Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fâtır Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fâtır Sûresi, 13. Ayet

    يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۙ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُۜ وَالَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْم۪يرٍۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yûlicu-lleyle fî-nnehâri veyûlicu-nnehâra fî-lleyli veseḣḣara-şşemse velkamera kullun yecrî li-ecelin musemmâ(en)(c) żâlikumu(A)llâhu rabbukum lehu-lmulk(u)(c) velleżîne ted’ûne min dûnihi mâ yemlikûne min kitmîr(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye katıyor. O güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır; her biri belirlenmiş bir vadeye kadar kendi yolunu izler. İşte Rabb'iniz Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka yalvarıp durduklarınız ise bir çekirdek zarına bile hâkim olamazlar."

      Yaratıcının Varlığının ve Birliğinin İspatı

      Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye katıyor. O güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır; her biri belirlenmiş bir vadeye kadar kendi yolunu izler. Cenâb-ı Hak bu sözü, yaratıcıyı, ölümden sonra dirilmeyi ve peygamberleri inkâr ettikleri için Mekkelilere söylemektedir. Onlar üç grup idiler: Bazıları yaratıcıyı ve Allah'ın birliğini inkâr ediyor, bazıları ölümden sonra dirilmeyi inkâr ediyor, bazıları da peygamberlere inanmıyordu. Bu âyette ise yaratıcının varlığının ve birliğinin ispatına dair delil bulunduğu gibi ölümden sonra dirilip yeniden var olmaya ve peygamberliğin ispatına ilişkin delil de vardır.

      Yaratıcının ve O'nun birliğinin ispatına ilişkin delâlet eden gece ve gündüzün, güneş ve ayın ve sözü edilen bütün mevcudatın hepsinin başlangıcından sonuna kadar hiçbir artma ve eksilme olmadan, takdim ve tehire uğramadan aynı kanun, aynı ölçü ve aynı düzen içinde akıp gitmeleridir. Bu gerçek, onların hepsinin bir yaratıcısı ve idarecisinin var olduğunu gösterir; O her şeyi, olduğu gibi yaratmıştır ve aynı şekilde idare etmektedir, hepsini aynı düzen içinde korumaktadır. Eğer bunlar kendiliğinden var olmuş olsalardı, aynı ölçüde akıp gitmeleri mümkün olmaz, aksine ileri-geri giderlerdi. Aynı şekilde, eğer bunları yaratan tanrı birden çok olsaydı, mutlaka biri öne gider, öbürü geri kalır, biri değiştirir, öbürü engel olur ve kendi başına giderdi, tıpkı dünya hükümdarlarının yaptıkları gibi; dünya hükümdarlarından birinin ortaya koyduğunu öbürü reddeder ve engel olur, şunun reddedip iptal ettiğini diğeri ortaya koymaya çalışır. Devleti yönetenler arasında birbirlerine muhalefet etmek şeklinde görülen bu uygulama bilinen bir durumdur. İşte söylediğimiz gibi evrendeki varlıkların düzen içinde akıp gitmeleri, tek bir yönetimin varlığını gösterir, birkaç tane değil tek bir yönetim ve tek bir fiil! Güç kuvvet elde etmek ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Gecenin gidip tamamen yok olması ve kendisinden hiçbir iz kalmaması, aynı şekilde gündüzün ışığının ve aydınlığının kaybolup gitmesi, güneşin ve ayın da aynı şekilde gidip gelmeleri, birinin yok olup gitmesi üzerine öbürünün diriltilip gelmesi... Eğer o diriltilmeseydi, bütün bunların yönetimi ve takdiri oyuna döner ve işlevsiz kalırdı. İşte bütün bunları yapmaya muktedir olan, ölüleri diriltmeye de muktedirdir ve hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz.

      Söylediğimiz bu hususlar sabit olunca, Cenâb-ı Hakk'ın insanları başıboş bırakması ihtimali yok demektir; onlara emirler vermemesi, yasaklar koymaması ve çeşitli yollarla onları sınava tâbi tutmaması ihtimali yoktur. Bu durumda Cenâb-ı Hakk'ın, emreden ve yasaklayan, insanların lehlerine ve aleyhlerine olanları haber veren bir peygamber göndermesi kaçınılmazdır. Bunda, bütün bunları idare edenin, her şeyi bilen hikmet sahibi bir yönetici olduğu anlamı da vardır. Sonra Cenâb-ı Hak, bütün bunları yapanın, mülkün kendisine ait olduğu Rabb'iniz Allah olduğunu haber vermektedir. Şöyle söylemektedir: Bütün bunları, Allah'ı bırakıp taptığınız ve kendilerine tanrılar ismini verdiğiniz putlar değil, Rabb'iniz yapmıştır. Onlar sözü edilenlerin hiçbirine mâlik olmadıkları halde nasıl onlara kulluk yapar, ulûhiyet niteliğini onlara nasıl lâyık görür ve Allahı bırakıp onlara nasıl taparsınız? Allah şöyle buyurmaktadır:

      O'ndan başka yalvarıp durduklarınız bir çekirdek zarına bile hâkim olamazlar. Cenâb-ı Hak, âyette bahsedilen kudrete ve bilgiye bile malik olmadıklarını ve bütün bunları yaratan ve onların sahibinin Allah olduğunu bilmelerine rağmen Allah'ı bırakıp putlara tapan ve Allaha kulluktan yüz çeviren insanların akılsızca hayaller peşinde olduklarına işaret etmektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yûlicu (يُولِجُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "v-l-c" kökünden geldiğini, temel anlamının bir şeyi başka bir şeyin içine sokmak, girdirmek ve dahil etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "îlâc" kavramının dar bir girişten içeri girmeyi ifade ettiğini söyler. Ayette gecenin gündüze, gündüzün geceye girmesi eyleminin, mevsimsel döngülere bağlı olarak günlerin uzayıp kısalmasındaki o hassas ve aşamalı geçişi anlattığını açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kozmik müdahalenin (gece ile gündüzün sürelerinin birbirinin içine girerek değişmesinin) Allah'ın zaman ve uzay üzerindeki mutlak ve dinamik tasarrufunu gösteren en büyük tevhid delillerinden biri olarak Kur'an'da sunulduğunu kaydeder.

        el-Leyl (اللَّيْلَ) & en-Nehâr (النَّهَارِ)

        İbn Fâris, "l-y-l" kökünün karanlık ve gece anlamına geldiğini; "n-h-r" kökünün ise genişlik, akmak ve yayılmak anlamlarına gelip, ışığın yeryüzüne genişçe yayılması hasebiyle gündüze bu ismin verildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, leyl kavramının güneş ışığının kaybolmasıyla oluşan karanlık vakti, nehâr kavramının ise ışığın yeryüzüne dağılmasını nitelediğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde gece ve gündüz karşıtlığının (ışık ve karanlık), sadece astronomik birer fenomen olmadığını; evrenin ritmik düzenini ve bu düzeni var eden kudretin işaretlerini (ayetlerini) okumak için insana sunulan ontolojik birer tablo olduğunu analiz eder.

        Sahhara (سَخَّرَ)

        İbn Fâris, "s-h-r" kökünün, bir kimseyi veya nesneyi hiçbir ücret ödemeksizin, zorla ve kendi iradesi dışında bir işe koşmak, boyun eğdirmek ve amade kılmak anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "teshîr" eyleminin, bir varlığı belirli bir gaye ve hizmet için kendi doğasına uygun bir şekilde zorunlu istikamete yönlendirmek olduğunu belirtir. Güneş ve ayın teshir edilmesi, onların başıboş olmamalarını ve ilahi bir yörüngeye (kanuna) hapsedilmelerini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, teshîr kavramını Kur'an'ın "tabiatı ilahsızlaştırma" (de-deification) projesinin merkezine oturtur. Antik çağlarda tapınılan güneş ve ay gibi devasa kütlelerin, Kur'an'da sadece Allah'ın emrine boyun eğmiş, insanın hizmetine verilmiş sıradan "memurlar" konumuna indirgendiğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kozmik cisimlerin teshir edilmesinin, evrendeki determinist (nedensel) yasaların aslında Allah'ın iradesinin anlık tecellileri olduğunu ve bu devasa çarkın insanın yaşamını desteklemek üzere kurulduğunu teyit eder.

        eş-Şems (الشَّمْسَ) & el-Kamer (وَالْقَمَرَ)

        İbn Fâris, "ş-m-s" kökünün doğrudan güneşi ifade ettiğini, "k-m-r" kökünün ise beyazlık ve aydınlık anlamlarına geldiğini, özellikle ayın parladığı evreler için kullanıldığını belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimelerin etimolojik kökenlerini Sami dilleri havzasında değerlendirir. "Şems"in Akkadca "şamşu", İbranice "şemeş" ile; "Kamer"in ise yine bölge dillerindeki benzer köklerle ortak bir astronomik terminolojiyi paylaştığını kaydeder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, güneşin ışık kaynağı (ziyâ), ayın ise yansıtıcı (nûr) vasfına dikkat çekerek, Kur'an'ın bu iki cismi zikrederken onların hem fiziksel işlevlerine hem de tevhidin gökyüzündeki şahitleri olmalarına vurgu yaptığını ifade eder.

        Yecrî (يَجْرِي)

        İbn Fâris, "c-r-y" kökünün, suyun yatağında akması gibi hızlıca ilerlemek, koşmak ve akıp gitmek anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "cereyân" eyleminin, cisimlerin kendi yörüngelerindeki pürüzsüz ve düzenli hareketini nitelediğini belirtir. Ayette devasa gök cisimlerinin uzay boşluğundaki süzülüşü, nehirdeki suyun zahmetsiz ve ritmik akışına benzetilerek estetik bir formda sunulmuştur.

        Celaleddin el-Suyuti, fiilin şimdiki/geniş zaman kipiyle kullanılmasının, kozmik hareketin bir an bile duraksamaksızın, dinamik bir şekilde kıyamete kadar devam eden kesintisizliğine işaret ettiğini kaydeder.

        Ecelin (لِأَجَلٍ) & Müsemmâ (مُسَمًّى)

        İbn Fâris, "e-c-l" kökünün bir şey için belirlenmiş son süre, mühlet ve geciktirme anlamlarına geldiğini; "s-m-y" kökünün ise bir şeyi isimlendirmek, belirgin kılmak ve tayin etmek olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, ecelin bir varlığın veya olayın son bulacağı spesifik zaman dilimi olduğunu söyler. "Ecel-i Müsemmâ" tamlamasının ise, sınırları Allah tarafından kesin olarak çizilmiş, ne öne alınabilecek ne de ertelenebilecek o kaçınılmaz kozmik sonu (kıyameti) nitelediğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman ve tarih felsefesinde "ecel" kavramını inceler. Ona göre güneşin ve ayın akışının ucu açık sonsuz bir döngü değil, doğrusal (linear) bir zaman algısıyla önceden tayin edilmiş eskatolojik (ahirete dair) bir bitiş noktasına doğru zorunlu bir gidiş olduğunu analiz eder.

        Rabbüküm (رَبُّكُمْ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün bir şeye malik olmak, onu korumak, gözetmek ve bir şeyi başlangıcından alıp yavaş yavaş, aşama aşama kemale (olgunluğa) erdirmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Rab kelimesinin sadece "yaratıcı" anlamına gelmediğini; terbiye eden, ihtiyaçları gideren, efendi ve mutlak malik özelliklerini bünyesinde toplayan kuşatıcı bir isim olduğunu açıklar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin kökenindeki "terbiye/pedagoji" vurgusuna dikkat çekerek; Allah'ın evrenle ilişkisinin saati kurup köşeye çekilen bir tanrı (deizm) modeli olmadığını, anbean varlığa müdahale eden, onu besleyen, yönlendiren ve terbiye eden dinamik bir "Rübubiyet" (Rablık) makamı olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da Allah isminden sonra en çok zikredilen bu sıfatın, yaratılıştaki rahmet ve otorite dengesini kusursuz bir şekilde özetlediğini kaydeder.

        el-Mülk (الْمُلْكُ) / Yemlikûne (يَمْلِكُونَ)

        İbn Fâris, "m-l-k" kökünün güç yetirmek, sağlamlık, bir şeye bütünüyle sahip olmak ve üzerinde tek başına tasarrufta bulunmak anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, mülk kavramının, sahip olunan şey üzerinde emir ve yasaklarla dilediği gibi hükmetme yetkisi olduğunu belirtir. Ayette, mutlak otoritenin (el-Mülk) sadece Allah'a ait olduğu gerçeği ile, Allah'tan başka yardıma çağrılanların (putların/sahte ilahların) hiçbir şeye malik olamayacakları gerçeği keskin bir zıtlık içinde sunulur.

        Toshihiko Izutsu, mülk kelimesinin siyasi ve ontolojik boyutunu ele alır. Kur'an'ın tevhid inancında yeryüzündeki ve gökyüzündeki tüm iktidar, mülkiyet ve egemenlik iddialarının geçici birer illüzyon olduğunu, hakiki ve kalıcı tek otoritenin (Maliku'l-Mülk) Allah olduğunu vurgular.

        Ted'ûne (تَدْعُونَ)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün seslenmek, yardım istemek, birini bir şeye çağırmak ve dua etmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, davet veya dua eyleminin, kişinin kendisinden üstün gördüğü bir makamdan acziyet içinde yardım talep etmesi olduğunu açıklar. Ayette müşriklerin zor zamanlarında sahte ilahlara yakarışlarını ve onlardan medet ummalarını nitelediğini ifade eder.

        Kıtmîr (قِطْمِيرٍ)

        İbn Fâris, "k-t-m-r" kökünün hurma çekirdeğinin üzerindeki o ince, zarımsı kabuğu ifade ettiğini belirtir. Arap dilinde bir şeyin değersizliğini ve küçüklüğünü vurgulamak için kullanıldığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hurma çekirdeğinin yarığındaki iplikçik veya üzerindeki zar olduğunu söyler. Kur'an'da bu kelimenin, sahte ilahların acziyetini en uç noktada (hiçlik) göstermek için seçilmiş bir darb-ı mesel (örnekleme) olduğunu kaydeder.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetteki muazzam belagat (mukâbele/tezat sanatı) inceliğine dikkat çeker. Ayetin başında Allah'ın devasa Güneş'i ve Ay'ı (makrokozmos) evirip çevirdiği anlatılırken; ayetin sonunda insanların yardım beklediği putların, gözle görülmesi bile zor olan incecik bir hurma zarına (mikrokozmos/kıtmîr) dahi hükmedemedikleri vurgulanarak çarpıcı ve sarsıcı bir retorik inşa edilmiştir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kullanımının oldukça otantik ve yerel bir zirai kültüre (hurma yetiştiriciliğine) dayandığını, teolojik bir argümanın bedevi/yerel bir aklın en iyi kavrayabileceği, her gün gördüğü ve değersiz saydığı bir nesne üzerinden formüle edilmesinin Kur'an'ın üslup özelliklerinden biri olduğunu savunur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X