اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fâtiha Sûresi, 5. Ayet
Daralt
X
-
Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.
İman'da İstisnâ
Yalnız sana kulluk ederiz meâlindeki ilâhî beyanda -nihaî gerçeği bilen Allah'tır- gizli bir emir sîgası bulunmaktadır, yani, "Böyle söyle!" Ayrıca ibarenin kuruluşu bunu söyleyen kişinin inşallah (ان شاء الله) demesine müsaade etmemiş, aksine kendisinden kesin bir ifade kullanmasını istemiştir.
Aslında böyle bir yerde inşallah (ان شاء الله) demek (istisna) iki mânaya gelmektedir. Birincisi kullanılacak ifade kişinin kendi halinden haber vermesine yorumlanır. Bu durumda müminin tevhid inancını dile getirirken inşallah dememesi gerekir, çünkü böyle bir yerde sözü edilen ifadeyi kullanan kimse şüphe ve tereddüdünü dile getirmiş olur. Halbuki Allah Teâlâ müminleri şöyle vasıflandırmıştır: "Müminler Allah'a ve resulüne iman edip de bunda asla şüpheye düşmeyen kimselerdir." Ayrıca Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme en üstün amelin ne olduğu sorulmuş, o da, "Tereddüt taşımayan imandır" buyurmuştur. İkincisi iman alanında tereddüt edilen bazı hususlardan dolayı olabilir. Ne var ki bunlar iman konularının bütününü oluşturan manzumenin (mezhep) itikadî meselelerini teşkil ediyorsa burada da şüphe edilmesi mümkün değildir. Zira mezhepler muvakkat zamanlar için değil sürekli olarak benimsenir. Bu sebeple de imanda inşallah demek hiçbir zaman isabetli değildir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
"Yalnız sana kulluk ederiz" meâlindeki ilâhî beyan iki mânaya alınabilir. Birincisi tevhiddir. İbn Abbas'ın (r.a.), "Kur'ân'da yer alan bütün ibadet kavramları tevhid mânasına gelir" dediği rivayet edilmiştir. Diğer mâna ise buradaki ibadetin Allah'a kulluk edilmesine vesile olan her türlü taatten ibaret olmasıdır. Sözü edilen iki mâna son tahlilde aynı noktada toplanır. Çünkü kulun bütün ibadetlerinde Allah'ı tek mâbud olarak tanıması ve hiçbir kimseyi O'na ortak koşmayıp kulluk görevini Allah'a has ve münhasır kılması gerekmektedir. Böylece kul hem ibadette hem de diğer bütün dinî davranışlarında tevhid ilkesini uygulamış olur.
Yapılan bu yoruma bağlı olarak müminin ümidini, korkusunu ve yerine getirilmesini istediği bütün ihtiyaçlarını yaratıklardan uzaklaştırıp Allah Teâlâya arzetmesi gerekmektedir. Bunun bir delili de şudur: "Ey insanlar! Allah'a muhtaç olan sizsiniz. Allah ise kimseye muhtaç değildir ve övülmeye lâyık olan yegâne varlık O'dur". Bu açıdan bakıldığında mümin Allah'tan başkasına gerçek mânada ümit bağlamaz ve ihtiyaçlarını ona arzetmez. Yine mümin herhangi bir yaratıktan, sadece Cenâb-ı Hakk'ın takdir ettiği belâlardan birinin kendisine gelmesine O'nun tarafından sebep kılınması açısından korkar; evet bu durumda ondan endişe eder. Ya da mümin Allah'ın kendisine lütfedeceği bir nimetine kulunu vesile kılmasını umar, bundan ötürü beklenti içinde bulunur; ama kul bu davranışıyla hak yoldan sapmış olmaz. Sonuç olarak tasvir edilen bu davranışlar çerçevesinde günahın bütün çeşitlerinden Allah'a sığınma ve bütün iyilik türlerine ulaşmayı O'ndan isteme durumu ortaya çıkar.
