Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fâtır Sûresi, 19. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fâtır Sûresi, 19. Ayet

    وَمَا يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ yestevî-l-a’mâ velbasîr(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      19-21. "Görmeyenle gören, karanlıklarla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz."

      Bu âyetlerde darb-ı mesel mahiyetinde örnekler verilmektedir ve bunlar farklı mânalarda yorumlanırlar. Birincisi, Cenâb-ı Hak insanların taptıkları putları, gerçek mânada köre, karanlığa, ölüye ve sıcaklığa benzetmektedir; çünkü onlar gerçekten kördürler, ölüdürler ve kendilerinde hiçbir aydınlık yoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sizin Allah'ı bırakıp da taptığınız putların kör olduklarını, gören bir göze sahip olmadıklarını, kendilerinde aydınlık ve hayat belirtisi anlamında hiçbir özelliğin bulunmadığını, buna karşılık Allahın her şeyi gördüğünü, her türlü hayır ve faydanın ancak O'ndan geldiğini siz de biliyorsunuz, buna rağmen Allah'a kulluk yerine durumu böyle olana kulluğu nasıl tercih edersiniz? Doğruyu bulma ve hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür

      İkincisi, Cenab-ı Hak küfürleri körlüğe, karanlığa, ölüye ve ayette belirttiği diğer olaylara benzetmekte; mümini de gören göze, aydınlığa, gölgeye ve canlı olmaya benzetmektedir. Burada göz, hayat ve Ayette bahsedilen diğer özelliklerin hakikati kastedilmemiştir, çünkü o insanların da gören gözleri vardı ve onlar canlı varlıklardı, nitekim şöyle diyorlardı: Biz görüyoruz ve biz canlıyız, asıl sizler kör ve ölüsünüz!... Läkin Allah onları köre ve ölüye benzetmektedir, çünkü onların putlara tapmak konusunda hiçbir delilleri ve kanıtları yoktu, bu konuda kitaba veya bir peygambere dayanan herhangi bir delile ve kanıta sahip olmadıklarını kendileri de biliyorlardı, onlar ancak kendi hevålarına dayanarak bunlara tapıyorlardı. Müminler ise Allah'a kulluk konusunda delile ve kanıta sahip idiler. Yaptığı kullukta delile dayanan insan, gören, diri ve aydınlıkta olan biridir, böyle olmayan da kör ve ölü hükmündedir.

      Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak bunu, ölümden sonra dirilmeye delil olarak getirmektedir. Herkes bilmektedir ki, bütün yaratılanlar aynı konumda ve aynı durumda değildirler; içlerinde körler olduğu gibi görenler de vardır, canlılar olduğu gibi ölüler de vardır, âyette belirtilen diğer haller de vardır. Onların hepsi dünyevi menfaatler konusunda eşit durumdadırlar. Hikmet açısından ise hepsi aynı değil, farklı haldedirler; dolayısıyla mutlaka bu âlemden başka bir âlemin daha var olması gereklidir ve orada bu ayırım yapılacaktır, çünkü hikmet ve akıl, herkesin aynı olmayı değil, farklı yerlerde olmasını gerektirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yestevî (يَسْتَوِي)

        İbn Fâris, bu kelimenin "s-v-y" kökünden türediğini, temel anlamının düz olmak, denk ve eşit olmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, istiva kavramının iki şeyin mahiyet, değer, nitelik veya hal bakımından birbirine tam anlamıyla eşit olması durumunu ifade ettiğini açıklar. Ayette olumsuzluk edatıyla (mâ yestevî) kullanılarak, inanç ile inançsızlığın veya hakikati görenle göremeyenin ontolojik ve ahlaki olarak asla aynı değerde olamayacağını nitelediğini söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu fiili kullanarak zıtlıklar (körlük-görme, karanlık-aydınlık) üzerinden iman ile küfür arasında uzlaşmaz ve kesin bir sınır çizdiğini analiz eder. Ona göre bu ifade, inanan ile inkar edenin statü olarak eşitlenemeyeceğine dair sarsılmaz bir teolojik beyandır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, istiva kelimesinin mutlak denklik anlamına geldiğini, ayette inanan ile inanmayanın manevi körlük ve basiret bağlamında hiçbir şekilde bir tutulamayacağını, ilahi adalet terazisinde ikisinin tartısının tamamen farklı olacağını teyit eder.

        el-A'mâ (الْأَعْمَى)

        İbn Fâris, "a-m-y" kökünün gözün görme yetisini kaybetmesi, körlük ve bir şeyin üzerinin örtülüp belirsiz, anlaşılmaz hale gelmesi anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, amâ kelimesinin fiziksel körlüğü ifade ettiği gibi, Kur'an bağlamında esas olarak kalp gözünün (basiret) körlüğünü, hakikati idrak edememe durumunu nitelediğini açıklar. Vahyin ışığına gözlerini yuman inkarcıların manevi algı yoksunluğunu tasvir etmek için kullanıldığını söyler.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin kökenindeki fiziksel görememe halinin Kur'an'da felsefi ve varoluşsal bir metafora dönüştüğünü, "a'mâ" denildiğinde gözü olmayanların değil, kâinata ve ilahi delillere bakıp da onları anlamlandıramayan, anlam dünyası kararmış inkarcı aklın kastedildiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki körlüğün tamamen psikolojik, inatçı ve inançsal bir körlük (kalp körlüğü) olduğunu; gözleri sağlam olsa da kibir, önyargı ve taassup yüzünden hakikatin aydınlığına kendini kapatan müşrik tipolojisini resmettiğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, dini terminolojide körlük (amâ) kavramının hidayetten mahrumiyeti, ilahi delilleri görüp okuma ve anlamlandırma yeteneğinin iradi olarak kaybedilmesini ifade ettiğini kaydeder.

        el-Basîr (وَالْبَصِيرُ)

        İbn Fâris, "b-s-r" kökünün gözle bakıp görmek, bilmek, idrak etmek ve bir şeyin iç yüzüne, hakikatine vakıf olmak anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, basar kelimesinin hem baş gözüyle gerçekleşen optik görme eylemini hem de kalbin, aklın gerçeği kavrama gücünü (basiret) ifade ettiğini belirtir. Ayette "a'mâ" (kör) kelimesinin tam zıddı olarak, hakikati gören, onu anlayan ve vahyin aydınlığında bilinçli bir şekilde yürüyen müminleri (basiret sahiplerini) nitelediğini söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "görme" ve "körlük" zıtlığını epistemolojik (bilgi teorisi) bir temele oturttuğunu analiz eder. Ona göre "basîr", sadece etrafındaki maddi nesneleri gören kişi değil, varlığın arkasındaki ilahi anlamı ve tevhid gerçeğini okuyabilen "uyanık" bir aklın ve aydınlanmış bir kalbin sahibidir.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik arka planını Sami dilleri bağlamında inceler; "b-s-r" kökünün Arapçada "görmek" anlamı kazanmasının yanı sıra, İbranice ve Süryanice'deki bazı köklerle ("müjde" veya "beden/et") karmaşık bir tarihsel etkileşimi olabileceğini, ancak Kur'an'ın bu kelimeye net bir şekilde teolojik "derinlemesine görme/idrak" işlevini yükleyerek onu İslami bir terminolojiye dönüştürdüğünü savunur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, basîr kelimesinin insan için kullanıldığında hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayırt edebilen idrak ve firaset sahibi kimseyi, vahyi anlayan mümini anlattığını teyit eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X