Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fâtiha Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fâtiha Sûresi, 1. Ayet

    بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Bismi(A)llâhi-rrahmâni-rrahîm(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Rahmân ve rahîm olan Allah'ın adıyla.

      Besmelenin Fâtiha Sûresiyle Münasebeti

      Besmele Fâtiha'dan değil Kur'ân'dan bir âyettir. Besmelenin âyet oluşunun delili Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden rivayet edilen şu hadistir: Kendisi bir gün Übey b. Ka'b'a, "Sana öyle bir âyet öğreteceğim ki benden önce Süleyman b. Dâvûd hariç kimseye inmemiştir" demiş ve bir ayağını mescidden dışarı atmış, ardındın Ka'b'a, "Kur'ân hangi âyetle başlamaktadır?" diye sormuştur. Übey, "Bismillahirrahmanirrahîm ile deyince Resûl-i Ekrem, "İşte sözünü ettiğim âyet budur buyurmuştur. Bu rivayette besmelenin Kur'ân'dan bir âyet olduğunun delili vardır; şayet besmele sûreden sayılsaydı Hz. Peygamber'in Übey b. Ka'b'a bir değil 100 küsur âyet öğretmesi gerekirdi. Yine besmele başında bulunduğu sûreden sayılsaydı Resûl-i Ekrem onu Kur'ân'ın anahtarı değil sûreden bir âyet olarak kabul ederdi.

      Şu da bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır ki besmeleyi her bir sûrenin başında tefsir etmeyi gerekli görmeyen müfessirin kanaatine göre onun sûreden bir âyet olmadığı hususu sabit olmuştur. Yine, müslümanların besmeleyi namazda aşikâre okumayışı, onun, başında bulunduğu sûrenin ilk âyetini teşkil etmediğinin diğer bir delilini oluşturmaktadır. Zira herkesçe bilinen bir husustur ki Resûlullah'ın (s.a.) besmeleyi aşikâre okumuş olması ve bu hususun yanında bulunan sahâbîlere gizli kalması imkân dahilinde bulunmadığı gibi onların bu konuda gaflet edip, kendilerine yönelik dinî bir fayda hâsıl olmaksızın Resûl-i Ekrem'in sünnetini terketmeleri de mümkün değildir; öyle ki bütün müslümanlar besmeleyi aşikâre okumamayı nesilden nesile devralmıştır, hem de cehren okuma resûlün sünneti olsun ve sonra bu husus gizli kalmış olsun! İşte müslümanların bu uygulamasında besmelenin, başında bulunduğu sûrenin ilk âyeti olmayışının delili yatmaktadır.

      Söz konusu hususun bir delili de Resûlullah'tan rivayet edilen kutsî bir hadistir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Namazı benimle kulum arasında ikiye taksim ettim. Kul, Elhamdülillah... mâliki yevmid-dîn'in sonuna kadar okuyunca -ki bunlar üç âyettir-, 'İşte bu ilk yarı bana aittir' buyurdu. Allah Teâlâ kutsî hadisin devamında ihdinayı (اهدنا) sonuna kadar zikrettikten sonra, 'Bu da kuluma aittir' dedi. Hadisi bu beyanıyla Fâtiha'nın ihdinadan (اهدنا) itibaren sonuna kadar olan kısmının üç âyet olduğu sabit olmaktadır, çünkü sûrenin ikiye taksimi ancak bu şekilde düzenine girer. Cenâb-ı Hak kutsî hadisteki beyanında, İyyâke nabudu ve iyyâke nestain (اياك نعبد واياك نستعين) âyeti için, 'Bu benimle kulum arasında ikiye bölünmüştür buyurdu". Böylece bu kısmın tek âyet olduğu ortaya çıkmış oldu. Sonuç olarak Fâtiha sûresi besmele hesaba katılmaksızın yedi âyetten ibaret kaldı. Zaten bütün âlimlerin görüşü de sözü edilen sûrenin yedi âyetten oluştuğu yönündedir. Bir de besmele taksim hadisinde söz konusu edilmemiştir, demek ki Fâtiha sûresi onsuz yedi âyetten ibarettir.

      Enes b. Mâlik'ten (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Resûlullah'ın (s.a.), Ebû Bekir, Ömer ve Osman'ın (r.a.) arkasında namaz kıldım, bunların hiçbiri bismillahirrahmanirrahimi (بسم الله الرحمن الرحيم) aşikare okumamıştır". Hz. Ali (r.a.), Abdullah b. Ömer ve bir grup âlimden de aynı mahiyette bir görüş rivayet edilmiştir. Ümmet içinde şöhret bulan kanaat de budur. Şunu da ilâve etmek gerekir ki Hz. Peygamber'e nisbet edilen sihir kıssasında ipliğe atılmış düğümlerin on bir tane olduğu ve Resûlullah'ın besmele çekmeden Muavvizeteyn'i okuduğu nakledilmektedir. Diğer sûrelerin Muavvizeteynden bir farkı yoktur. Bir de besmele her sûrenin başlangıcı kabul edildiği takdirde eûzü (اعوذ) konumuna girer. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Fâtiha Sûresinin İslâm Dinindeki Yeri ve Namazda Okunuşu

      Bizim kanaatimize göre Kur'ân'ın anahtarını teşkil eden Fâtiha sûresinin içerdiği muhteva bütün insanlar için vazgeçilmez bir konuma sahiptir. Çünkü bu muhtevada Allah'a yönelik övgü, şan ve şerefle nitelemenin yanında O'nun birliğinin dile getirilmesi, kendisinden yardım ve hidâyet talep edilmesi vardır. Bunların hepsi aklı yerinde olan insanların tamamı için gerekli şeylerdir. Şöyle ki bu anlatılanların temel muhtevasında yaratıcının gerektiği şekilde tanınması ve lâyık olduğu biçimde övülmesine dair ilkeler mevcuttur. Zira bütün mahlûkata nimetlerini iptidaen veren O'dur, her kulun ihtiyacı ve her talep sahibinin arzı O'nun katına yöneliktir. İşte anlattığımız bu özellikleri bünyesinde toplamış olması sebebiyledir ki Fâtiha sûresi Allah'ın kulları için vazgeçilmez bir mertebeye sahip olmuştur.

      Fâtiha'nın namazda okunmasının konumu farz derecesinde değildir. Aslında Fâtiha, zât-ı ilâhiyyeyi yaratılmışlık sıfatlarından tenzih etmeyi amaçlayan tesbihler ve O'nu yüceltmeyi hedefleyen tekbirler gibidir. Bunun yanında Fâtiha namaz ibadetine bağlı olmayarak herkese farzdır, çünkü hiçbir insan için Rabb'ini yakışmayan sıfatlardan tenzih etmemesi ve O'nu yüceltmemesi mümkün değildir. Ne var ki bu husus Fâtiha'yı namazda okumanın farziyetini gerektirmediği gibi mutlak farziyeti vurgulama konumunda bulunmamak şartıyla Fâtiha'nın içinde yer aldığı başka herhangi bir amelde de farz oluşunu gerektirmez. Ancak bütün bunlar sözü edilen sûrenin muhtevasının tüm insanlar için gerekli olduğu yolunda bahis konusu ettiğim hususun dışında kalır.

      Fâtiha'nın namazda okunmasının farz olmadığı konusuna gelince, bu hususu birkaç yolla ispat etmek mümkündür. Birincisi namazda kırâatın farziyetine, "Kur'ân'ın kolayınıza gelen bir kısmını okuyunuz" meâlindeki âyet-i kerîme ile vakıf olmuş bulunmaktayız. Bu ilâhî beyanın konumuza delil teşkil etmesi de iki açıdandır. Birincisi Fâtiha'nın dışındaki sûre veya âyetlerin daha kolay olmasının imkân dahilinde bulunmasıdır. İkincisi sözü edilen âyet çerçevesinde kırâatın farziyeti bu görevin hafifletilip kolaylaştırılması suretiyle bizlere yönelik bir lutf-ı ilâhî biçiminde olmasıdır. Namazda mutlak mânada Kur'ân okumak farz olmasaydı, okumamamız da mümkün olacağından kırâatın bizim için kolaylaştırılmasıyla Allah'a yönelik şükür borcumuz gerçekleşmezdi. Şunun da belirtilmesi gerekir ki Fâtiha'nın zaruri olarak okunması halinde bizim için seçim hakkından söz edilemez, oysaki sayesinde kırâatın farziyetini öğrendiğimiz âyet kolay olanın tercih edilmesi konusunda seçim imkânı getirmektedir. Sonuç olarak bahis mevzuu kırâat âyetinin Fâtihadan başkasına da şâmil olduğu sübût bulmuştur. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      İkincisi Resûlullah kutsî hadisinde, Cenâb-ı Hakkın Fâtiha'yı hamd ve senâ statüsünde kıldığını haber vermiştir ki bu, namazın ikiye taksim edilişi hadisinde yer almıştı, böylelikle Fâtiha bu makamda kırâat edilir olmuştur; gerçekte sözü edilen sûreye ille de namazda okunması konumu biçilmemiş, bunun yerine dua ve senâ statüsü verilmiştir. Dua ve senâ ise namazın farzlarından değildir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Üçüncüsü Abdullah b. Mesûd'dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber bir geceyi Mâide sûresinde "in tüazzibhüm (ان تعذبهم) diye başlayan âyetle ihya etmiştir; Resûl-i Ekrem kıyamda iken sözü edilen âyeti okuyor, rükûda, secdede ve ka'dede de aynı âyeti tekrar ediyordu. Şu halde namazda başka değil mutlaka Fâtiha'nın okunmasının belirginlik kazanmadığı ortaya çıkmaktadır. Bir diğer husus da Resûlullah'tan nakledilen ve içinde, "Geri dön ve yeniden namaz kıl, zira sen namaz kılmış sayılmazsın!" ifadesi geçen hadisin de bizim kanaatimizi desteklemesidir. Çünkü Hz. Peygamber namazın nasıl kılınacağını öğrettiği o kişiye, "Kur'ân'ın sana kolay gelen bir kısmını namazında oku!" demiştir. Demek ki farz olan bundan ibarettir.

