Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fâtır Sûresi, 12. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fâtır Sûresi, 12. Ayet

    وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِۗ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَٓائِـغٌ شَرَابُهُ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۜ وَمِنْ كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْماً طَرِياًّ وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَاۚ وَتَرَى الْفُلْكَ ف۪يهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ yestevî-lbahrâni hâżâ ‘ażbun furâtun sâ-iġun şerâbuhu vehâżâ milhun ucâc(un)(s) vemin kullin te/kulûne lahmen tariyyen vetestaḣricûne hilyeten telbesûnehâ(s) veterâ-lfulke fîhi mevâḣira litebteġû min fadlihi vele’allekum teşkurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Şu iki çeşit su kütlesi birbirine eşit olmaz; birisi tatlıdır, susuzluğu giderir ve içimi güzeldir, ötekisi ise tuzlu ve acıdır. İkisinden de taze et yersiniz ve takınacağınız süs eşyaları çıkarırsınız. Gemilerin denizi yararak gittiklerini görürsün ki bu da O'nun lütfuna nail olmanız ve O'na şükretmeniz içindir."

      Hikmet ve Adalet Ahiret Hayatının Varlığını Gerektirir

      Şu iki çeşit su kütlesi birbirine eşit olmaz; birisi tatlıdır, susuzluğu giderir ve içimi güzeldir, ötekisi ise tuzlu ve acıdır. Bu ilâhî kelâmın geçerli muhtelif yorumları vardır. Birincisi, tuzlu ve acı su kütlesi ile tatlı ve yumuşak su aynı olmadığı gibi, pis adamla temiz adam da hikmete göre aynı olmadığı belirtilmektedir. Dünya menfaatleri ve yiyecek içecek açısından temiz adamla pis adam eşittirler, ancak hikmet açısından bunlar aynı değildirler ve aralarında fark gözetilir. Bu durum, onları birbirinden ayırtedilmelerini gerektiren bir yurdun varlığına işaret eder. Dünya menfaatlerinden ve fırsatlarından yararlanmak konusunda eşit olsalar da hikmet açısından aynı değildirler ve aralarında fark gözetilir. İşte bu, ölümden sonra dirilmenin gerekliliğine işaret eder.

      İkincisi, bu dünyada var olan nesnelerin ve yaratıkların hiçbirini Cenâb- Hak kendi ihtiyacı için yaratmamış, aksine yaratıkların ihtiyaçları, menfaatleri ve ibret almaları için yaratmıştır. Çünkü kendisi için bir nesneyi yaratan, onu yararlanılamaz şekilde acı ve tuzlu olarak yaratmaz, aksine en lezzetli, en tatlı ve en faydalı şekilde yaratır. Cenâb-ı Hak nesneleri kendi ihtiyacı için değil sözünü ettiğimiz sebeplerden dolayı insanların anlamaları için yarattığını ve hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığını haber vermektedir. Bu gerçek, Mûtezile'nin iddialarına aykırı düşmektedir, onlar şöyle diyorlar: Allah faydasız hiçbir şey yaratmamıştır. Cenâb-ı Hakk'ın insanlar için yaptığı hiçbir şey yoktur ki, o şey dinde onlar için en uygunu (aslah) olmasın! Çünkü Allah acı ve tuzlu suyu da yaratmıştır ve ondan istifade edilmez. Bu, insanlar için ibret olsun diyedir.

      Üçüncüsü, burada (mânen) pis olan ve inkâr eden kişinin imana gelmesine teşvik edilmekte, onların tevhidi kabul etmelerinden ve Allah'a dönmelerinden ümit kesmemek gerektiği ifade edilmektedir. Çünkü Allah insanların, tuzlu ve acı su ile tatlı ve lezzetli suyun beslediği taze eti yediklerini haber veriyor; durumu böyle veya buna benzer durumda olan bir suya bir taze et konulduğunda hemen o anda bozulması gerekirdi. Allah aynı zamanda bu örnekle sınırsız kudretini de hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Belirtildiği gibi sudaki taze eti bozulmaktan koruması bir yana, yaklaşılması bile mümkün olmayan sudaki taze eti muhafaza etmeye kadir olan yüce varlığı hiçbir şey aciz bırakmaz ve O'na hiçbir şey gizli kalmaz.

