Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fâtiha Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fâtiha Sûresi, 2. Ayet

    اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elhamdu li(A)llâhi rabbi-l’âlemîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Hamd âlemlerin Rabb'i olan Allah'a mahsustur.

      "Hamd Allah'a mahsustur." Yüce övgülere mazhar bulunan Allah'ın kendini övmüş olması ihtimal dahilindedir; bunun sebebi insanların O'nun zâtından ötürü hamd ve övgüye lâyık olduğunu anlaması ve O'na hamdetmesidir.

      Eğer denilirse ki: Benzeri bir davranış insanlar için makbul olmadığı halde Allah'ın kendisini övmesi nasıl mümkün olabilir?

      Şöyle cevap verilir: İki sebeple mümkündür. Birincisi Allah övgüye başka biri sayesinde değil zâtından ötürü lâyıktır. Binaenaleyh bu ilâhî beyanda, Cenâb-ı Hakk'ın kendisini övmek suretiyle insanları nezdine yaklaştıracak davranışı tanıtması ve bu yolla onların Allah'ı övmesi bahis konusudur. Diğer varlıkların övgüye lâyık olması ise ancak Allah Teâlâ sayesinde gerçekleşebilir. Şu halde diğer varlıklar övgülerini kendilerine değil O'na yöneltmek durumundadır, çünkü onlar övgüye bizzat değil Allah'ın lütfuyla mazhar olmuşlardır.

      İkincisi Allah Teâlâ hamd ve senâya lâyıktır, çünkü O'na yamânacak bir kusur ve dokunacak bir âfet yoktur ki kendisine eksiklik getirmiş olsun, yine O, herhangi bir emre de muhatap değildir. Kul ise kendisine ârız olacak kusurlar ve gelebilecek âfetlerden berî değildir; ayrıca kul emri yerine getirmekle övgüye mazhar olurken onu terketmekle de yergiye mâruz kalır. İşte bu durumlarda eksiklik bahis konusudur. Böylesine gereken şey, rahmetiyle kuşatması ve kusurlarını bağışlaması için Allah'a sığınıp yakarışta bulunmaktan ibarettir.

      Kendini büyük görmenin (tekebbür) konumu da bunun gibidir. Biz bu olgu ile rabbimizi över fakat aynı şeyi başkasına nisbet etmeyiz. Çünkü kulun büyüklenmesine vesile olacak bir özelliği yoktur. Şu sebeple ki bütün insanlar yaratılışı ve sınava tâbi tutuluşu açısından eşittir. İçlerinden birinin elde edebildiği bir üstünlük veya bir yücelik varsa buna kendi başına değil Cenâb-ı Hak sayesinde mazhar olmuştur. Binaenaleyh ona düşen görev hemcinslerine karşı büyüklenmek değil, yüce Rabbini tenzih etmek ve şükrünü eda edebilmek için O'na sığınmaktır. Allah Teâlâ ise beşer için söz konusu olan bu konumdan münezzehtir.

      Fâtiha'nın başındaki elhamdülillah (الحمد لله) beyanının zımnında "elhamdülillah (الحمد لله) deyiniz" şeklinde bir emrin bulunması mümkündür. Çünkü hamd Allah'a nisbet edilen bir vasıf olup bunu kendisine izafe etmemiz gerekmektedir. Bu sebeple de hamd görevini yerine getirmemizi emretmiş olması muhtemeldir.

      Âyetteki hamd iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi İbn Abbas'tan (r.a.) gelen rivayettir. Buna göre "elhamdülillah" yaratıklarına olan lütufları sebebiyle şükür Allah'a mahsustur, mânasına gelir. Âyetin yorumu da Allah'a şükür tevcihinde bulunmayı emretme şeklinde olur; bu aynı zamanda elden gelen bütün imkânları kullanmak suretiyle itaatkâr olmayı içerir. Nitekim Resûl-i Ekrem'in (s.a.) ayakları şişinceye kadar namaz kıldığı rivayet edilmiştir. Bu münasebetle kendisine, "Allah geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamış değil midir?" diye sorulmuş, o da, "Şükreden bir kul olmayayım mı?" şeklinde cevap vermiştir. Bu davranışıyla Hz. Peygamber bütün taat çeşitlerini Allah'a şükür statüsünde tutmuştur; buna göre Allah'a itaat ve kullukta bulunan O'na şükretmiş olur. Âyetin yorumu da bu mânaya gelir.