İnsana Ait Fiiller ve Allah'ın Yardımı
"Ve yalnız senden yardım dileriz." Bu ilâhî beyan insanın din ve dünya ile ilgili bütün ihtiyaçlarını yerine getirmesi konusunda Allah Teâlâdan yardım dilemeyi ifade eder. Ayrıca bu ilâhî kelâmın "yalnız sana kulluk ederiz" ifadesiyle oluşan Allah'a sığınmanın ardından, emrettiği kişinin yerine getirmesi ve yasakladığından korunabilmesi için O'ndan yardım dileme mânasına gelmesi de mümkündür. Nitekim insanlar arasındaki yaygın uygulama da aynı çizgi üzerinde seyreder. Onlar Allah'tan başarıya ulaştırmasını, yardımını esirgememesini ve dinen yasaklanan davranışlardan korumasını niyaz ederler. İyi kulların uygulaması hep bu yolu takip edegelmiştir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Burada bahis konusu edilen başarı ve yardımın Cenâb-ı Hak'tan talep edilmesi Mu'tezile'nin insana ait fiillerin yaratılması anlayışına göre doğru değildir. Çünkü kulun mükellef kılındığı şeyleri yerine getirebilmesi için gerekli olan imkânlar kendisine verilmiştir. Mu'tezile'ye göre yükümlü tutulduğu hususları yerine getirmesi için gerekli olan imkânlardan bir tanesi bile Allah nezdinde kaldığı takdirde kulun mükellef olması câiz değildir. Dolayısıyla insanın zaten kendisine verilmiş bulunan bir şeyi istemesi ilâhî lütfu gizlemesi anlamına gelir, bu ise nimete karşı nankörlüktür. Sonuç olarak sanki Cenâb-ı Hak, nimetlerine karşı nankör davranmayı, onları gizlemeyi ve problem çıkarmak için istemeyi emretmiş gibi olur. Allah hakkında böyle bir zan taşımak ise küfürdür.
Bir de Mu'tezile anlayışına göre kulun talep ettiği şey Allah'ın lütfu kapsamında bulunmuş olabilir, fakat O, tamamını kula vermemiştir; ya da bulunmaz. İkinci durumda onu istemek Cenâb-ı Hak'la alay etme anlamına gelir. Çünkü birinden kendisinde bulunmayan bir şeyi isteyen kimse yaygın telakkiye göre onunla alay etmiş sayılır. Şu da var ki insanın talep ettiği şey; a) Ya mükellef tutmakla birlikte onu kuluna vermemesi Allah için câiz olan bir şeydir; bu durumda Mu'tezile'nin telakkisi temelinden yıkılır, zira onlara göre din açısından kul için yararlı olan bir şeye sahip olup da onu vermediği halde kişiyi mükellef tutması Allah için mümkün görülmez, b) Ya da nezdinde bulunan imkânı kuluna vermemesi Allah için câiz olmaz. Bu durumda kulun talepte bulunması, "Allahım, bana haksızlık etme!" mânasına gelir. Rabb'i hakkında bilgisi bundan ibaret bulunan kişiye gereken şey yeniden müslüman olmaktır. Şunu da hatırlatmak gerekir ki Allah Teâlâdan yardım talep eden herkes O'nun nusreti geldiği takdirde başarısız duruma düşmeyeceği ve O'nun koruması gerçekleştiğinde doğru yoldan ayrılmayacağı konusunda kesin bir kanaat ve gönül huzuru içinde olur. Ne var ki Mu'tezile'ye göre böyle bir lütuf-ta bulunma imkânı Allah'ın katında bulunmamaktadır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Hz. Peygamber'den (s.a.), Fâtiha'nın ikiye taksim edildiğini haber veren hadiste şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah, 'Bu benimle kulum arasında iki kısma ayrılmıştır' buyurur." Bu kutsî hadis çerçevesinde Fâtiha'nın "iyyâke na'budu (إياك نعبد)" dışında kalan iki kısmından her birinin Allah'a sığınmayı hedeflemiş olması mümkündür, bu sığınma Cenâb-ı Hakk'a kulluk, O'ndan yardım isteme, ihtiyacını O'na arzetme ve o yüce varlığın ihtiyaçtan müstağni oluşunu ifade etme şeklinde gerçekleşebilir. Sözü edilen bu muhteva Allah'a yönelik senâyı ve her çeşit meşru ihtiyacı O'na sunmayı içerir.
İyyake na'budu (إياك نعبد) âyetini teşkil eden iki kısımdan birincisinin, içerdiği ibadet ve tevhid ilkeleri sebebiyle Allah'a, "ve iyyâke neste'în" (اياك نستعين) kısmının da kula ait olması da ihtimal dahilindedir, çünkü bu ikinci kısımda kulun, Allah'ın yardımını talep etmesi ve arzusunu yerine getirmesinin temennisi vardır. Nitekim sûrenin devam eden kısmının dua üslûbuna büründürülmesi bu ihtimali güçlendirmektedir. Yukarıda söz konusu edilen kutsî hadiste de azîz ve celîl olan Allah, "Fâtiha'nın bu kısmı kuluma aittir; kulum ne isterse kendisine verilecektir" buyurmuştur.
Yorumu Yorumla
-
Na'budu (نَعْبُدُ)
Kelimenin etimolojik tahlili, itaat, zillet ve hizmet kavramları ile bunların dini literatürdeki dönüşümü ekseninde değerlendirilmektedir. İbn Fâris, '-b-d kökünün dildeki temel anlamının yumuşaklık, boyun eğme ve zillet olduğunu belirterek, üzerinde çokça yürünerek yumuşamış ve ezilmiş yola "muabbed" denildiğini, dolayısıyla kelimenin özünde mutlak bir teslimiyet ve itaat halinin yattığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ibadetin tevazu ve boyun eğmenin en ileri derecesi olduğunu belirterek, kölelik anlamına gelen "ubûdiyet" ile "ibadet" arasındaki anlamsal derece farkına dikkat çeker; ibadetin yalnızca en yüksek nimeti verene, yani yaratıcıya yapılabileceğini tahlil eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesi dönemdeki anlambilimsel evrimini incelerken, '-b-d kökünün Câhiliye Arapları için yalnızca kölelik statüsünü ve sosyal bir zilleti ifade ettiğini, hür ve kibirli Arap (mürûvvet) karakterinin bu kavrama şiddetle karşı durduğunu; ancak Kur'an'ın bu kelimeyi alıp insanın ilahi otorite karşısındaki ontolojik acziyetini ve kibrini yenmesini simgeleyen en yüce dînî makama (teslimiyet/İslam) dönüştürdüğünü derinlemesine analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki bağlamına işaret ederek, fiilin "iyyâke" (sadece sana) tahsisiyle birlikte kullanılmasının, ibadeti salt bir eylemden çıkarıp varlığın yegâne kaynağına yöneltilen ve her türlü ortak koşmayı reddeden saf bir tevhid ilanı olduğunu vurgular. Batılı dilbilimci Arthur Jeffery, '-b-d kökünün sadece Arapçaya has olmadığını, İbranice (abad) ve Aramice/Süryanice (bad/avoda) gibi diğer Sami dillerinde de "çalışmak, hizmet etmek, tapınmak" anlamlarında köklü bir geçmişe sahip olduğunu, kelimenin ayetteki dini içeriğinin bu geniş monoteist Sami havzasındaki ortak teolojik kullanımla paralellik gösterdiğini belirtir. Theodor Nöldeke de bu tezi doğrulayarak, kökün Sami dillerindeki ortak dini hizmet anlamının oldukça kadim olduğunu ve Arap dilinin kendi doğal seyri içinde bu monoteist kavramsal çerçeveye entegre olduğunu ifade eder.
Neste'în (نَسْتَع۪ينُ)
Yardım dilemek ve destek talep etmek anlamındaki bu eylemin etimolojisi, Arapçanın morfolojik yapısı ve ilahi inayet ihtiyacı çerçevesinde tahlil edilmektedir. İbn Fâris, '-v-n kökünün temel anlamının birine arka çıkmak, yardım etmek, destek olmak ve güç vermek olduğunu belirtir; fiilin ayetteki "istif'al" kalıbının (istiane) ise kişinin kendi gücünün ve imkanlarının yetersiz kaldığı boyutta bu desteği dışarıdan aktif olarak talep etmesi anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi dini bir zeminde analiz ederek, yardımın varoluşsal boyutuna dikkat çeker; insanın her türlü eyleminde ve varlığını sürdürmesinde mutlak inayet ve tevfike muhtaç olduğunu, ayette ibadetten (na'budu) hemen sonra gelmesinin de insanın en temel eylemi olan ibadeti dahi ancak o ilahi destek ve güç (avn) sayesinde gerçekleştirebileceğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ontolojik derinliğine işaret ederek, "avn" (yardım) talebinin sadece kriz anlarında başvurulacak bir imdat çağrısı değil, insanın acziyetinin bilincinde olarak varoluşunun her anında mutlak kudrete duyduğu kesintisiz varoluşsal ihtiyacın etimolojik bir dışavurumu olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki bağlamına odaklanarak, yardım talebinin de tıpkı ibadet gibi sadece Allah'a has kılınmasının, insanın hayatındaki tüm nedensellik bağlarının ve maddi sığınakların nihayetinde o tek ilahi kudrete dayandığı gerçeğini kabul etmek anlamına geldiğini tahlil eder. Arthur Jeffery, kelimenin dışarıdan alınmış bir lafız (loanword) olmadığını, '-v-n kökünün saf Arapça kelime dağarcığının asli ve yerel bir unsuru olduğunu, istiane formunun Arap dilinin kendi yapısal kuralları çerçevesinde evrilerek bu teolojik yardım talep etme manasını kazandığını belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla