Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fâtır Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fâtır Sûresi, 5. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-nnâsu inne va’da(A)llâhi hakk(un)(s) felâ teġurrannekumu-lhayâtu-ddunyâ(s) velâ yeġurrannekum bi(A)llâhi-lġarûr(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ey insanlar! Allah'ın verdiği söz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın, o aldatma ustası da Allah hakkında sizi kandırmasın."

      Ey insanlar! Allah'ın verdiği söz gerçektir. Bütün müfessirler Allah'ın verdiği söz gerçektir cümlesine ölümden sonra dirilmek haktır, yeniden dirilmek kesinlikle gerçekleşecektir mânasını verdiler. Bu cümle, itaatlere sevap verme vâdi ve kötülükleri cezalandıracağı tehdidi haktır, bunlar mutlaka olacaktır anlamına da gelebilir. Başarıya ulaştıran Allah'tır.

      Müminin Dünyaya Bakışı Nasıl Olmalıdır?

      Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın! En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin mânası şöyledir: Dünya hayatı sizi âhiret hayatınızı hatırlamaktan alıkoymasın! Yahut dünya hayatı size âhiret hayatını unutturmasın! Yoksa dünya, hakikatte kimseyi aldatmaz. Ayrıca dünya oyun ve eğlence de değildir, çünkü dünya âhiret için bir azık ve ona ulaşma vesilesi kılınmıştır. Durum böyle olunca dünya ne oyun, ne eğlence ve ne de aldatan olur! Ancak dünyada bulunan insanlar, dünyanın niçin yaratıldığından ve neden varedildiğinden gafil oldukları için aldanırlar. Söylediğimiz gibi dünya, âhiret için bir azık ve ona ulaşma vasıtası olarak yaratılmıştır. Dünyayı âhiret azığı ve âhirete ulaşma vesilesi görmeyen, ona yaratılış gayesinin dışında bir anlam yükleyen için -o da hayatın dünya hayatından ibaret olduğunu ve ebedî olarak devam edeceğini zannetmek- dünya oyun ve eğlencedir, onun âhiret için değil kendisi için yaratıldığını düşüneni de dünya aldatır. Cenâb- Hak bir âyette şöyle buyurmuştur: "Ne zaman bir sûre indirilse, içlerinden 'Bu hanginizin imanını arttırdı ki?' diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler". Cenâb-ı Hak gönderdiği sûrenin, iman ehlinin imanını, kâfirlerin ve münafıkların da kötülüğünü ve körlüğünü arttıracağını haber vermektedir. Hakikatte ise sûre, kimsenin kötülüğünü ve körlüğünü arttırmaz; çünkü Allah Kur'ân'ı nur olmakla, hidâyet, rahmet ve burhan diye nitelemiştir. Ancak ondan yüz çeviren, onu yalanlayan ve onu reddeden kişi için Kur'ân körlük ve kötülük sebebi olur. Kur'ân'ı benimseyip kabul eden, onu yücelten ve âyetlerine boyun eğen kişi için ise nur, hidâyet ve rahmet olur.

      Buna göre dünyayı, dünyanın nimetlerini ve lezzetlerini, dünyanın yaratılış ve var oluş gayesinin dışında gören kişi için dünya oyundur, eğlencedir ve aldatandır. Aksine eğer dünya kötülenmesi yerine yaratılış gayesi istikametinde övülse, gerçek ve doğru olurdu; çünkü Allah dünyanın nimetlerini güzel, hayırlı ve faydalı diye nitelemiştir. Güzel ve hayırlı olanın kötülenmesi ise caiz değildir. Aksine orada yaşayanlar kötülenmeyi hak ediyorlar, çünkü onlar yaratılış gayesinden gafil oldukları ve dünyayı yaratılış amacının dışına çevirdikleri için aldanmışlar ve onu yaratılış gayesinin dışında başka amaçlar için kullanmışlardır.

      Buna göre zenginliği, refahı, sağlık ve selâmette olmayı yermek caiz değildir, çünkü bütün bunlar Allah'ın insanlara lütfettiği nimetlerdendir. İnsanların da bu nimetlere karşılık Allah'a şükür borçlu olduklarını düşünmeleri ve o borçlarını ödemeleri gerekir. Aynı şekilde izzet, şeref, övgü ve benzeri konumlar da böyledir, bunlardan dolayı insanın yerilmesi gerekmez, aksine izzet ve şerefin nerede olduğunu bilmeyenlerin kötülenmesi gerekir. İzzet ve şeref, ancak Allah'a itaatte ve O'na kulluktadır, O'na isyan etmekte değil! O insanlar ise izzet ve şerefin ne olduğunu bilmedikleri için Allah'a isyan etmeye izzet ve şeref adını verdiler. Aynı şekilde güzel övgü de öyledir; insanın böyle bir övgüden dolayı da Rabb'ine hamdetmesi, işlediği kötülükleri ve rezillikleri insanlardan gizlediği ve bu sayede insanlar kendisini övdükleri için de Allaha şükretmesi gerekir; eğer yaptıkları ortaya çıksaydı insanların onu övmeleri ve saygı duymaları şöyle dursun, herkes ondan uzaklaşıp giderdi. Hâsılı isyanlarını ve rezilliklerini örttüğü için de insanın Rabb'ine şükretmesi gerekir. Başarıya ulaştıran Allah'tır.

      O aldatma ustası Allah hakkında sizi kandırmasın. Buradaki "ğarûr" (الغرور) kelimesinden maksat şeytandır. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Şeytan, Allah hakkında sizi kandırmasın! Bu cümle farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, o aldatma ustası Allah hakkında sizi kandırmasın, yani Allahın Kerîm ve cömert sıfatını öne sürerek sizi kandırmasın! Yine o şeytan şöyle der: Allah Kerîmdir, cömerttir, bağışlayıcıdır, sizin suçlarınızı görmezden gelir, isyanlarınızı ve kötülüklerinizi affeder. İkincisi, o aldatma ustası Allah hakkında sizi kandırmasın, yani Cenâb-ı Hakk'ın her şeyden müstağni olmasıyla sizi kandırmasın! O şöyle der: Allah her şeyden müstağnidir, sizin ibadetinize O'nun ihtiyacı yoktur, emrettiklerini yapmanıza ve yasakladıklarını işlemenize muhtaç değildir. Üçüncüsü, Allah hakkında sizi kandırmasın, yani Allaha itaat etmenizden ve O'na kulluk yapmanızdan sizi alıkoymasın, sonra isyana düşersiniz. Arapçada "ba harf-i cerrinin "an" harf-i cerri mânasında kullanılması caizdir. Tıpkı şu ilâhî beyanda olduğu gibi: "Bir su kaynağı ki Allah'ın has kulları istedikleri yerlere akıtarak ondan bol bol içerler" (يشرب بها), yani onu içerler değil, ondan içerler demektir, çünkü ancak su kaynağından içilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        en-Nâs (النَّاسُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni konusunda "ü-n-s" (ünsiyet, alışkanlık, yakınlık) ve "n-v-s" (hareket etmek, gidip gelmek) kökleri üzerinde durur. İnsanların doğaları gereği sosyalleşmeye ve birbirlerine alışmaya yatkın olmalarından ötürü "ünsiyet" kökünün ağır bastığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ünsiyet kökünden türediğini belirterek, insanların birbirlerine ihtiyaç duyan ve bir arada yaşayarak huzur bulan varlıklar olmaları hasebiyle bu isimle anıldıklarını açıklar. Ayetteki bağlamıyla, ilahi uyarının belirli bir zümreye değil, fıtratları gereği aldanmaya müsait olan tüm insanlık ailesine yapıldığını vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "nâs" kavramının, sıradan kalabalıkları veya bütünsel bir insanlık topluluğunu temsil ettiğini analiz eder. Bu ayetteki hitabın, insanın ontolojik zayıflığına ve dünya hayatının ayartıcılığı karşısındaki kırılganlığına evrensel bir dikkat çekme amacı taşıdığını belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'daki "Ey İnsanlar" (Yâ eyyühen-nâs) hitabının evrenselliğine dikkat çekerek, burada insan türünün ortak zaaflarına ve ahiret gerçeği karşısındaki müşterek sorumluluklarına işaret edildiğini kaydeder.

        Va'd (وَعْدَ)

        İbn Fâris, "v-a-d" kökünün, gelecekte gerçekleşecek iyi veya kötü bir şeyi haber vermek, söz vermek anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin genel anlamda bir vaat veya sözleşme olduğunu söyler. Bu ayet bağlamında Allah'a nispet edilen "va'd" kelimesinin, ahiret gününün kopması, ölümden sonra diriliş ve amellerin karşılığının verilmesi gibi gerçekleşmesi kesin olan ilahi sözleri kapsadığını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman algısı ve eskatolojik (ahiret bilimi) semantiği çerçevesinde "va'd" kavramını inceler. Ona göre Allah'ın vaadi, sadece gelecekteki bir ihtimal değil, Kur'an'ın gerçeklik tasavvurunda şimdiden var olan sarsılmaz ve mutlak bir hakikattir.

        Hakk (حَقٌّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün temelinde zorunluluk, kesinlik, istikrar ve bir şeyin doğru/gerçek olması anlamlarının yattığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kavramının, batılın (asılsızlık ve sahtelik) zıddı olarak gerçeğe tam mutabakat anlamına geldiğini tanımlar. Ayetteki "Allah'ın vaadi haktır" ifadesinin, bu vaadin iptal edilemez, değiştirilemez ve gerçekleşmesinde hiçbir şüphe bulunmayan ontolojik bir kesinlik taşıdığını belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, teolojik açıdan hakk kelimesinin hem varlığı kendinden olan Allah'ı hem de O'nun bildirdiği değişmez gerçekleri, özellikle de din gününün şaşmaz bir realite olduğunu anlattığını teyit eder.

        el-Hayât (الْحَيَاةُ)

        İbn Fâris, "h-y-y" kökünden türeyen kelimenin, ölümün zıddı olarak canlılık, büyüme ve varoluşsal dirilik anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hayat kavramını farklı mertebelere ayırarak inceler. Bu ayette geçen hayatın, ebedi ve gerçek olan ahiret hayatına kıyasla geçici, sınırlı ve biyolojik varoluşla mukayyet olan dünyevi yaşam mertebesini ifade ettiğini söyler.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik köklerini incelerken, Aramice ve Süryanice'deki "hayye" (hayat) sözcüğüyle olan akrabalığına işaret eder. Ancak Kur'an'ın bu kavramı alıp "dünya hayatı" ve "ahiret hayatı" şeklinde keskin bir dualite (ikilik) içine yerleştirerek İslami ahlakın merkezine oturttuğunu analiz eder.

        ed-Dunyâ (الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, "d-n-v" kökünden gelen bu sözcüğün temel anlamının yakınlık, mekânsal veya zamansal olarak beride olmak ve aynı zamanda aşağılık/düşüklük ifade etmek olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "ednâ" (en yakın/en aşağı) sıfatının müennes (dişil) formu olduğunu belirtir. Bu ismin verilme sebebinin, dünya hayatının zaman olarak insana ahiretten daha yakın (peşin) olması ve aynı zamanda değer bakımından ahirete göre çok daha aşağı/basit bir konumda bulunması olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, "dünya" kavramını Kur'an'ın değerler sistemi içinde yapısal bir analize tabi tutar. Ona göre dünya sadece fiziki bir yaşanılan yer değil, ahireti unutturan, anlık hazlara dayalı, geçici ve yanıltıcı bir değerler bütünüdür.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin etimolojisindeki "düşüklük" ve "yakınlık" (denâet ve dünüv) boyutlarına vurgu yaparak, dünya kelimesinin insanın aşkın (müteâl) olandan kopup sadece burnunun ucundakine, pespaye ve anlık olana aldanışını sembolize ettiğini ifade eder.

        Tegurrenneküm / el-Garûr (تَغُرَّنَّكُمُ / الْغَرُورُ)

        İbn Fâris, her iki kelimenin de "g-r-r" kökünden türediğini, temel anlamının birine sahte bir güven telkin etmek, aldatmak, gaflete düşürmek ve cazip göstererek tuzağa çekmek olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "gurur" kavramının insanı aldatan mal, mülk, makam, şehvet veya şeytan gibi her türlü unsuru kapsadığını belirtir. Ayetin sonundaki mübalağa formu olan "el-Garûr" (çok aldatan) kelimesinin ise özel olarak Şeytan'ı işaret ettiğini; onun sahte umutlar vererek ve günahları süsleyerek insanı Allah'ın affına güvendirip isyana sürüklediğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "gurur" (aldanış) kavramının, "hakk" (gerçek) kavramının tam karşısına yerleştirildiğini analiz eder. Dünya hayatının doğasında var olan bu illüzyonun, insanı mutlak hakikatten (va'dallah) koparıp sahte bir gerçekliğe hapsettiğini vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu aldanış psikolojisini tahlil ederken, "el-Garûr"un insanı "Allah'ın affediciliği ve rahmeti" üzerinden bile manipüle edebilme yeteneğine dikkat çeker. İnsanın, "nasılsa Allah affeder" diyerek dünyevi hazlara dalmasının en tehlikeli teolojik sapmalardan ve aldanış biçimlerinden biri olduğunu kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin ahlaki ve psikolojik boyutunu ele alarak, el-Garûr vasfının dışsal bir düşman olan şeytanı imlediği kadar, insanın kendi içindeki bitmek bilmez heva ve hevesleri de temsil ettiğini, aldanmanın temelinde insanın bu zaaflara teslim olmasının yattığını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X