      Dördüncüsü, Cenâb-ı Hak insanlara lütfettiği nimetlerini hatırlatmakta, şöyle buyurmaktadır: İkisinden de taze et yersiniz ve takınacağınız süs eşyaları çıkarırsınız. Cenâb-ı Hak denizleri insanların emrine vererek ve onlara boyun eğdirerek lütfettiği nimetlerinin ve kudretinin büyüklüğünü hatırlatmaktadır; bu sayede insanlar denizden süs eşyaları ve inciler çıkarabilmekte, gemilerle yol alarak denizlerin ötesine ulaşabilmekte ve onlar için Allah'ın oralarda yarattığı nimetlerden yararlanabilmektedirler. Akan suyun gemileri yürüttüğü gibi, Allah, gönderdiği rüzgâr ile durgun suda gemilerin yol almalarını sağlamaktadır. Durgun suda gemileri rüzgâr ile yürütmek, akan su ile yol almasından daha çok hayrete şayandır. Çünkü akan su, her nesneyi daima aynı istikamete götürür. Denizlerde esen rüzgâr ise aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya dilediği şekilde eser. Bu durum, rüzgârla gemileri yürütmenin daha büyük bir olay ve daha çok hayret edilecek bir iş olduğunu gösterir. İşte böyle bir güce sahip olanı, hiçbir şey aciz bırakamaz.

      Yahut iki deniz hakkında bahsettiği bilgiler örnek mahiyetindedir: Denizlerden birinin suyu tatlıdır, diğerinin suyu acı ve tuzludur; buna göre denizlerden biri yararlı işlere örnektir, ondan maksat da tevhittir, diğeri de kötü işlere örnektir, ondan maksat da küfürdür. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylüyor: Fazilet konusunda tatlı su ile tuzlu su aynı olmadığı gibi, yararlı iş ile kötü iş de aynı değildir.

      Gemilerin denizi yararak gittiklerini görürsün. Bazıları şöyle demiştir: Mevâhir" (مَوَاخِرَ) kelimesi iki yönlü akış demektir; onlardan biri gidiyor, diğeri de aynı rüzgârla geliyor ve ikisinden biri diğerini karşılıyor. Bazıları da şöyle dedi: "Mevâhir" kelimesi suyu yarmak ve bölmek demektir, kelime (مَخَرَ يَمْخَرُ) vezninden gelir. Bu konuya daha önce temas etmiştik .

      Bu da O'nun lütfuna nail olmanız içindir. Bu ilâhî kelâm, birtakım sebeplere ve çalışmaya bağlı olarak bazı nesneleri elde eden insanın onu ancak Allah'ın lütfu sayesinde kazandığına işaret etmektedir. İnsan bazan, kendisinin hiçbir dahli olmadan da bazı şeyleri kazanabilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yestevî (يَسْتَوِي)

        İbn Fâris, bu kelimenin "s-v-y" kökünden türediğini, temel anlamının düz olmak, denk ve eşit olmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, istiva kavramının iki veya daha fazla şeyin değer, miktar, nitelik veya hal bakımından birbirine tam anlamıyla denk olması durumunu ifade ettiğini açıklar. Ayetteki olumsuz yapısıyla (mâ yestevî), iki farklı su kütlesinin ontolojik ve niteliksel olarak aynı olamayacağını, bu benzemezliğin ardındaki ilahi hikmeti vurguladığını söyler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, istiva kelimesinin mutlak eşitlik veya denge anlamına geldiğini, ayette tabiat zıtlıkları arasındaki farkın altını çizerek tevhidin delillerinden birini sunduğunu teyit eder.

        el-Bahrâni (الْبَحْرَانِ)

        İbn Fâris, "b-h-r" kökünün temelinde genişlik, yarılmak ve enginlik anlamlarının yattığını; çok geniş ve bol sulu olduğu için denize "bahr" denildiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin suyu bol ve çok geniş havza anlamına geldiğini belirtir. Ayette ikil (tesniye) formuyla "iki deniz" şeklinde kullanılarak dünyadaki tatlı ve tuzlu devasa su kütlelerine işaret ettiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın tabiat tasvirlerinde denizin hem ürkütücü ve kontrol edilemez devasa bir güç hem de eşsiz bir rızık kaynağı olarak sunulduğunu analiz eder. Burada ise ilahi kudretin, birbirine karışmayan tatlı-tuzlu su ikiliği üzerinden insanın tefekkürüne sunulduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bahr kelimesinin Arapçada sadece tuzlu okyanus veya denizleri değil, büyük tatlı su nehirlerini ve tatlı su göllerini de kapsayacak genişlikte kullanıldığını kaydeder.