      Bir de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, "Fâtiha'sız namaz kılınamaz" buyurmuştur. Hz. Peygamber'den Fâtiha'nın namazdaki konumunun açıklanması da şu şekilde nakledilmiştir: "İçinde Fâtiha'nın okunmadığı bir namaz eksik olup kemaline ermemiştir". Fasit olan bir ibadet eksik olmakla vasıflandırılamaz, hadiste zikredildiği şekilde nitelenen bir ibadet eksik olmakla beraber câiz olan ibadettir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Fâtiha, sonunda amin (آمین) denilmesiyle özellik kazanmış bir sûredir, zira Fâtiha (namazın) Allah ile kul arasında ikiye taksim edildiğini beyan eden hadisin zikrettiğine göre dua sûresi diye isimlendirilmiştir. Diğer bazı sûrelerde de dua cümleleri bulunmakla birlikte onlar bu özelliğe sahip kılınmamıştır. Bu sebeple de Fâtiha'nın sonundaki âmin aşikâre söylenmemiştir. Burada takip edilecek yol besmelede zikrettiğimiz gibidir. Şu da var ki besmele dua konumuna Fâtihadan daha elverişlidir.

      Aslında bütün dualarda sünnete uygun düşen onların gizli olmasıdır. Bu konudaki kaide şundan ibarettir: İmamın ve cemaatin iştirak ettiği her türlü zikir ve duanın sünnete uygun şekli gizli olmasıdır, bundan sadece ihtiyaç hissedildiğinde duyurmaya vesile olanlar istisna edilir. Bu kural Fâtiha'nın sonundaki "veleddâllînin (ولا الضالين) ardından söylenecek âmin duasını da kapsar, çünkü burada duyurma ihtiyacı yoktur, böyle yerlerde izlenecek yol gizliliktir. Mamafih âminin gizli olduğu hakkında tevâtüre varan hadisler de mevcuttur. Aşikâre söylendiğine dair haberler ise Asr-ı saâdet'te cemaatle namaz kılınmaya başlandığının ilk dönemlerine ait olmalıdır. Nitekim Resûlullah bazan kırâatını gündüz namazında da cemaate duyuruyordu. Hz. Peygamber'in âmin dediğine dair haber onun gizli aşikâr yönü kastedilmeksizin- bu kelimeyi okuduğunun haber verilmesinden ibaret de olabilir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Fâtiha birçok iyilik özelliğini bünyesinde toplamış bir süredir. Onun içerdiği her bir özellik de kendi türündeki bütün hayırları ihtiva etmektedir.

      Sözü edilen özelliklerden biri şudur ki Fâtiha'nın, "el-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn" (الحمد لله رب العالمين) seklindeki ilk cümlesinde bütün nimetlere mukabil şükrün tevcihi ve bunların ortağı bulunmayan Allah'a nisbet edilişi vardır; ayrıca bu cümlede Cenâb- Hakk'a imkân dahiline giren en üst derecede övgü mevcuttur, bu da sözünü ettiğimiz gibi ilâhî nimet ve lütfun bütün yaratıklarına şamil olmasıdır. Bundan başka Fâtiha sûresinde Allah Teâlâ'nın, mahlûkatın tamamını başlangıçta yaratması ve onları yaşatıp geliştirmesine yönelik rubûbiyyetinde tek ve bir oluşunun ifadesi vardır, bu da "rabbi'l-alemin (رب العالمين) nazm-ı celîli ile sabittir. Aslında bu anlatılanların her biri dünya ve âhirete ait iyiliğin özelliklerini kendisinde barındırmakta ve içten gelen bir samimiyetle bu âyeti okuyan kimseye dünya ve âhiret selâmetini temin etmektedir.

      Fâtihada azîz ve celîl olan Allah'ı öyle iki isimle niteleme özelliği vardır ki, Cenâb-ı Hak, kendisinden başka herhangi birinin o isimlerin içerdiği mânalardan birine sahip bulunması veya buna kendi kendine hak kazanabilmiş olmasından münezzeh ve berîdir. Bunlar da Allah ve Rahmân isimleridir. Bir de sözü edilen sûrede Allah Teâlâ'yı öyle bir rahmetle vasıflandırma mevcuttur ki kurtuluşa eren herkesin necatı ve mutluluğa kavuşanların saadeti bu rahmet sayesinde mümkün olmakta, ayrıca bütün tehlikelerden aynı rahmetin yetişmesiyle sakınılabilmektedir. Şunu da eklemek gerekir ki Cenâb-ı Hakk'ın engin rahmetinin bir tecellisi de yaratıkların birbirlerine gösterdikleri şefkat ve merhameti yaratmış olması şeklindedir.

      Fâtiha sûresinde ayrıca Allah'ı şan, şeref ve güzel övgü ile niteleme çerçevesinde kıyamet gününe iman etme esası vardır, bu da "mâliki yevmid-dîn" (مالك يوم الدين) âyetiyle sabittir.

      Fâtiha'da bütün bunlardan başka, tevhid ilkesi, ibadeti O'na özgü kılmak ve bunda samimi davranmak türünden olmak üzere kullar için gerekli olan hususlar da mevcuttur. Bunun yanında her türlü yücelik ve şerefin ancak azîz ve celîl olan Allah varlık sayesinde elde edilebileceği gerçeği, bütün ihtiyaçların O'na arzedilmesi, bunların yerine getirilmesi ve taleplerin elde edilebilmesi için O'ndan yardım istenmesinin ilkeleri vardır; hem de bütün bu dileklerin kalp huzuru ve gönül ferahlığıyla olması konumunda; çünkü ilâhî yardımın gerçekleşmesi halinde başarısızlık bahis konusu değildir, O'nun koruması durumunda haktan sapma ihtimali yoktur. Sözü edilen sûrede bir de Allah'ın rızâsını sağlayacak yolun talep edilmesi ve tekrarlanan her zaman dilimi içinde azgınlık ve sapıklığa sebep olacak şeylerden korunmasının istenmesi vardır. Bu talep ve istekte bulunurken Allah'ın hidâyet vermesi halinde kimsenin yoldan sapmayacağı, ümit ve korkunun başkasından değil sadece O'ndan olacağı bilincinin de taşınması gerekmektedir. Zaten kullara ait bütün işler ve uğraşlar bu çizgi üzerinde seyreder: Tuttuğu yolun amacına ulaşması ve arzusunu gerçekleştirmesi için bir vasıta kılmasını Cenâb-ı Hak'tan ümit edip beklemek. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 4414

        #4
        Bismi (بِسْمِ)

        Kelime, "ile/adıyla" anlamı katan "bi" harf-i cerri ve "isim" lafzının birleşmesinden oluşmuştur. "İsim" kelimesinin kökeni dilbilimciler arasında tartışmalıdır.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde kelimenin kökünün "s-m-v" olduğunu ve temel anlamının "yücelik, yükseklik, bir şeyin değer kazanması" olduğunu savunur. Bir varlığa isim verilmesinin, o varlığın tanınarak diğerlerinden ayrılmasına ve yücelmesine vesile olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta Basra dil ekolünün yaklaşımını benimseyerek, kelimenin "sümmuv" (yücelik) kökünden türediğini ifade eder. İsim, müsemmayı (isimlendirilen şeyi) zihinde veya dilde belirginleştirerek onu adeta yüksek bir konuma taşır.

        Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında, kelimenin etimolojisini daha geniş bir Sami dilleri perspektifinden ele alır. "İsm" lafzının İbranicede "şem", Aramicede ve Süryanicede "şema" şeklinde kullanıldığını ve kadim Sami dil ailesinin ortak bir mirası olarak Arapçaya yerleştiğini kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: "İsim" maddesinde Kûfe ve Basra ekolleri arasındaki kadim tartışmayı detaylandırır. Kûfelilere göre kelime "v-s-m" (alamet, damga) kökünden gelirken, Basralılara göre "s-m-v" (yücelmek) kökünden gelir. Ansiklopedi, Arapçada kelimenin çoğulunun "esmâ" şeklinde gelmesinin "s-m-v" kökünü dilbilgisel olarak daha güçlü kıldığını belirtir.

        Allah (اللّٰهِ)

        Bu lafız, Yüce Yaratıcı'nın zatına delalet eden özel ismidir. Kelimenin yapısı ve kökeni üzerine farklı filolojik incelemeler mevcuttur.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da kelimenin "e-l-h" kökünden geldiğini, bu kökün asıl anlamının "kulluk etmek, yönelmek ve sığınmak" olduğunu belirtir. O'na ibadet edildiği ve yaratılanlar O'na yöneldiği için bu kökten türeyen ismin kullanıldığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta kelimenin aslen "ilâh" kökünden türediğini, kökeninde "korunma ihtiyacı" veya aklın idraki karşısında düştüğü "hayret" (veleh) anlamlarının barındığını açıklar. "İlâh" kelimesinin başına harf-i tarifin (el) gelmesiyle "el-İlâh" formunun oluştuğunu, zamanla kaynaşarak "Allah" ismine dönüştüğünü vurgular.

        Arthur Jeffery: Kelimenin kökenini İslam öncesi döneme ve komşu kültürlere dayandırır. Süryanicedeki "Alaha" ve Aramicedeki "Elaha" kullanımlarına dikkat çekerek, bu lafzın Kuzey Arabistan yazıtlarında ve Nabati kitabelerinde görüldüğünü, dolayısıyla Kur'an öncesi dönemde Arap coğrafyasında monoteistik bir Yaratıcı'yı ifade etmek için bilinen ve kullanılan bir lafız olduğunu detaylandırır.

        Theodor Nöldeke: Sami dilleri üzerine yaptığı filolojik incelemelerde, lafzın ortak Sami tanrı tasavvuru olan "El" veya "İl" kökünden geldiğini ve Süryanice formlarla akraba olduğunu teyit eder.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Allah ve İnsan adlı eserinde kelimeyi anlambilimsel (semantik) bir çerçevede inceler. Cahiliye dönemi şiirlerini ve kültürel dokusunu referans göstererek, "Allah" lafzının o dönem Arapları tarafından bilindiğini, en yüce yaratıcı ve yağmur yağdıran aşkın bir güç olarak kabul edildiğini analiz eder. Ancak Kur'an'ın bu kelimeye mutlak tevhid vurgusu yükleyerek onun içeriğini putperest unsurlardan tamamen arındırdığını ve yepyeni bir kavramsal ağ inşa ettiğini açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Kelimenin iştikakı (türeyişi) hususundaki kelam ve dilbilim tartışmalarını sunar. Çoğunluk görüşü olarak "el-İlâh" kelimesinden türediğini, ancak bu ismin zamanla türemişlik vasfını yitirerek doğrudan Yaratıcı'nın zatına delalet eden (câmid) bir özel isme dönüştüğünü vurgular.

        er-Rahmân (الرَّحْمٰنِ)

        Rahmet kökünden (r-h-m) türetilmiş mübalağa ifade eden bir sıfat-isimdir.

        İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "r-h-m" kökünün temelinde "incelik, acıma, şefkat ve sevgi" olduğunu belirtir. "Rahmân" isminin, bu şefkat ve acımanın en üst seviyede ve kapsayıcı bir şekilde Yaratıcı'da bulunduğunu gösteren bir form (fa'lân vezni) olduğunu savunur.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta rahmeti "birine iyilik etmeyi gerektiren acıma duygusu" olarak tanımlar. "Rahmân" isminin sadece Allah'a mahsus bir sıfat olduğunu, çünkü bu tür bir merhametin (karşılıksız, ontolojik ve evrensel merhametin) yaratılmışlarda bulunamayacağını belirtir. Rahmân vasfının dünyada mümin-kafir ayrımı gözetmeksizin tüm varlıklara nimet vermeyi kapsadığını analiz eder.

        Arthur Jeffery: Kelimenin salt Arapça kökenli bir türetme olmayıp, İslam öncesi Güney Arabistan (Yemen) bölgesindeki kitabelerde monoteistik bir tanrı ismi olarak "Rahmanan" şeklinde geçtiğini belgeler. Ayrıca Aramice ve Süryani edebi metinlerinde merhamet sahibi Tanrı'yı nitelemek için kullanılan "Rahmana" kelimesinin, bu ismin etimolojik serüveninde belirleyici olduğunu ve kültürel etkileşimle Kur'an lügatine dahil olduğunu öne sürer.

        Christoph Luxenberg (Pseudonym): Süryo-Aramice okumalar bağlamında, Kur'an'daki "Rahmân" kavramının etimolojik ve anlamsal köklerini doğrudan Geç Antik Çağ Hristiyan Süryani metinlerindeki "merhamet/merhametli" (Rahmana) kullanımlarında arar ve ismin bu litürjik dilden Arapçaya adapte edildiğini savunur.

        Gabriel Said Reynolds: Kur'an metninin Geç Antik Çağ dini bağlamı ile diyaloğunu incelerken, "Rahmân" isminin Güney Arabistan monoteizmi ve Yahudi-Hristiyan geleneklerindeki merhametli Tanrı tasavvuru ile örtüştüğünü analiz eder. Bu ismin Kur'an'da Allah'ın kudretinden ziyade lütfunu ve varlığı ayakta tutan rahmetini vurgulayan merkezi bir sıfat olduğunu kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: Dilbilgisi kuralları bağlamında "fa'lân" vezninin doluluk ve aşırılık ifade ettiğini vurgular. Bu bağlamda "Rahmân" isminin, Allah'ın rahmetinin her şeyi kuşattığını, O'nun zatından ayrılmaz bir öz nitelik olduğunu ve fiili bir durumdan ziyade ontolojik bir gerçekliği yansıttığını açıklar.

        er-Rahîm (الرَّح۪يمِ)

        Tıpkı "Rahmân" gibi "r-h-m" kökünden türemiştir ancak dilbilgisel formu ve teolojik vurgusu farklıdır.

        İbn Fâris: "r-h-m" kökünün ifade ettiği incelik ve şefkat anlamının "Rahîm" kelimesinde de mevcut olduğunu, bu formun failin fiilini ve bu fiildeki devamlılığı imlediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "Rahîm" kelimesinin Arapça "fe'îl" vezninde olduğunu ve bu veznin bir niteliğin kalıcılığını, sürekliliğini ifade ettiğini açıklar. "Rahmân" ismi yaratılış anındaki genel ve kuşatıcı merhameti ifade ederken, "Rahîm" isminin daha çok eyleme dönük, iradeye bağlı ve özellikle ahirette yalnızca inananlara tahsis edilecek olan özel merhamete işaret ettiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar kitabında Rahmân ve Rahîm arasındaki ince semantik farkı irdeler. İzutsu'ya göre "Rahmân" Tanrı'nın zatına ait mutlak ve statik bir durumu, tüm evreni varoluşsal olarak kuşatan doğasını ifade eder. "Rahîm" ise dinamik bir kavramdır; inananların ahlaki seçimlerine, ibadetlerine ve yönelişlerine cevap olarak ortaya çıkan, Tanrı ile insan arasındaki aktif, eylemsel ve karşılıklı ilişkiyi yansıtan özel bir merhamet boyutudur.

        Dücane Cündioğlu: Kelimelerin semantik katmanlarını felsefi bir yaklaşımla ele alırken, "Rahmân" ve "Rahîm" isimleri arasındaki teolojik ayrıma dikkat çeker. Rahmân'ın "var edici, yokluktan çıkarıcı" ontolojik bir rahmeti, Rahîm'in ise "var edileni koruyucu, besleyici, esirgeyici" teleolojik bir rahmeti simgelediğini analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi: İslam düşünce geleneğindeki yaygın görüşü özetleyerek; "Rahmân" isminin yaratılışı başlatan ve her varlığa rızkını veren evrensel merhameti, "Rahîm" isminin ise iradesini doğru yönde kullananlara bahşedilen özel, yönlendirici ve nihai kurtuluşu sağlayan sonsuz merhameti temsil ettiğini detaylandırır. "Rahmân"ın ezeliyeti, "Rahîm"in ise ebediyeti kapsadığı şeklindeki klasik tefsir kuralını aktarır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X