      İkincisi, hamdin azîz ve celîl olan Allah'a senâ, övgü, lâyık olduğu şekilde nitelendirilmesi, ayrıca nimetleri sadece O'ndan bilmek, kullarına lütuf ve ikramda bulunma konusunda ortağının olmadığına kesinlikle hükmetmek suretiyle şanına yakışmayan şeylerden O'nun tenzih edilmesi mânasını taşımasıdır. Resûlullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadis bu ikinci yorum çizgisi üzerindedir: "Azîz ve celîl olan Allah şöyle buyurur: Namazı benimle kulum arasında ikiye ayırdım. Kul, 'el-Hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn' dediğinde Allah Teâlâ, 'Kulum bana hamdetti' buyurur". Burada Cenâb-ı Hak hamdi nakledildiği konumda kılmış ve iki açıdan onu kulundan vâki bir senâ olarak kabul etmiştir. Birincisi kul rubûbiyyeti âlemin tamamında Allah'a nisbet etmiş ve başkasından nefyetmiştir. İkincisi Allah Teâlâ Fâtiha'yı "salât" diye isimlendirmiştir. Salât kelimesi ise senâ ve duanın ismidir, bu da yerginin aksi ve karşıt anlamlısıdır. Yerilmekten berî oluşla nitelemek doruk noktasında övgü ve senâyı ifade eder. Bu sebepledir ki şükür ile hamdin tevcih edilmesi arasında fark gözetilmiştir. Şöyle ki Resûlullah'tan, "İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a da şükretmez" meâlinde nakledilen hadis gereğince insanlara teşekkür etmekle emrolunduk. Hz. Peygamber bu hadisinde şükrü, yapılan iyiliğe mukabelede bulunma konumunda tutmuştur. Hamd (övgü) ise birini lâyık olduğu şeyle nitelemek demektir. Bu sebeple hamd sadece Allah'a yönelik olarak münasip görülmüştür. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      "Âlemlerin Rabb'i." İbn Abbas'tan (r.a.) "âlemlerin efendisi (seyyid)" diye tefsir ettiği rivayet edilmiştir. Âlem yeryüzünde hareket eden herkes ve her şeydir. Rab bazan efendi oluş değil rubûbiyyet anlamına gelir, zira terbiye mânasından hareketle insan türü ve diğerlerinden olmak üzere her şeyin Rabb'i, göklerin ve yerin Rabb'i, arşın ve benzerlerinin Rabb'i demek mümkündür, fakat göklerin ve benzerinin seyyidi demek isabetli değildir. Rab ismi mâlik anlamına da gelir, çünkü kendisine mülk nisbet edilen herkese o mülkün mâliki denebilir ama efendisi (seyyid) denemez, efendi sadece insanlar hakkında kullanılır. Rab ismi bu mânaların tamamını içermektedir, bu sebeple onu mâlik mânasına yorumlamak daha münasiptir. Bununla birlikte İbn Abbas'tan (r.a.) rivayet edilen mâna da ihtimal dahilindedir, çünkü gerçekte Allah zikredilenin (şuurlu canlılar) seyyidi ve Rabbidir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Müfessirler âlemin (العالمين) kelimesi hakkında farklı görüşler beyan etmiştir. Bir kısmı âlemîni yeryüzünde hareket eden bütün canlılara, bazıları da yeryüzünde ve başka yerlerdeki canlılara şâmil kılmıştır. Diğer bir grup da, "Allah'ın şöyle şöyle âlemleri vardır" demiştir.