        Azb (عَذْبٌ)

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün içimi kolay, lezzetli ve tatlı su anlamına geldiğini belirtir. Azap (azâb) kelimesiyle aynı kökten gelmesine rağmen, birinin lezzeti, diğerinin ise acıyı ifade eden zıt çağrışımlı bir etimolojik yapısı olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, insanın doğasına uygun, susuzluğu tamamen gideren ve ferahlık veren lezzetli su olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin etimolojik kökenindeki "engel olmak/alıkoymak" (azap kelimesindeki kök anlam) vurgusuna dikkat çekerek, tatlı suyun da insanın hararetine ve susuzluğuna "engel olan", onu ölümden "alıkoyan" bir nimet olması yönüyle bu isimlendirmeyi aldığını tahlil eder.

        Furât (فُرَاتٌ)

        İbn Fâris, "f-r-t" kökünün çok tatlı, susuzluğu kesip atan ve harareti dindiren su anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin tatlılığı ve ferahlatıcılığı en üst seviyede olan su olduğunu söyler. Ayette "azb" (tatlı) kelimesinin ardına eklenerek o tatlılığın ve lezzetin mükemmelliğini pekiştiren bir sıfat işlevi gördüğünü açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenini incelerken, bunun muhtemelen doğrudan Fırat nehrinin (Euphrates) isminden türemiş bir sıfat olabileceğini veya Akkadca "purattu", Süryanice "prat" (bereketli/tatlı su) kökünden Arapçaya geçmiş geniş kapsamlı bir niteleme sıfatı olduğunu savunur.

        Sâiğ (سَائِغٌ) & Şerâbühû (شَرَابُهُ)

        İbn Fâris, bu kelimelerin sırasıyla "s-v-ğ" (boğazdan kolayca akıp gitmek, yutulması kolay olmak) ve "ş-r-b" (su içmek, yudumlamak) köklerinden türediğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "sâiğ" kelimesinin, içerken boğazda takılmayan, lıkır lıkır inen ve bedene rahatlık veren lezzetli içecekler için kullanıldığını belirtir. "Şerâb" ise doğası gereği içilen her türlü sıvı maddedir. Tatlı denizin suyu, insanın fıtratına en uygun ve içimi en zahmetsiz (sâiğ) nimet olarak tasvir edilmiştir.

        Milh (مِلْحٌ)

        İbn Fâris, "m-l-h" kökünün tuz, tuzluluk anlamına geldiğini belirtir. Arapçada kelimenin zıt anlamlı kullanımlarından biri olarak mecazen "güzellik, sevimlilik" (melahat) manası taşıdığını da ekler; ancak burada doğrudan deniz suyunun kimyasal tuzluluğunu nitelediğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, tadı tuzlu, acımtırak ve içilmeye müsait olmayan su kütlesini ifade ettiğini söyler. Tatlı suyun (azb) ontolojik tam karşıtıdır.

        Ucâc (أُجَاجٌ)

        İbn Fâris, "e-c-c" kökünün ateşin alevlenmesi, şiddetli sıcaklık ve yakıcılık anlamlarına geldiğini açıklar. Tuzluluğun boğazda bıraktığı kavurucu ve yakıcı acılığı ifade etmek için bu kökten türetilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin şiddetli tuzlu, içildiğinde boğazı yakan, harareti kesmek yerine harareti daha da artıran acı su olduğunu belirtir. Ayette "milh" kelimesini pekiştiren ve suyun içilmezlik derecesini zirveye taşıyan bir şiddet sıfatı olduğunu kaydeder.

        Te'külûne (تَأْكُلُونَ) & Lahmen (لَحْمًا) & Tariyyen (طَرِيًّا)

        İbn Fâris, bu kelimelerin sırasıyla "e-k-l" (yemek, çiğnemek, tüketmek), "l-h-m" (et, bedensel doku, kaynaşmak) ve "t-r-y" (taze olmak, yeni ve yumuşak olmak) köklerinden türediğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "lahm" kelimesinin canlıları oluşturan et dokusu olduğunu, "tariy" sıfatının ise pörsümemiş, taptaze, sulu ve lezzeti bozulmamış anlamına geldiğini belirtir. Ayette iki denizden de (tatlı ve tuzlu) elde edilen taze balık ve deniz ürünlerini niteler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da su ürünleri için özel zoolojik isimler yerine "taze et" ifadesinin kullanılmasının, bu rızkın doğallığına, besleyici değerine ve tabiatın her iki zıt unsuru içinde (acı ve tatlı sularda) Allah'ın mucizevi bir şekilde taptaze bir yaşam yaratabildiğine dikkat çektiğini teyit eder.

