Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fâtiha Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fâtiha Sûresi, 5. Ayet

    اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İyyâke na’budu ve-iyyâke nesta’în(u)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.

      İman'da İstisnâ

      Yalnız sana kulluk ederiz meâlindeki ilâhî beyanda -nihaî gerçeği bilen Allah'tır- gizli bir emir sîgası bulunmaktadır, yani, "Böyle söyle!" Ayrıca ibarenin kuruluşu bunu söyleyen kişinin inşallah (ان شاء الله) demesine müsaade etmemiş, aksine kendisinden kesin bir ifade kullanmasını istemiştir.

      Aslında böyle bir yerde inşallah (ان شاء الله) demek (istisna) iki mânaya gelmektedir. Birincisi kullanılacak ifade kişinin kendi halinden haber vermesine yorumlanır. Bu durumda müminin tevhid inancını dile getirirken inşallah dememesi gerekir, çünkü böyle bir yerde sözü edilen ifadeyi kullanan kimse şüphe ve tereddüdünü dile getirmiş olur. Halbuki Allah Teâlâ müminleri şöyle vasıflandırmıştır: "Müminler Allah'a ve resulüne iman edip de bunda asla şüpheye düşmeyen kimselerdir." Ayrıca Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme en üstün amelin ne olduğu sorulmuş, o da, "Tereddüt taşımayan imandır" buyurmuştur. İkincisi iman alanında tereddüt edilen bazı hususlardan dolayı olabilir. Ne var ki bunlar iman konularının bütününü oluşturan manzumenin (mezhep) itikadî meselelerini teşkil ediyorsa burada da şüphe edilmesi mümkün değildir. Zira mezhepler muvakkat zamanlar için değil sürekli olarak benimsenir. Bu sebeple de imanda inşallah demek hiçbir zaman isabetli değildir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      "Yalnız sana kulluk ederiz" meâlindeki ilâhî beyan iki mânaya alınabilir. Birincisi tevhiddir. İbn Abbas'ın (r.a.), "Kur'ân'da yer alan bütün ibadet kavramları tevhid mânasına gelir" dediği rivayet edilmiştir. Diğer mâna ise buradaki ibadetin Allah'a kulluk edilmesine vesile olan her türlü taatten ibaret olmasıdır. Sözü edilen iki mâna son tahlilde aynı noktada toplanır. Çünkü kulun bütün ibadetlerinde Allah'ı tek mâbud olarak tanıması ve hiçbir kimseyi O'na ortak koşmayıp kulluk görevini Allah'a has ve münhasır kılması gerekmektedir. Böylece kul hem ibadette hem de diğer bütün dinî davranışlarında tevhid ilkesini uygulamış olur.

      Yapılan bu yoruma bağlı olarak müminin ümidini, korkusunu ve yerine getirilmesini istediği bütün ihtiyaçlarını yaratıklardan uzaklaştırıp Allah Teâlâya arzetmesi gerekmektedir. Bunun bir delili de şudur: "Ey insanlar! Allah'a muhtaç olan sizsiniz. Allah ise kimseye muhtaç değildir ve övülmeye lâyık olan yegâne varlık O'dur". Bu açıdan bakıldığında mümin Allah'tan başkasına gerçek mânada ümit bağlamaz ve ihtiyaçlarını ona arzetmez. Yine mümin herhangi bir yaratıktan, sadece Cenâb-ı Hakk'ın takdir ettiği belâlardan birinin kendisine gelmesine O'nun tarafından sebep kılınması açısından korkar; evet bu durumda ondan endişe eder. Ya da mümin Allah'ın kendisine lütfedeceği bir nimetine kulunu vesile kılmasını umar, bundan ötürü beklenti içinde bulunur; ama kul bu davranışıyla hak yoldan sapmış olmaz. Sonuç olarak tasvir edilen bu davranışlar çerçevesinde günahın bütün çeşitlerinden Allah'a sığınma ve bütün iyilik türlerine ulaşmayı O'ndan isteme durumu ortaya çıkar.

      İnsana Ait Fiiller ve Allah'ın Yardımı

      "Ve yalnız senden yardım dileriz." Bu ilâhî beyan insanın din ve dünya ile ilgili bütün ihtiyaçlarını yerine getirmesi konusunda Allah Teâlâdan yardım dilemeyi ifade eder. Ayrıca bu ilâhî kelâmın "yalnız sana kulluk ederiz" ifadesiyle oluşan Allah'a sığınmanın ardından, emrettiği kişinin yerine getirmesi ve yasakladığından korunabilmesi için O'ndan yardım dileme mânasına gelmesi de mümkündür. Nitekim insanlar arasındaki yaygın uygulama da aynı çizgi üzerinde seyreder. Onlar Allah'tan başarıya ulaştırmasını, yardımını esirgememesini ve dinen yasaklanan davranışlardan korumasını niyaz ederler. İyi kulların uygulaması hep bu yolu takip edegelmiştir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Burada bahis konusu edilen başarı ve yardımın Cenâb-ı Hak'tan talep edilmesi Mu'tezile'nin insana ait fiillerin yaratılması anlayışına göre doğru değildir. Çünkü kulun mükellef kılındığı şeyleri yerine getirebilmesi için gerekli olan imkânlar kendisine verilmiştir. Mu'tezile'ye göre yükümlü tutulduğu hususları yerine getirmesi için gerekli olan imkânlardan bir tanesi bile Allah nezdinde kaldığı takdirde kulun mükellef olması câiz değildir. Dolayısıyla insanın zaten kendisine verilmiş bulunan bir şeyi istemesi ilâhî lütfu gizlemesi anlamına gelir, bu ise nimete karşı nankörlüktür. Sonuç olarak sanki Cenâb-ı Hak, nimetlerine karşı nankör davranmayı, onları gizlemeyi ve problem çıkarmak için istemeyi emretmiş gibi olur. Allah hakkında böyle bir zan taşımak ise küfürdür.

      Bir de Mu'tezile anlayışına göre kulun talep ettiği şey Allah'ın lütfu kapsamında bulunmuş olabilir, fakat O, tamamını kula vermemiştir; ya da bulunmaz. İkinci durumda onu istemek Cenâb-ı Hak'la alay etme anlamına gelir. Çünkü birinden kendisinde bulunmayan bir şeyi isteyen kimse yaygın telakkiye göre onunla alay etmiş sayılır. Şu da var ki insanın talep ettiği şey; a) Ya mükellef tutmakla birlikte onu kuluna vermemesi Allah için câiz olan bir şeydir; bu durumda Mu'tezile'nin telakkisi temelinden yıkılır, zira onlara göre din açısından kul için yararlı olan bir şeye sahip olup da onu vermediği halde kişiyi mükellef tutması Allah için mümkün görülmez, b) Ya da nezdinde bulunan imkânı kuluna vermemesi Allah için câiz olmaz. Bu durumda kulun talepte bulunması, "Allahım, bana haksızlık etme!" mânasına gelir. Rabb'i hakkında bilgisi bundan ibaret bulunan kişiye gereken şey yeniden müslüman olmaktır. Şunu da hatırlatmak gerekir ki Allah Teâlâdan yardım talep eden herkes O'nun nusreti geldiği takdirde başarısız duruma düşmeyeceği ve O'nun koruması gerçekleştiğinde doğru yoldan ayrılmayacağı konusunda kesin bir kanaat ve gönül huzuru içinde olur. Ne var ki Mu'tezile'ye göre böyle bir lütuf-ta bulunma imkânı Allah'ın katında bulunmamaktadır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Hz. Peygamber'den (s.a.), Fâtiha'nın ikiye taksim edildiğini haber veren hadiste şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah, 'Bu benimle kulum arasında iki kısma ayrılmıştır' buyurur." Bu kutsî hadis çerçevesinde Fâtiha'nın "iyyâke na'budu (إياك نعبد)" dışında kalan iki kısmından her birinin Allah'a sığınmayı hedeflemiş olması mümkündür, bu sığınma Cenâb-ı Hakk'a kulluk, O'ndan yardım isteme, ihtiyacını O'na arzetme ve o yüce varlığın ihtiyaçtan müstağni oluşunu ifade etme şeklinde gerçekleşebilir. Sözü edilen bu muhteva Allah'a yönelik senâyı ve her çeşit meşru ihtiyacı O'na sunmayı içerir.

      İyyake na'budu (إياك نعبد) âyetini teşkil eden iki kısımdan birincisinin, içerdiği ibadet ve tevhid ilkeleri sebebiyle Allah'a, "ve iyyâke neste'în" (اياك نستعين) kısmının da kula ait olması da ihtimal dahilindedir, çünkü bu ikinci kısımda kulun, Allah'ın yardımını talep etmesi ve arzusunu yerine getirmesinin temennisi vardır. Nitekim sûrenin devam eden kısmının dua üslûbuna büründürülmesi bu ihtimali güçlendirmektedir. Yukarıda söz konusu edilen kutsî hadiste de azîz ve celîl olan Allah, "Fâtiha'nın bu kısmı kuluma aittir; kulum ne isterse kendisine verilecektir" buyurmuştur.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 4414

        #4
        İyyâke (إِيَّاكَ)

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "iyyâ" kelimesinin tahsis (özgüleme ve sınırlandırma) ifade eden munfasıl (ayrık) bir nesne zamiri olduğunu belirtir. Sonundaki "ke" harfinin ise muhataplık (hitap) bildirdiğini açıklar. Kelimenin olağan dizilimin aksine fiilden önce getirilmesinin, eylemin (ibadet ve yardım talebinin) sadece ve sadece muhatap alınan zata (Allah'a) hasredildiğini dilbilimsel olarak ortaya koyduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Arap dilinin belagat kuralları çerçevesinde bu kelimenin cümlede öne alınmasının (takdim) "hasr" yani kesin bir sınırlandırma ifade ettiğini analiz eder. Fatiha'nın ilk üç ayetindeki üçüncü şahıs (gaib) anlatımından sonra bu kelimeyle aniden ikinci şahsa (muhatap) geçilmesinin, Kuran'ın edebi üslubunda "iltifat" sanatına kusursuz bir örnek teşkil ettiğini ve kulun vasıtaları aradan çıkararak doğrudan Yaratıcı'nın huzuruna çıktığı anı temsil ettiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Zamirlerin etimolojisi ve nahiv (sözdizimi) bağlamında "iyyâ" lafzının nesne (meful) zamirlerinin ana dayanağı olduğunu ifade eder. Bu ayetteki peş peşe tekrarının (iyyâke ... ve iyyâke), her iki eylemin de (kulluk ve yardım arayışı) araya başka hiçbir dünyevi veya ruhani otorite girmeksizin doğrudan Allah'a yöneltilmesi gerektiğine dair teolojik bir kesinlik (tevhid) sağladığını detaylandırır.

        Na'büdü (نَعْبُدُ)

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da kelimenin kökünü oluşturan "a-b-d" harflerinin temelinde "boyun eğmek, zelil olmak, yumuşamak ve itaat etmek" anlamlarının yattığını kaydeder. Örneğin üzerinde çokça yürünerek düzleşmiş, engebelerinden arınmış ve adeta yaya için itaatkar hale gelmiş yola Arapçada "tarîkun muabbad" denildiğini belirterek, ibadetin özündeki pürüzsüz teslimiyet ve tevazu ilişkisini filolojik olarak temellendirir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "ibadet" kavramını, kökündeki "tezellül" (alçalgönüllülük/boyun eğme) anlamından yola çıkarak "boyun eğmenin ve tevazunun en ileri, en uç noktası" olarak tanımlar. Kölelik anlamına gelen "ubudiyyet" ile iradi bir eylem olan "ibadet" arasındaki farka değinerek, buradaki kullanımın bilinçli, şuur sahibi ve özgür iradeyle yapılan bir yönelişi ifade ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "a-b-d" kökünün anlambilimsel (semantik) evrimini derinlemesine inceler. Cahiliye dönemi Arap toplumunda bu kelimenin salt sosyolojik ve hukuki bir statüyü, yani alınıp satılabilen insan köleliğini ifade ettiğini belirtir. Kur'an'ın bu dünyevi ve aşağılayıcı kavramı alarak dikey bir eksene taşıdığını, onu insan ile mutlak Yaratıcı arasındaki ontolojik ilişkiyi tanımlayan, insana ruhsal bir asalet ve evrendeki diğer güçlere karşı bağımsızlık kazandıran yepyeni bir "kulluk" statüsüne dönüştürdüğünü analiz eder.

        Dücane Cündioğlu: Dilin felsefi boyutu üzerinden yaptığı analizlerde, kelimenin çoğul birinci şahıs (biz) kipiyle "na'büdü" şeklinde gelmesine dikkat çeker. Bunun basit bir gramer tercihi olmadığını, insanın kendi bireysel benliğinden (enaniyetinden) sıyrılarak bütün inananlarla ve hatta evrendeki tüm varlıklarla birlikte kozmik bir "biz" bilincine ulaştığını, varoluşsal bir koro halinde Yaratıcı'ya yöneldiğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin morfolojik yapısını ve teolojik karşılığını irdeler. "a-b-d" kökünden türeyen fiilin, sadece şekli ritüelleri (namaz, oruç vb.) değil, insanın tüm hayatını Allah'ın rızasına uygun bir şekilde tanzim etmesini kapsayan son derece geniş bir anlama sahip olduğunu belirtir. Çoğul kalıbının (biz ibadet ederiz), İslam'ın cemaat ruhuna ve kulluğun evrensel dayanışmasına işaret ettiğini aktarır.

        Neste'în (نَسْتَعِينُ)

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da kelimenin "a-v-n" (yardım, arka çıkma, destek) kökünden türediğini belirtir. Birinin yükünü hafifletmek, ona arka çıkmak anlamlarına gelen bu kökün, "istif'al" babına (neste'în formuna) aktarıldığında "yardım talep etmek, destek istemek" anlamına büründüğünü dilbilgisel olarak açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "isti'ane" kavramını "yardım dilemek" (talebü'l-ma'ûne) olarak tanımlar ve yardımı dünyevi ve ilahi olmak üzere kısımlara ayırır. Ayetteki "neste'în" fiilinin, hemen öncesinde zikredilen "na'büdü" (ibadet ederiz) sözünün ve o ağır sorumluluğun yerine getirilebilmesi için gerekli olan ilahi destek (tevfik) talebi olduğunu belirtir. İnsanın kendi ontolojik zayıflığının farkında olarak, kulluk görevini ancak Allah'ın vereceği güç ve iradeyle yapabileceğini ikrar etmesi olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu: İbadet (kulluk) ve isti'ane (yardım talebi) arasındaki anlamsal ve psikolojik bağa odaklanır. "İyyâke na'büdü" ile insanın Yaratıcı'ya karşı mutlak itaatini ilan ettiğini, hemen ardından gelen "iyyâke neste'în" ile de bu itaati sürdürebilmek için acziyetini itiraf ederek varoluşsal bir destek talep ettiğini analiz eder. Bu iki kelimenin kusursuz bir simetriyle yan yana gelişinin, insanın kendi gücüne duyduğu kibir ile mutlak çaresizlik arasındaki dengeyi kurduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Kelimenin başındaki "iyyâke" vurgusuyla birlikte düşünüldüğünde, yardımı yalnızca Allah'tan beklemenin tevhid inancının pratik hayattaki en somut yansıması olduğunu inceler. İnsanın hayat yolculuğunda, özellikle de manevi kurtuluş arayışında araya aracılar, şefaatçiler veya kutsal otoriteler koymadan doğrudan asıl kaynağa müracaat etmesinin temel bir Kur'ani ilke olarak bu kelimede billurlaştığını değerlendirir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: "İstiane" maddesinde kelimenin etimolojik boyutundan teolojik boyutuna geçiş yapar. Arapçadaki "istif'al" kalıbının fiile kattığı "talep ve arayış" anlamının, kulun çabası (kesb) ile Allah'ın yaratması ve güç vermesi arasındaki ilişkiyi özetlediğini belirtir. Fatiha suresindeki bağlamıyla bu kelimenin, yalnızca Allah'tan istenebilecek olan metafizik ve mutlak yardımı sıradan beşeri yardımlaşmalardan (teavün) kesin çizgilerle ayırdığını detaylandırır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X