi mesajı getiren elçiyi yalancılıkla itham ederek vahyi geçersiz kılma çabası olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "tekzib" kavramını incelerken, bunun sadece zihinsel bir inanmama durumu olmadığını; kibir ve inatla beslenen, hakikate karşı geliştirilmiş aktif, saldırgan ve bilinçli bir reddediş tutumu olduğunu analiz eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki psikolojik bağlamına dikkat çeker. Peygambere "Eğer seni yalanlıyorlarsa bil ki öncekiler de yalanlandı" denilerek, tekzib eyleminin insanlık tarihi boyunca süregelen kronik bir sapma olduğu hatırlatılır ve böylece elçiye muazzam bir psikolojik direnç ve teselli verilir.

        Kabl (قَبْلِهِمْ)

        İbn Fâris, "k-b-l" kökünün, yönelmek, karşı karşıya gelmek ve zaman veya mekân açısından bir şeyin önünde, ilerisinde bulunmak anlamlarına geldiğini, "ba'd" (sonra) kelimesinin tam zıddı olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, zamansal bir öncelik bildiren bu kelimenin, inkar ve yalanlama refleksinin tarihsel köklerine işaret ettiğini belirtir. Müşriklerin bu tutumunun yeni ve orijinal bir şey olmadığını, geçmiş nesillerin sapkın mirasının bir tekrarı olduğunu vurgular.

        Câethüm (جَاءَتْهُمْ)

        İbn Fâris, "c-y-e" kökünün gelmek, bir yere ulaşmak ve varmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mecî'" kavramının bir kimsenin veya bir şeyin kasten bir yere gelmesi, intikal etmesi olduğunu açıklar. Ayette elçilerin toplumlarına gelişinin tesadüfi bir olay olmadığını, ilahi bir görevlendirmeyle, ellerinde somut delillerle tarih sahnesine bizzat çıktıklarını nitelediğini söyler.

        Rusul (رُسُلُهُمْ)

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün temelinde yumuşaklık, akıcılık ve birbiri ardına gitmek/göndermek anlamları yattığını; terim olarak belli bir mesajla gönderilen elçiler grubunu ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin Allah'ın emir ve yasaklarını insanlara iletmekle görevlendirdiği seçilmiş kimseler için kullanıldığını belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik arka planını incelerken, Arapça "r-s-l" köküne dayanmakla birlikte, dini literatürdeki "ilahi elçi" formunun büyük ihtimalle Aramice veya Süryanice'deki benzer kullanımlardan kavramsal olarak etkilendiğini ve Kur'an tarafından kusursuz bir teolojik terminolojiye dönüştürüldüğünü savunur.

        el-Beyyinât (بِالْبَيِّنَاتِ)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün birbirinden ayrılmak, uzaklaşmak, açık ve seçik olmak anlamlarına geldiğini açıklar. Doğruyu yanlıştan ayıran her türlü açık delile bu kökten hareketle beyyine dendiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, beyyinat kelimesinin hak ile batılı o kadar net bir şekilde birbirinden ayıran ve gerçeği o kadar parlak bir şekilde ortaya koyan deliller olduğunu söyler ki, geride hiçbir şüphe bırakmaz. Ayette peygamberlerin ellerindeki mucizeleri ve ilahi kanıtları niteler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin peygamberlerin doğruluğunu ispat eden her türlü aklî, naklî delili ve duyularla idrak edilen mucizeleri kapsayan geniş bir terim olduğunu kaydeder.

        ez-Zubur (وَبِالزُّبُرِ)

        İbn Fâris, "z-b-r" kökünün bağlamak, sağlamlaştırmak, taşla örmek ve yazmak anlamlarına geldiğini belirtir. Sağlam bir şekilde kayda geçirilmiş metinlere bu ismin verildiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "zebûr"un çoğulu olduğunu ve yazılı ilahi hikmet sayfaları veya kitapları anlamına geldiğini söyler.

        Theodor Nöldeke, kelimenin kökeni üzerinde durarak, Eski Güney Arabistan dillerindeki "z-b-r" (taşa yazı yazmak, kazımak) fiiliyle Kur'an'daki "zubur" (yazılı vahiyler) kullanımı arasındaki güçlü linguistik ve tarihsel bağa dikkat çeker.

        Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "mizmôr" (mezmur/ilahi) kelimesiyle Süryanice "mazmūrā" üzerinden Arapçaya "zebûr" olarak fonetik bir dönüşümle geçtiğini, başlangıçta Davud'un Mezmurları için kullanılırken Kur'an'da genel anlamda "ilahi kitaplar/sayfalar" manasına genişletildiğini savunur.

        el-Kitâb (وَبِالْكِتَابِ)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün bir araya getirmek, toplamak, harfleri birbirine bitiştirerek yazmak ve farz kılmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kitap kelimesinin yazılı belge veya ilahi hükümler bütünü anlamına geldiğini söyler. Zubur kelimesiyle birlikte kullanıldığında, vahyin hem parça parça sayfalar (zubur) halinde hem de bütünsel bir yasa/şeriat (kitab) formunda insanlığa sunulduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kitab kavramının İslam semantiğinde ilahi otoritenin dünyadaki en somut ve nesnel tezahürü olduğunu, gök ile yer arasındaki epistemolojik (bilgi felsefesi) köprüyü inşa ettiğini analiz eder.

        el-Münîr (الْمُنِيرِ)

        İbn Fâris, "n-v-r" kökünün aydınlanmak, parlamak, karanlığı yırtmak ve bir şeyin açıklık kazanması anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, aydınlatan, ışık saçan ve etrafındaki karanlıkları gideren şey olduğunu açıklar. Ayette Kitab'ın sıfatı olarak kullanıldığında; vahyin, zihinlerdeki şüpheleri, inançtaki sapkınlıkları ve ahlaktaki çürümüşlüğü (karanlıkları) ortadan kaldıran mutlak bir ilahi ışık kaynağı olduğunu nitelediğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Münîr vasfının Kur'an'ın ve diğer ilahi metinlerin, insan aklına ve kalbine doğru yolu gösteren sönmez bir meşale olma özelliğini anlattığını teyit eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X