      Bize göre isabetli yorum kelâm âlimlerinin, "Alemîn kelimesi yeryüzündeki bütün yaratıkların ve bütün mahlûkātın ismidir" diye ittifak ettikleri görüştür. Tefsir âlimlerinin telakkisi de benzer bir sonuca varır, şu kadar var ki onlar belli şeylerin isimlerini zikretmişlerdir. Kelâm âlimlerinin yorumu onların söylediklerini de, diğerlerini de kapsamaktadır.

      Alem (Allah'tan başka) her varlığın adıdır, "halk" da aynı durumdadır. Bu kelimeleri âlemîn (العالمين) ve "halaik (الخلائق) şekline koymak cem'u'l-cem' (جمع الجمع) statüsüne girer, ancak muhtevalarında herhangi bir değişiklik meydana gelmez. Sözü edilen kelimelerin çoğul sîgaları her dönemin âlemi ve her dönemin yaratıkları anlamına da alınabilir, zira âlem sürekli olarak yenilenir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Allah'ın Varlığı

      Rabbi'l-âlemîn terkibinde azîz ve celîl olan Allah'ın bütün âlemlerin Rabb'i olduğunun beyan edilişi vardır: Eskiden gelip geçenler, sonraya kalanlar, geçmişte var olanlar, gelecekte var olacakların hepsi. Kimse bu beyanı yalanlamaya dair bir şey söylemeye veya rubûbiyyetin bir kısmını kendisine nisbet etmeye güç yetirememiştir. Bu durum Allah'tan başka Rab olmadığını ve âlemde O'ndan özge bir yaratıcının bulunmadığını göstermektedir; zira ilkin yaratıp icat eden bir hakîm veya ilâhın bulunup da bu fiilini zâtına nisbet etmemesi, kendisine ait olanı başkasınınkinden ayırıp bildirmemesi ve başkası sayesinde değil, kendi zâtıyla varlık kazanan yaratıkların konumunu belirlememesi mümkün değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de, "O'nunla beraber hiçbir tanrı yoktur. Aksi takdirde her tanrı kendi yarattığını sevk ve idare eder..." meâlindeki âyetin mânası da aynı mahiyettedir. İşte bu husus ve buna ek olarak birbirine zıt birçok şeyin bir arada bulunmasına rağmen tabiatın idare edilişinde gözlenen âhenk, tabiat varlıklarının hayatlarını sürdürebilmeleri için birbirine muhtaç olmaları, birinin faydalarının diğerinin varlığına bağlı kalması, bunlardan başka aralarında ilişki bulunan nesnelerin uzak mekânlarda yer tutması ve karşıt durumda bulunması, evet bütün bunlar şu gerçeğin açık bir delilini teşkil etmektedir ki sözü edilen her şeyin yöneticisi birdir ve bu tür bir yönetimin hakkıyla âlim olmayan bir varlık tarafından yürütülmesi mümkün değildir. Yardımı istenecek olan yalnız Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hamd (الحمد)

        Kelimenin etimolojik tahlili, övgü ve şükür kavramları arasındaki ince anlamsal farklar ekseninde şekillenmektedir. İbn Fâris, h-m-d kökünün birini güzel vasıflarıyla anmak, övmek ve yüceltmek anlamına geldiğini belirterek kelimenin özünde iyiliğe duyulan saygının barındığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, hamd kelimesinin anlam alanını daha da daraltarak onun, kişinin kendi iradesiyle yaptığı güzel bir fiilden dolayı övülmesi olduğunu; irade dışı güzellikler için kullanılan "medh" ile bir nimete karşılık bekleyerek yapılan "şükür" kavramlarından ayrılarak, sadece Allah'a has kılınabilecek en mutlak ve bilinçli övgü formunu temsil ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesi Câhiliye döneminde kabilevi bir erdem ve dünyevi mürüvvet göstergesi olarak insanları övmek için kullanıldığını, ancak Kur'an'ın bu kelimeyi alıp başına getirdiği belirlilik takısı (el) ile tüm övgüleri tek bir merkeze, mutlak yaratıcıya yönlendirerek kelimeye evrensel ve teolojik bir boyut kazandırdığını detaylıca inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin başındaki "el" (harf-i tarif) takısının istiğrak (kapsayıcılık) ifade ettiğini, dolayısıyla evrendeki her türlü övgünün ve minnetin doğrudan veya dolaylı olarak Allah'a ait olduğu gerçeğinin bu gramer yapısıyla etimolojik olarak perçinlendiğini belirtir. Batılı filolog Arthur Jeffery, h-m-d kökünün İbranice, Aramice ve Süryanice gibi diğer Sami dillerinde de dini metinlerde yaygın olarak kullanıldığını, dolayısıyla bu lafzın dışarıdan alınmış bir kelime olmaktan ziyade, monoteist geleneğin ortak Sami havzasındaki yerleşik, köklü ve saf dini terminolojisinin doğal bir parçası olduğunu ifade eder.

