مَا يَفْتَحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَاۚ وَمَا يُمْسِكْۙ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِه۪ۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fâtır Sûresi, 2. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: rahmet, fatır 2, lütuf, engel olunmazlık, fatır suresi, fatır suresi 2. ayet, allah, aziz
-
"Allah'ın insanlar için açtığı rahmeti kısabilecek yoktur, O'nun kıstığını da O'ndan başkası açamaz. Mutlak izzet ve derin hikmet sahibi olan O'dur."
Allah'ın Kudreti ve Sahte Tanrıların Acizliği
Allah'ın insanlar için açtığı rahmeti kısabilecek yoktur; İbn Abbas (r.a.) buradaki rahmet kelimesine âfiyet mânasını verdi. Katâde de hayır anlamını verdi. Mukātil ve diğerleri de rızık anlamı verdiler. Nitekim Cenâb-ı Hak da bir âyette şöyle buyurmaktadır: "Eğer sen kendin dahi Rabb'inden umduğun bir lütfu beklemek durumunda (ihtiyaç içinde) olduğun için onlara ilgi gösteremiyorsan..." Burada kastedilen mâna rızıktır. Ancak bu konudaki yorumların hepsi aynı anlama gelir; çünkü hayır kelimesi, rızkı da, åfiyeti de içine alır. Aynı şekilde âfiyet kelimesi de onlardan her birini içine alır. Bazıları âyete, bol rahmet ve yağmur anlamı verdi; bu da belirttiğimiz gibidir, onların hepsi neticede aynı mânaya gelir.
Allah'ın insanlar için açtığı rahmeti kısabilecek yoktur, O'nun kıstığını da O'ndan başkası açamaz. Bu âyet-i kerîme iki şekilde yorumlanır. Birincisi, kâfirlerin Allahı bırakıp tanrı diye inandıkları putlara tapmakla ne kadar beyinsizce davrandıklarını ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Hiç şüphesiz siz de biliyorsunuz ki, taptığınız putların size herhangi bir fayda vermeye veya hayır getirmeye, sizden bir zararı veya kötülüğü defetmeye güçleri yoktur, buna rağmen onlara nasıl tapıyorsunuz? Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: "De ki: Söyler misiniz, Allah'ı bırakıp da taptığınız şu şeyler, Allah bana bir zarar vermek istese, O'nun vereceği zararı önleyebilirler mi?" Onların bunu önleyemeyeceklerini kendileri de biliyorlardı, bütün bunlara muktedir olan Allah'tır. Öyle iken, Allah'ı bırakıp onlara tapmayı nasıl kabul edebiliyorsunuz? Yahut [ikincisi] Allah şöyle söylemektedir: Allah'ı bırakıp tapmış olduğunuz o putların rızkınızı veremeyeceğini siz de biliyorsunuz, nitekim onlardan rızık istemiyorsunuz, onların daha önce size vermiş oldukları bir rızık da yoktur. İnsan bir varlığa ancak sözünü ettiğimiz yararlardan birini elde etmiş olduğu için tapar; ya ondan bir nimet almıştır veya bir hayır görmüştür veyahut bir fayda elde etmiştir yahut da kendisinin bir sıkıntısını gidermiş veyahut bir kötülüğü defetmiş veyahut da neticede ondan fayda beklemektedir. Bunlardan hiçbiri putlardan elde edilemeyeceği, bunların hepsi ancak Allah'tan geldiği halde yine de onlara nasıl taparsınız? Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Siz Allah'ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız inançlar uyduruyorsunuz. Kuşkusuz Allahı bırakıp da taptığınız bu şeyler size rızık vermekten acizdirler. O zaman rızkınızı Allah'ın katında arayın, O'na kul olun, O'na şükredin; sonunda O'na döneceksiniz".
Nimetler Karşısında Müminlerin Durumu
Allah insanlar için bir rahmet açarsa. Bu beyan, kâfirlere yöneliktir. Bu cümlenin müslümanlara yönelik olduğu düşünülürse, o zaman iki şekilde yorumlanır: Birincisi, âyet müminlerin, yaratılanlardan beklentilerini kesmekte, onların sahip oldukları imkânlardan ümitlerini bitirmektedir. Allah'tan başka kimseden bir şey beklememelerini, O'ndan başka kimseden korkmamalarını söylemekte, her şeyi Allah'tan beklemelerini emretmekte, bütün bunlara insanların değil Allah'ın sahip olduğunu ifade etmektedir.
İkincisi, Allah rızkın çalışmak ve sarıldıkları birtakım sebepler sayesinde geleceği anlayışını kesmekte, çalışmayı kulluğun gereği olarak kabul etmelerini ve rızkın Allah'ın bir lütfu olduğunu bilmelerini emretmektedir.
Mûtezile'nin Görüşleri ve Allah'ın Verdikleri Karşısında Kulun Durumu
Bu âyet-i kerîme aynı zamanda Mûtezile'nin aleyhine bir delil niteliğindedir. Onlar diyorlar ki: Allah rahmet kapısını açarsa kulun onu kısmaya gücü yeter, kısarsa da açmaya gücü yeter. Çünkü onlar şunu iddia ediyorlardı: Allah bir kulun ecelini tayin ettiği, ve o süre zarfında yaşamasını ve rızkını vermeyi de garanti ettiği halde, düşmanlarından biri gelip onu öldürdüğünde, hayat süresini doldurmamış ve rızkını da tam olarak almamış olmaktadır. Onların iddialarına göre işte bundan dolayı insan, Cenâb-ı Hakk'ın garanti etmiş olduğu rızkını tam alamamakta, O'nun tayin ettiği hayat süresini de dolduramamaktadır.
İbn Mesûd'un (r.a.) mushafında âyet "må yeftehillâhu ale'n-nâsi min rahmetin" (ما يفتح الله على الناس من رحمة) yani Allah'ın insanlara açtığı rahmet şeklindedir.
Mutlak izzet ve derin hikmet sahibi olan O'dur. Bu ilâhî kelâmı daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık.
Yorumu Yorumla
-
Yefteh (يَفْتَحِ)
İbn Fâris, bu kelimenin "f-t-h" kökünden geldiğini, temel anlamının açmak, hüküm vermek, kapalı bir şeyi gidermek ve lütfetmek olduğunu belirtir. Bu ayet bağlamında kelime, Allah'ın rahmet kapılarını kullarına aralamasını ve nimetlerini sunmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "feth" kelimesinin hem fiziksel bir kapıyı açmak hem de soyut anlamda kederi gidermek veya rızık kapılarını açmak manasına geldiğini söyler. Ona göre burada kullanıldığı şekliyle kelime, ilahi lütfun ve inayetin varlık sahasına aktarılmasını simgeler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, feth kökünün maddi veya manevi tıkanıklıkları gidermek anlamına geldiğini, Allah'ın rahmetini kullarına ulaştırmasının kilitli bir kapının açılması metaforuyla sunulduğunu kaydeder.
en-Nâs (لِلنَّاسِ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni hakkında "ü-n-s" (ünsiyet) veya "n-w-s" (hareket etmek) kökleri üzerinde durur, ancak insanların doğaları gereği sosyalleşmeye ve birbirlerine alışmaya yatkın olmalarından dolayı "ünsiyet" kökünün daha ağır bastığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ünsiyet (yakınlık, cana yakınlık) kökünden türediğini belirterek, insanların birbirlerine ihtiyaç duymaları ve birbirleriyle huzur bulmaları sebebiyle bu isimle anıldıklarını açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "nâs" kavramının bütünsel bir insanlık topluluğunu temsil ettiğini, bu topluluğun doğası gereği ilahi rehberliğe ve ayette vurgulandığı üzere ilahi rahmete muhtaç bir ontolojik konumda bulunduğunu analiz eder.
Rahmetin (رَحْمَةٍ)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün yumuşaklık, şefkat, acıma ve incelik anlamlarına geldiğini, hayatın beslenip büyütüldüğü "rahim" kelimesinin de aynı kökten beslendiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, rahmetin, merhamet edilene karşı iyilik ve lütufta bulunmayı gerektiren bir şefkat duygusu olduğunu tanımlar. Allah'a nispet edildiğinde bu kelime, herhangi bir karşılık beklenmeksizin salt lütuf ve mutlak iyilik bahşetmek anlamına gelir.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik arka planını incelerken, Aramice ve Süryanice'deki "rahma" kelimesiyle olan akrabalığına dikkat çeker. Bu durumun, ilahi sevgi ve merhamet kavramının Yakın Doğu teolojik geleneğindeki derin ve ortak köklerine işaret ettiğini savunur.
Toshihiko Izutsu, rahmet kavramının Kur'an'da Allah'ın insanlıkla kurduğu ilişkinin en temel eksenlerinden biri olduğunu, varlığın her alanını kuşatan aktif ve dönüştürücü bir merhameti ifade ettiğini vurgular.