        Testahricûne (وَتَسْتَخْرِجُونَ) & Hılyeten (حِلْيَةً) & Telbesûnehâ (تَلْبَسُونَهَا)

        İbn Fâris, "h-r-c" (çıkarmak, gizli olanı açığa vurmak), "h-l-y" (süslenmek, bezenmek, ziynet) ve "l-b-s" (giyinmek, örtünmek, takmak) köklerinden geldiklerini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, istihraç eyleminin, derinlerde ve gizli olan bir şeyi emek harcayarak gün yüzüne çıkarmak olduğunu söyler. "Hılye", inci, mercan gibi denizin diplerinden çıkarılan, insanın doğası gereği estetik bir hazla giyip takıştığı (lebs) doğal süs eşyalarıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu ayette, insanın denizle kurduğu ilişkinin sadece biyolojik (yemek) olmadığını, aynı zamanda estetik (süslenmek) bir boyutu da bulunduğunu vurguladığını; Allah'ın nimetlerinin insanın hem bedeni hem de ruhu/zevkleri için ne kadar kuşatıcı olduğunu analiz eder.

        el-Fülk (الْفُلْكَ)

        İbn Fâris, "f-l-k" kökünün yuvarlak olmak, kavisli olmak anlamına geldiğini açıklar. Gemilerin omurgası ve gövdesi kavisli inşa edildiği için bu ismi aldığını belirtir. Aynı kökten gelen "felek" kelimesi de gök cisimlerinin dairesel yörüngesini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, hem tekil (bir gemi) hem de çoğul (gemiler) formda kullanılabilen, denizde mal ve insan taşıyan deniz taşıtları olduğunu kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeni üzerine yaptığı araştırmalarda, bunun büyük ihtimalle Grekçe "epholkion" (küçük gemi, kayık) veya Akkadca kökenli bir kelime olduğunu, denizciliğin gelişmesiyle birlikte Süryanice üzerinden Arapçaya ithal bir denizcilik terimi olarak yerleştiğini savunur.

        Mevâhir (مَوَاخِرَ)

        İbn Fâris, "m-h-r" kökünün suyu yararak ilerlemek, denizi yarmak anlamına geldiğini belirtir. Geminin denizde dalgaları böle böle yol almasına bu fiil kullanılır.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "mâhira"nın çoğulu olduğunu söyler. Suyu şiddetle ve büyük bir gürültüyle yararak, köpürterek sağa sola ayıran ve rüzgarın gücüyle ilerleyen devasa kütleli gemileri tasvir ettiğini açıklar.

        Celaleddin el-Suyuti, kelimenin Kur'an'daki belagat (estetik dil) gücüne dikkat çeker. Tonlarca ağırlıktaki bu yapıların, batmadan, suyu yırtarcasına ilerleyişindeki görsel azametin ve işitsel heybetin bu kelimeyle son derece canlı bir şekilde resmedildiğini kaydeder.

        Tebtegû (لِتَبْتَغُوا) & Fadlihî (فَضْلِهِ)

        İbn Fâris, "b-ğ-y" (aramak, istemek, hedeflemek) ve "f-d-l" (artmak, çoğalmak, ihtiyaç miktarından fazla olan lütuf) köklerinden türediklerini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibtiğa" eyleminin, bir şeyi bulmak veya elde etmek için büyük bir çaba, arzu ve yönelim içine girmek olduğunu söyler. "Fadl" ise Allah'ın lütfu, keremi ve kullarına asgari ihtiyacın ötesinde sunduğu bolluktur. Gemilerle denize açılıp uzak ufuklarda ticaret yapmak ve rızık aramak bu cümlenin kapsamına girer.

        Teşkurûn (تَشْكُرُونَ)

        İbn Fâris, "ş-k-r" kökünün temel anlamının yapılan iyiliği bilmek, onu açıkça dile getirmek ve nimeti vereni övmek olduğunu belirtir. Hayvanın yediği yemin etkisinin bedeninde semizlik olarak görünmesine de bu kökten hareketle şükür dendiğini hatırlatır.

        Râgıb el-İsfahânî, şükür kavramının üç aşamalı bir eylem olduğunu tanımlar: Nimeti kalple itiraf etmek, dille övmek ve organlarla o nimeti sadece verenin rızası doğrultusunda kullanmak.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlak sisteminde şükür kavramını küfrün (nankörlüğün ve hakikati örtmenin) zıddı olarak konumlandırır. İnsanın okyanuslardaki bu muazzam nimetler (taze et, mücevherat, deniz taşımacılığı) karşısında ontolojik bir borçluluk hissetmesinin ve bu derin minnet duygusuyla tüm varlığın kaynağı olan Allah'a yönelmesinin insanı insan yapan en temel erdem olduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X