        Allah (الله)

        Bu lafzın ayetteki bağlamı, hamdin yegâne muhatabı olması yönüyle etimolojik olarak tahlil edilmektedir. İbn Fâris, kelimenin e-l-h (kulluk etmek, yönelmek, sığınarak huzur bulmak) kökünden türeyen "el-İlah" formundan geldiğini, varlıkların fıtri bir yönelimle sadece ona hamd ve ibadet etmesi hasebiyle bu kökün kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ibadet edilen mutlak varlık anlamındaki "İlah" kelimesine dayandığını ve dildeki kullanım kolaylığı (tahfif) sebebiyle baştaki hemzenin düşürülerek harf-i tarif ile birleşmesi sonucu "Allah" lafzının ortaya çıktığını, ayetteki "lillâhi" kullanımıyla bütün övgüleri kendisinde toplayan tek makam halini aldığını belirtir. Celaleddin el-Suyuti, dildeki türeme tartışmalarına yer vermekle birlikte, kelimenin doğrudan Yaratıcı'nın zâtına işaret eden, başka bir kökten türememiş has bir özel isim olduğu ve bu nedenle bütün hamdlerin varış noktası olduğu görüşünü öne çıkarır. Toshihiko Izutsu, Câhiliye dönemi Araplarının da bu kelimeyi en yüksek yaratıcı tanrı anlamında bilip kullanmalarına rağmen, ayetteki vurguyla Kur'an'ın, Allah ismini tüm şirke dayalı ortaklıklardan arındırıp onu hamdin ve mutlak otoritenin tek sahibi olarak yeniden tanımladığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın bu ismi yoktan var etmeyip muhatapların zihninde var olan bir kavramı tevhid inancına göre dönüştürdüğünü, hamdin O'na tahsis edilmesinin de bu anlamsal dönüşümün temelini oluşturduğunu vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninde Güney Arabistan ve Suriye havzasındaki Hristiyan toplulukların kullandığı Süryanice/Aramice "Alaha" lafzının tarihsel etkisi olabileceğini, Arapçanın bu dillerdeki monoteist kullanımla etkileşim içinde şekillendiğini savunur. Theodor Nöldeke de bu lafzın İbranicedeki "Elohim" ve Aramicedeki "Alaha" ile olan etimolojik akrabalığını doğrulayarak, ismin Sami dillerindeki ortak tanrı tasavvurunun bir yansıması olduğunu ifade eder.

        Rabb (رب)

        Kelimenin etimolojisi, hem mülkiyet hem de terbiye/geliştirme anlamları üzerinden tahlil edilmektedir. İbn Fâris, r-b-b kökünün temel anlamının bir şeyi onarmak, düzene koymak, sahip olmak ve efendilik etmek olduğunu belirterek, kelimenin bir otorite ve mutlak malikiyet ilişkisini barındırdığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin asıl anlamının "terbiye etmek" olduğunu, yani bir şeyi ilk halinden alıp yavaş yavaş, aşama aşama yetkinlik ve kemal noktasına ulaştırmak anlamına geldiğini, Allah'ın evrenle kurduğu ilişkinin salt yaratıcılık değil, bu sürekli gözetim ve olgunlaştırma eylemi olduğunu derinlemesine açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu etimolojik kökenden hareketle kelimenin durağan bir tanrı inancını değil, varlığa sürekli müdahale eden, onu besleyen, büyüten ve kâinattaki ekolojik/kozmolojik dengeyi anbean sağlayan aktif bir otoriteyi ifade ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesi dönemdeki kullanımında bir kölenin efendisi veya bir evin sahibi gibi çok daha dar ve dünyevi bir mülkiyet anlamı taşıdığını, Kur'an'ın bu kelimeyi bağlamından koparıp bütün âlemlerin mutlak sahibi ve eğiticisi şeklinde evrensel bir teolojik boyuta taşıdığını tahlil eder. Batılı araştırmacı Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça kökeninden ziyade, dönemin Yahudi ve Hristiyan din bilginleri için "üstat, efendi, büyük öğreten" anlamlarında kullanılan Aramice ve Süryanice "Rabba" veya "Rabbi" kelimesinden Arapçaya geçtiğini veya yoğun şekilde bu dini dillerin etkisiyle şekillendiğini savunur. Theodor Nöldeke de benzer bir yaklaşımla kelimenin Ortadoğu monoteizminde Tanrı için kullanılan ortak bir unvan olarak Aramice etkileşimiyle Kur'an literatürüne girdiğini belirtir.

        Âlemîn (العالمين)

        "Âlem" kelimesinin çoğulu olan bu lafzın etimolojisi, hem bilgi (ilim) köküyle olan Arapça bağlantısı hem de dış dillerden geçen bir kavram olduğu yönündeki tezler çerçevesinde ele alınmaktadır. İbn Fâris, kelimenin '-l-m (işaret, nişan, alamet) kökünden geldiğini belirterek âlemin, Yaratıcı'nın varlığına ve birliğine işaret eden, onun bilinmesini sağlayan bir alametler bütünü olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, âlem kelimesinin "kendisiyle bilgi elde edilen araç" anlamına geldiğini, Allah'ın dışındaki tüm varlık kategorilerinin O'nu tanıttığı için bu isimle anıldığını; "âlemîn" şeklindeki çoğul yapısının ise öncelikle insanlar, melekler ve cinler gibi şuurlu varlık sınıflarını kastettiğini detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin bu etimolojik yapısına dayanarak onun sadece fiziksel evreni değil, varoluşun tüm ontolojik katmanlarını, görünen ve görünmeyen tüm boyutları kapsayan çok katmanlı bir anlam ağına sahip olduğunu vurgular. Buna karşılık Batılı dilbilimci Arthur Jeffery, "dünya, evren, çağ" anlamında kullanılan bu kelimenin Arapça '-l-m (bilgi) kökünden bağımsız olduğunu, kökeninin İbranice "Olam" ve özellikle Yahudi Aramicesi ile Süryanicedeki "Alma" kelimesine dayandığını, Kur'an'ın Ehl-i Kitap terminolojisinden bu kelimeyi alıntılarken onu Arapça çoğul formuyla (âlemîn) şekillendirdiğini savunur. Theodor Nöldeke ve Gabriel Said Reynolds da bu dış köken teorisini teyit ederek, Geç Antik Çağ dini metinlerinde Tanrı'nın "çağların/dünyaların Rabbi" olarak anıldığını, "Rabbil'âlemîn" tamlamasının bu Süryani-Arami litürjik dilin doğrudan Arapçaya uyarlanmış ve Kur'an'ın monoteist mesajına hizmet edecek şekilde yerlileştirilmiş bir formu olduğunu ifade ederler. Celaleddin el-Suyuti, bazı kelimelerin Arapça dışı kökenlerine dair tartışmalara yer verdiği çalışmalarında, bu lafzın da kadim dillerdeki karşılıklarıyla olan tarihsel ilişkisine ve Aramice/Süryanice bağlantısına dair nakillere işaret ederek kelimenin evrensel bir dini lügatin parçası olabileceğini aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X