Mümsike / Yümsik (مُمْسِكَ / يُمْسِكْ)
İbn Fâris, kelimenin "m-s-k" kökünden türediğini; bir şeyi sıkıca tutmak, bırakmamak, alıkoymak ve muhafaza etmek anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "imsak" kavramının bir şeyi kavrayıp salıvermemek olduğunu ifade eder. Bu ayetteki bağlamıyla, Allah'ın mutlak kontrol ve tasarruf gücünü temsil ettiğini, O'nun tuttuğu ve kestiği bir rahmeti başka hiçbir gücün zorla açamayacağını belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu eylemin Allah'ın varlık ve nimetler üzerindeki mutlak egemenliğini yansıttığını; rızkı veya lütfu elde tutmanın da, salıvermenin de yalnızca O'nun kudret elinde olduğunu tasdik eder.
Mürsile (مُرْسِلَ)
İbn Fâris, "r-s-l" kökünden gelen kelimenin temelinde yumuşaklık, serbest bırakma ve bir şeyi ileri doğru gönderme anlamı olduğunu kaydeder. Bu ayette kelime, tutmanın (imsak) zıddı olarak serbest bırakma işlevini yüklenmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, bir şeyi salıvermek ve yoluna göndermek anlamına gelen bu eylemin, ayette "mümsik" kelimesinin tam anlamsal karşıtı olarak konumlandırıldığını ve kusursuz bir belagat dengesi oluşturduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki serbest bırakma (irsal) ve alıkoyma (imsak) diyalektiğini inceler. Bu ikili yapının, Allah'ın kozmik işleyiş ve insan hayatı üzerindeki tek taraflı, mutlak ve rakipsiz gücünü vurguladığını analiz eder.
Ba'dih (بَعْدِه۪)
İbn Fâris, "b-a-d" kökünün, "kabl" (önce) kavramının zıddı olduğunu ve zaman veya mekân açısından bir ardışıklığı, sonralığı ifade ettiğini söyler.
Râgıb el-İsfahânî, zaman ve sıralama bildiren bu kelimenin ayette "O'ndan sonra" veya "O'nun alıkoymasının ardından" anlamına geldiğini; Allah'ın hükmünün ardından bu hükmü bozabilecek hiçbir ikincil otoritenin bulunmadığını ifade ettiğini açıklar.
el-Azîz (الْعَز۪يزُ)
İbn Fâris, "a-z-z" kökünün güç, kuvvet, şiddet, nadir olmak ve galip gelmek anlamlarını taşıdığını; yenilmesi veya aşılması mümkün olmayan bir kudreti simgelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Azîz isminin, hiçbir şekilde mağlup edilemeyen, zillet ve acziyetten tamamen uzak, mutlak izzet ve bağımsızlık sahibi varlığı tanımladığını açıklar.
Celaleddin el-Suyuti, ayet sonlarında Azîz ve Hakîm isimlerinin birlikte kullanımının Kur'an'ın üslup özelliklerinden biri olduğuna değinir; bu durumun, Allah'ın engellenemez gücünün kör bir kuvvet olmadığını, hikmetle dengelendiğini gösterdiğini kaydeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Allah'ın mutlak yenilmezliğini ve izzetini anlatan zati sıfatlarından biri olduğunu, rahmeti verme ve tutma kudreti bağlamında bu ismin kusursuz bir uyumla yer aldığını belirtir.
el-Hakîm (الْحَك۪يمُ)
İbn Fâris, "h-k-m" kökünün zulmü ve bozulmayı engellemek, yönetmek ve isabetli karar vermek anlamlarına geldiğini açıklar. Atı zapt eden gemin de "hakeme" olarak adlandırılmasının, bu kökteki kontrol etme ve düzene sokma anlamından kaynaklandığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Hakîm isminin, eşyanın hakikatini bilen ve her işi olması gerektiği gibi en sağlam ve doğru şekilde yapan varlığı anlattığını söyler. Allah'ın hikmeti, her şeyi yerli yerine koymasıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dünya görüşünde Hakîm isminin, Azîz isminin ifade ettiği o mutlak gücü dengeleyen ve ona yön veren bir prensip olduğunu analiz eder. Allah her şeye kadirdir, ancak bu kudretini sonsuz bir bilgelikle kullanır; rahmeti kimden kısıp kime vereceği asla rastlantısal değildir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Hakîm sıfatının yaratılışta ve ilahi yasalardaki kusursuz ölçüyü ifade ettiğini, varlığa yönelik her müdahalenin derin bir adalet ve gaye barındırdığını teyit eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla