Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fâtır Sûresi, 14. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fâtır Sûresi, 14. Ayet

    اِنْ تَدْعُوهُمْ لَا يَسْمَعُوا دُعَٓاءَكُمْۚ وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْۜ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْۜ وَلَا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَب۪يرٍ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İn ted’ûhum lâ yesme’û du’âekum velev semi’û mâ-stecâbû lekum(s) ve yevme-lkiyâmeti yekfurûne bişirkikum(c) velâ yunebbi-uke miślu ḣabîr(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onlara yalvarsanız duanızı işitmezler, işitseler bile size karşılık veremezler. Kıyamet günü de onları (Allaha) ortak koşmanızı kabullenmezler. Hiç kimse sana, her şeyden haberdar olan Allah gibi bilgi veremez."

      Sonra Cenâb-ı Hak, onların taptıkları putların aciz olduklarını haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: Onlara yalvarsanız duanızı işitmezler. Buradaki onlara yalvarsanız meâlindeki âyetin bilinen şekliyle dua mânasına gelmesi muhtemeldir. Duanızı işitmezler ifadesi de hakiki anlamda kullanılmıştır. İşitseler bile size karşılık veremezler. Yani onlar sizin duanızı işitseler bile, karşılık vermeye, sizden zararı ve kötülüğü gidermeye ve size fayda vermeye güçleri yetmez. Yahut onlara yalvarsanız ifadesi, onlara ibadet etseniz mânasına gelir. Duanızı işitmezler cümlesi de, onlara yaptığınız ibadetle sizin maksadınıza karşılık veremezler anlamına gelir. Veyahut onlar sizin ibadetinizi kabul edemez ve siz bu işten bir şey kazanamazsınız anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kıyamet günü de onları (Allah'a) ortak koşmanızı kabullenmezler. Kıyamet günü onlar, kendilerinin o insanların ortakları oldukları yahut onlara bunu kendilerinin emrettiği iddialarını inkâr edecekler. Şu ilâhî beyanlarda olduğu gibi: "O putlar onların ibadetini tanımayacaklar", "Sonra Allah meleklere soracak: 'Bunlar mıydı size tapmakta olanlar?' Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin" . En doğrusunu Allah bilir.

      Hiç kimse sana, her şeyden haberdar olan Allah gibi bilgi veremez. Yani hiç kimse sana, her şeyden haberdar olan Allah gibi doğru ve hak bilgi veremez. Yahut hiçbir haber, her şeyden haberdar olanın verdiği haber gibi değildir; binâenaleyh ona uy ve onu kabul et, diğer haberi kabul etme! En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ted'ûhüm / Duâeküm (تَدْعُوهُمْ / دُعَاءَكُمْ)

        İbn Fâris, bu kelimelerin "d-a-v" kökünden geldiğini, temel anlamının seslenmek, çağırmak, yardım istemek ve birini bir şeye teşvik etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, dua kavramının bir kimseyi yardıma veya imdada çağırmak olduğunu açıklar. Bu ayetteki bağlamıyla, müşriklerin kendi elleriyle ürettikleri putlara veya sahte ilahlara yakarışlarını ve onlardan medet ummalarını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde duanın sıradan bir çağrı olmadığını, insanın ontolojik acziyetini ve bir varlığa olan mutlak bağımlılığını ifade eden bir ibadet formu olduğunu analiz eder. Müşriklerin putlara dua etmesi, bu varoluşsal bağımlılığın yanlış adrese yönlendirilmesidir.

        Yesme'û / Semi'û (يَسْمَعُوا / سَمِعُوا)

        İbn Fâris, "s-m-a" kökünün sesi algılamak, işitmek, dinlemek ve anlamak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sem'" kavramının kulağa ulaşan sesi idrak etme gücü olduğunu açıklar. Ayette putların veya sahte ilahların bu duyusal ve idraki yetenekten tamamen yoksun oldukları vurgulanarak onların cansızlığına ve acziyetine dikkat çekilir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, işitme eyleminin burada sadece fiziksel bir ses algısı değil, aynı zamanda yapılan çağrıya icabet etme, duyma ve karşılık verme kapasitesini nitelediğini kaydeder.

        İstecâbû (اسْتَجَابُوا)

        İbn Fâris, "c-v-b" kökünün temel anlamının bir şeyi yarmak, kesmek ve bir sese veya çağrıya karşılık vermek, cevaplamak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "isticabe" eyleminin yapılan bir duaya, isteğe veya çağrıya olumlu yönde karşılık vermek, isteneni yerine getirmek olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu varsayımsal (hipotetik) kullanımın belagat gücüne dikkat çeker. Putlar işitemezler; ancak varsayalım ki bir şekilde işittiler, yine de kendilerinden istenen o yardımı fiiliyata dökme, o duaya icabet etme kudretinden yoksundurlar. Bu ifade, onların çaresizliğini iki katmanlı bir şekilde vurgular.

        el-Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün doğrulmak, ayağa kalkmak, dikilmek ve bir işte kararlılık göstermek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kıyamet kelimesinin ölülerin kabirlerinden ayağa kalkışını (haşr) ve ilahi adaletin bütünüyle kaim olacağı (dikileceği) o büyük kozmik duruşmayı nitelediğini ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenlerini incelerken, Arapça "k-v-m" köküne dayanmakla birlikte, eskatolojik (ahirete dair) "diriliş" anlamının Süryanice ve Aramice'deki "qyamta" kelimesiyle derin bir teolojik ve anlamsal akrabalık taşıdığını savunur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin evrenin mevcut düzeninin yıkılıp yerine ahiret aleminin kurulmasını ve insanların hesap vermek üzere Allah'ın huzurunda toplanmasını ifade eden temel bir inanç terimi olduğunu teyit eder.

        Yekfürûne (يَكْفُرُونَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün temel anlamının bir şeyi örtmek ve gizlemek olduğunu belirtir. Nankörlük etmek ve gerçeği inkar etmek anlamları bu örtme eyleminden türemiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, küfr kavramının hakkı ve gerçeği örtbas edip reddetmek olduğunu açıklar. Ayette eylemin faili insanlar değil, tapınılan putlardır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde genellikle insanların Allah'a karşı işlediği "inkar/küfür" eyleminin, bu ayette muazzam bir tersine çevirmeyle sahte ilahlara atfedildiğini analiz eder. Hesap günü geldiğinde, dünyada kendilerine tapılan varlıklar (melekler, peygamberler veya cinler), müşriklerin kendilerine yüklediği bu sahte ilahlık vasfını "reddedecek", bu şirki şiddetle "inkar edeceklerdir".

        Şirkiküm (بِشِرْكِكُمْ)

        İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün ortak olmak, pay sahibi olmak ve bir şeye iştirak etmek anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, şirk kavramının mülkte, yönetimde veya haklarda bir başkasıyla ortaklık kurmak olduğunu belirtir. Dini terminolojide ise Allah'ın zatında, sıfatlarında veya uluhiyetinde O'na eş, denk veya ortaklar isnat etmek eylemidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın tevhid (birlik) üzerine kurulu dünya görüşünde şirkin, ilahi egemenliği parçalara ayıran ve varlığın ontolojik merkezini sarsan en büyük sapma ve affedilmez tek günah olarak konumlandırıldığını analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki "sizin şirkiniz" vurgusunun, bu ortak koşma eyleminin ilahi gerçeklikte hiçbir karşılığı bulunmayan, tamamen insanların kendi zihinlerinde ürettikleri asılsız bir kurgu olduğunu nitelediğini kaydeder.

        Yunebbiuke (يُنَبِّئُكَ)

        İbn Fâris, "n-b-e" kökünün, büyük, önemli ve değerli bir haber vermek anlamına geldiğini belirtir. Sıradan bir habere (haber) kıyasla daha kesin ve ciddi bir bilgi taşıdığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebe" kavramının yalan ihtimali barındırmayan, içinde kesin bir gerçeklik olan önemli haberleri ifade ettiğini söyler. Fiil formuyla kullanıldığında, gayb (bilinmeyen) aleminden, ahiretten ve kozmik sonla ilgili mutlak hakikatleri haber vermek anlamına geldiğini ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "nabi" ve Süryanice "nbiya" (peygamber/haberci) kökleriyle akraba olduğunu, köken itibarıyla ilahi iradeden insana süzülen "üst düzey bildirimi" anlattığını savunur.

        Misl (مِثْلُ)

        İbn Fâris, "m-s-l" kökünün bir şeyin benzeri, dengi, eşiti olmak ve yerine geçmek anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "misl" kelimesinin özellik, vasıf veya mahiyet bakımından iki şeyin birbirine tıpatıp benzemesi durumunu ifade ettiğini belirtir. Ayette "gibi" veya "dengi" anlamında kullanılarak, verilecek olan kesin bilginin kaynağının eşsizliğine işaret eder.

        Habîr (خَبِيرٍ)

        İbn Fâris, "h-b-r" kökünün bir şeyin iç yüzünü, gizli taraflarını bilmek, sınamak ve derinlemesine vakıf olmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hibre" kavramının bir konunun sadece dışarıdan görünen zahiri kısmını değil, görünmeyen, gizli ve bâtıni hakikatlerini tam bir vukufiyetle bilmek olduğunu açıklar. "Habîr", bu derin bilgiye sahip olan kimsedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Habîr isminin Allah'ın zati sıfatlarından biri olduğunu; O'nun ilminin evrendeki her zerrenin özüne, insanların içlerinden geçen niyetlere ve ahirette yaşanacak olan tüm sahnelere eksiksiz bir şekilde nüfuz ettiğini teyit eder.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sonundaki bu vurucu ismin kullanımındaki tefsirsel inceliğe dikkat çeker. Ahiret günü putların nankörlük edip inkar edeceği gibi gayba (geleceğe ve bilinmeyene) dair bu sarsıcı haberi, ancak ve ancak olayların en iç yüzünü ve varlığın derinliklerini bilen "El-Habîr" olan Allah verebilir; başkasının bu hakikati haber vermesi mümkün değildir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X