Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fâtır Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fâtır Sûresi, 6. Ayet

    اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُواًّۜ اِنَّمَا يَدْعُوا حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ اَصْحَابِ السَّع۪يرِۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-şşeytâne lekum ‘aduvvun fetteḣiżûhu ‘aduvvâ(en)(c) innemâ yed’û hizbehu liyekûnû min ashâbi-ssa’îr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Şüphe yok ki şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman bilin. Çünkü o kendisine uyacaklara, yakıcı ateşin mahkûmlarından olsunlar diye çağrıda bulunur."

      Şüphe yok ki şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman bilin. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şundan dolayı böyle söylemektedir: Şeytan görünüş itibariyle halka şefkat duyduğu ve öğüt vermek istediği için onları davet etmektedir, tıpkı dostların birbirlerini davet ettikleri gibi; çünkü onları şehvetlerinin, zevklerinin ve nefislerinin arzu ettiği her şeyin gereğini yerine getirmeye davet etmektedir, her ne kadar niyeti ve maksadı onları helâk etmek olsa da görünen durum budur. Görmez misin ki, Adem ile Havva'ya nasıl bir şefkat ve nasihat edasıyla yaklaşmıştı? Şeytan onlara şöyle demişti: "Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı. Onlara, 'Ben gerçekten sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim' diye de yemin etti". Ancak onun asıl maksadının ne olduğu şu âyette belirtilmiştir: "Şeytan onlara fısıldayıp kafalarını karıştırdı". İşte Cenâb-ı Hakk'ın yaklaşmalarını yasakladığı ağaca şeytanın davet etmesindeki niyeti ve maksadına burada temas edilmiştir. Buna göre onun, görünüş itibariyle insanları şehvetlerinin ve ihtiyaçlarının gereğini yerine getirmeye davet etmesindeki niyeti ve maksadı, görünen husus değildir, Yüce Mevlâya muhalefet etmeleri için onları helâke sürüklemektir. Bundan dolayı Allah, o sizin dostunuz değil, düşmanınızdır buyurmaktadır. Siz de onu düşman bilin. Yani nasıl ki insan düşmanının çağrısından sakınırsa, siz de onun çağrısından sakının!

      Çünkü o kendisine uyacaklara çağrıda bulunur. Bazıları buna, "kendisine itaat edenlere" anlamını vermiştir. İbn Kuteybe ve Ebû Avsece şöyle dedi: Ona uyanlardan maksat, onun yardımcılarıdır. Âyetteki hizb (الحزب) kelimesi, yardımcı anlamına gelir. Buna bazıları "ordusu diye mâna vermiştir. Bazıları şöyle dedi: Onun hizbi, ona dost olan ve onun da kendilerine dost olduğu kişilerdir. Bunların hepsi aynı mânaya gelir. Sonra Cenâb-ı Hak, o kendisine uyacaklara çağrıda bulunur buyurmaktadır. Aslında o, kendisine uyan ve uymayan herkese çağrıda bulunuyor, fakat Allah, onun davetini kabul ettikleri ve ona itaat ettikleri için özellikle ona uyacak olanları belirtmektedir. Ona uymayanlar ise davetini de kabul etmiyorlar. Bu husus şu ilâhî beyanda belirtildiği gibidir: "Sen ancak o zikre uyanı ve görmediği halde Rahmândan korkanı uyarabilirsin". Gerçekte ise Hz. Peygamber (s.a.) Zikre (Kur'ân'a) uyanı da uymayanı da uyarıyordu. Ancak Zikre uyan yapılan uyarıdan faydalandığı, uymayan faydalanmadığı için Cenâb-ı Hak Zikre uyanı özellikle kaydetmektedir. En doğrusunu Allah bilir. İşte âyette şeytana uyacak olanların özel olarak belirtilmesi de bu mânadadır, çünkü onun hizbi olanlar kendisine uymakta ve itaat etmektedirler.

      Yakıcı ateşin mahkûmlarından olsunlar diye. Şeytanın kendisine uyacak olanları davet etmesindeki maksadı, onların yakıcı ateşin mahkûmları olmalarıdır. Onları şayet açık olarak yakıcı ateşin azabına çağırsaydı, kendisini dinlemez ve itaat etmezlerdi. Bunun için onları yakıcı ateşe düşmeyi yahut yakıcı ateşin azabına uğramayı gerektiren işleri yapmaya davet etti.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        eş-Şeytân (الشَّيْطَانَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni için iki ihtimal üzerinde durur: Birincisi, uzaklaşmak ve haktan sapmak anlamına gelen "ş-t-n" kökü; ikincisi ise yanmak, helak olmak anlamına gelen "ş-y-t" köküdür. Ancak dil bilimcilerin çoğunlukla ilk kökü (ş-t-n) tercih ettiğini, zira şeytanın rahmetten ve doğruluktan en uzak varlık olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "ş-t-n" kökünden geldiğini onaylar ve şeytanın hakikatten, ilahi lütuftan ve insani erdemlerden tamamen kopmuş, uzaklaşmış bir varlık kategorisini ifade ettiğini açıklar. Bu ayet bağlamında insanın karşısındaki en temel, uzlaşmaz düşman figürüdür.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik serüvenini incelerken, Arapçaya büyük ihtimalle Habeşçe "Şeytan" veya Süryanice "Satana" üzerinden geçtiğini, bu kelimelerin de nihayetinde İbranice "Satan" (muhalif, düşman) köküne dayandığını savunur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında şeytan kavramının, ilahi rehberliğin anti-tezi olarak konumlandırıldığını; onun pasif bir kötülük değil, insanı aldatarak (gurur) yoldan çıkarmaya adanmış aktif bir isyanın kişileşmiş hali olduğunu analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, hem Arapça etimolojik kökenleri hem de diğer Sami dillerindeki kullanımları değerlendirerek, şeytanın Kur'an'da Allah'a isyan eden, kibre kapılan ve insan nesline karşı ontolojik bir düşmanlık güden varlıkların ortak adı ve başı olduğunu teyit eder.

        Adüvv (عَدُوٌّ)

        İbn Fâris, "a-d-v" kökünün temelinde haddi aşmak, sınırı geçmek, saldırmak ve koşmak anlamlarının yattığını belirtir. Düşmanlığın, barış ve dostluk sınırlarını ihlal ederek karşı tarafa zarar verme kastı taşıdığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "adâvet" (düşmanlık) kavramının, kalpteki kinin ve zarar verme isteğinin eyleme dönüşmüş hali olduğunu ifade eder. Şeytanın adüvv olarak nitelendirilmesinin, onun insana karşı taşıdığı yıkıcı niyetin ve bitmek bilmez muhalefetinin altını çizdiğini söyler.

        Toshihiko Izutsu, bu ayette düşmanlığın sadece karşılıklı bir his olmadığını, ontolojik ve eylemsel bir karşıtlık olduğunu analiz eder. Allah'ın şeytanı düşman ilan etmesi, inanan insanın da varoluşsal bir zorunluluk olarak bu düşmanlığı tanımasını ve gardını almasını gerektiren bir durumdur.

        Fettehızûhü (فَاتَّخِذُوهُ)

        İbn Fâris, kelimenin "e-h-z" (almak, tutmak) kökünden, "ittihaz" (edinmek, bir şeyi bir duruma getirmek) formunda türediğini belirtir. Bir şeyi bilinçli bir kararla, aktif olarak benimsemek anlamına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" eyleminin, bir nesneye veya kişiye belirli bir vasıf yükleyerek ona göre muamele etmek olduğunu açıklar. Ayetteki emrin, şeytanın düşmanlığını salt teorik bir bilgi olarak bilmekle yetinmeyip, pratik hayatta ona karşı sürekli bir savunma ve mücadele hattı kurmak manasına geldiğini ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, "ittihaz" kelimesinin felsefi ve eylemsel ağırlığına dikkat çeker. Bu kelimenin, düşmanı düşman olarak "kurmak/konumlandırmak" anlamına geldiğini; zihinsel bir tasavvurun ötesine geçerek, insanın kendi varoluşsal tutumunu şeytanın karşısında aktif bir teyakkuz haliyle inşa etmesi gerektiğini vurgular.

        Yed'û (يَدْعُوا)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün seslenmek, çağırmak ve birini bir şeye teşvik etmek anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, davet kelimesinin bir kimseyi belirli bir inanca, eyleme veya yola sevk etmek amacıyla yapılan çağrı olduğunu belirtir. Şeytanın düşmanlığının fiziksel bir zorbalıkla değil, zihne ve kalbe yapılan bu sinsi çağrılarla, vesveselerle gerçekleştiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki psikolojik boyutunu tahlil ederek, şeytanın insan üzerinde cebredici (zorlayıcı) bir gücü olmadığını; onun yegâne silahının insanı zaafları üzerinden ikna etmeye çalışmak, cazip göstererek kendi safına davet etmek olduğunu kaydeder.

        Hızbehû (حِزْبَهُ)

        İbn Fâris, "h-z-b" kökünün bir araya gelmek, toplanmak, belirli bir gaye veya sıkıntı etrafında kenetlenmek anlamlarına geldiğini belirtir. Silah ve teçhizatla donanmış topluluklara da bu kökten hareketle isim verildiğini söyler.

        Râgıb el-İsfahânî, "hizb" kelimesinin, aynı görüşü, amacı veya eğilimi paylaşan, aralarında sıkı bir dayanışma bulunan katı grup veya fırka anlamına geldiğini açıklar. Şeytanın hizbi ifadesinin, onun çağrısına uyarak onunla aynı isyan ve inkâr çizgisinde buluşan zümreyi tanımladığını ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'daki toplumsal ve teolojik kamplaşmayı "Hizbullah" (Allah'ın taraftarları) ve "Hizbüşşeytan" (Şeytan'ın taraftarları) kavramları üzerinden ele alır. Şeytanın hizbinin, vahyin rehberliğini reddedip heva ve heveslerinin peşinden giden örgütlü veya örgütsüz tüm kitleleri kapsadığını teyit eder.

        Ashâb (أَصْحَابِ)

        İbn Fâris, kelimenin "s-h-b" kökünden geldiğini, temel anlamının birine eşlik etmek, beraber bulunmak ve birbirinden ayrılmamak olduğunu açıklar. "Sahib" (çoğulu ashâb), arkadaş ve yoldaş demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin aralarında mekânsal, zamansal veya inançsal bağlamda sürekli bir birliktelik bulunan kimseler için kullanıldığını belirtir. Cehennemle (sa'îr) birlikte kullanıldığında, bu kişilerin oranın kalıcı sakinleri, ayrılmaz parçaları haline geldiklerini ifade ettiğini söyler.

        es-Sa'îr (السَّعِيرِ)

        İbn Fâris, "s-a-r" kökünün ateşi tutuşturmak, alevlendirmek, kızıştırmak ve kışkırtmak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sa'îr" kelimesinin, alevleri yükselen, şiddetle tutuşmuş ve harlı ateş anlamına geldiğini açıklar. Kur'an'da cehennemin isimlerinden ve tabakalarından biri olarak kullanıldığını kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, sa'îr kelimesinin cehennemin yakıcılığını, dehşetini ve bitmek bilmeyen alevlenişini niteleyen özel isimlerinden biri olduğunu; şeytanın davetine uyanların nihai varış yerinin, kendi içlerindeki isyan ateşiyle eşdeğer bu harlı ateş olacağını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X