Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fussilet Sûresi, 53. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fussilet Sûresi, 53. Ayet

    سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَـيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Senurîhim âyâtinâ fî-l-âfâki vefî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehu-lhakk(u)(k) eve lem yekfi birabbike ennehu ‘alâ kulli şey-in şehîd(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kur’ân’ın gerçek olduğu kendileri için apaçık belli oluncaya kadar onlara çevrelerinde ve kendilerinde bulunan kanıtlarımızı hep göstereceğiz. Rabb’inin her şeye tanıklık etmesi (onlar için) yeterli değil midir?"

      Allah’ın Birliğine Dair Kanıtları

      Kur’ân’ın gerçek olduğu kendileri için apaçık belli oluncaya kadar onlara çevrelerinde ve kendilerinde bulunan kanıtlarımızı hep göstereceğiz. Bu İlâhî beyanın yorum unda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Onlara kanıtlarımızı göstereceğiz, yani daha önce geçen Âd, Semûd ve Lût kavimlerinin başına gelen azabımızı onlara göstereceğiz. Onlar o belâlara uğramışlardı, bu belânın neden başlarına geldiğini kendileri de biliyorlardı; bunun sebebi, onların peygamberleri inkâr etmeleri ve inatla karşı çıkmalarıydı. Azabımızı onların bizzat kendilerine Bedirde de göstermiştik, o gün onların firavunları öldürülmüştü. Onun gerçek olduğu kendileri için apaçık belli oluncaya kadar. Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Kur’ân, Allah’tan gelen hak kitaptır, onda Muhammed aleyhisselâmı inkâr edenlerin başına gelecek olan azabın haberleri vardır. Bazıları şöyle dedi: Onlara kanıtlarımızı göstereceğiz cümlesinden maksat, Muhammed aleyhisselâmın uzak beldelere ve şehirlere hâkim olacağı ve oraları fethedeceğidir. Kendilerinde bulunanların kanıtı ise Mekke’nin fethi, Rabb’inin vâdettiği yardım sayesinde müşriklere muzaffer olmaları ve neticede şehirlerin ve köylerin fethedilmesidir. Bu yorumlar, Hz. Peygamberin risâletinin ve nübüvvetinin kanıtları mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Onlara çevrelerinde ve kendilerinde bulunan kanıtlarımızı göstereceğiz cümlesi, Allah’ın vahdaniyetinin ve ulûhiyetinin kanıtları anlamına da gelebilir. Çevrelerinde sözüne gelince, bu ifade uzak beldelerdeki ve köylerdeki menfaatlerin onların ve yakın beldelerin menfaatine bağladığı, aralarındaki uzaklığın büyüklüğüne rağmen göklerin menfaatini yeryüzünün menfaatine bağladığı mânasındadır; bu da bütün bunları çok kişinin değil tek kişinin yönettiği ve tek kişinin fiili olduğu bilinsin diyedir. Yahut çevrelerindeki kanıtlardan maksat bütün heybetine, yoğunluğuna ve genişliğine rağmen gökleri, üstten bir bağlantısı, alttan bir direği olmadan vasıtasız olarak yukarıda tutmasıdır. Kendilerindeki kanıtlar ise, Cenâb-ı Hakk’ın onları ana rahminde “nutfe”den “alaka’ya, “aiaka’dan “mudğa’ya, sonra “mudğa’dan insan haline getirmesi ve emrinin son bulacağı nokta olan insan olarak terkip edilip şekilleri ve suretleri tamamlanıncaya kadar bir halden başka bir hale çevirmesi anlamındadır. Bu da insanı yaratma işinin tek kişinin fiili ve idaresi olduğunun, bu konuda Allah’tan başka hiç kimsenin dahli bulunmadığının bilinmesi içindir. Bu iki yorum, Cenâb-ı Hakkin ulûhiyetinin ve vahdaniyetinin kanıtlan anlamına gelmektedir. İlk iki yorum ise Hz. Peygamberin risâletini ispat anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

      Rabb’inin her şeye tanıklık etmesi (onlar için) yeterli değil midir? Burada Allah sanki şunu söylemektedir: Senin söylediklerinin Allah katından gelen vahiyler olduğuna Rabb’inin tanıklık etmesi yeterli değil midir? Yahut şöyle demektedir: Yardımcı ve destekçi olarak Rabb’in yeterli değil midir? Yeterli değil midir ibaresi, Allah’tan gelen açıklamalar ve Kur’ân onlara yeterli değil midir? mânasına da gelebilir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurur: “Kendilerine okunan bu kitabı sana göndermiş olmamız onlara yetmiyor mu?”. Buna göre, açıklamaya çalıştığımız âyet de aynı anlama gelir. Ayrıca, senin peygamberliğine ve Allah’ın birliğine delil olarak Allah katından gelen vahiyler yeterli gelmiyor mu, mânasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Senurîhim (سَنُرِيهِمْ)

        İbn Fâris, "r-e-y" kökünün sözlükte "gözle görmek, fark etmek, bilmek ve bir şeyin mahiyetini idrak etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İf'al babındaki "irâe" (göstermek) fiilinin başına gelen "se" (sin) harfi, eylemin yakın bir gelecekte mutlaka gerçekleşeceğini bildiren bir tekit (pekiştirme) ve vaat takısıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "Onlara göstereceğiz" (senurîhim) vaadinin, ilahi hakikatin sadece teorik bir bilgi veya inanç meselesi olarak kalmayacağını; aksine nesnel, somut ve inkar edilemez birer "görsel/deneysel gerçeklik" olarak insanın karşısına dikileceğini söyler. Bu gösterme eyleminin, muhatapların (inkarcıların) kaçamayacağı bir epistemolojik kuşatma olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim sisteminde bu fiili "görsel kanıtlama" (demonstration) olarak inceler. Izutsu'ya göre Allah'ın "göstereceğiz" demesi, vahyin doğruluğunun zaman içinde fiziksel evren ve insan doğası üzerinden bizzat tecrübe edileceği bir tarihsel süreci başlatmasıdır.

        Âyâtinâ (آيَاتِنَا)

        İbn Fâris, "e-y-e" kökünün sözlükte "açık alamet, nişan, ibret ve bir şeyin izi" anlamlarına geldiğini belirtir. Ayet kelimesinin, kendisi aracılığıyla başka bir mutlak hakikatin (Yaratıcı'nın) bilindiği veya ispatlandığı her türlü sembolü nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, ayet kavramını "kendisine ulaşıldığında başka bir mutlak hakikatin de bilinmesini sağlayan görünür işaret" olarak tanımlar. "Ayetlerimiz" (âyâtinâ) tamlamasının, evrendeki her zerrenin ve her oluşumun doğrudan ilahi bir mülkiyet ve imza taşıdığını ifade ettiğini vurgular.

        fîl Âfâkı (فِي الْآفَاقِ)

        İbn Fâris, "e-f-k" kökünün sözlükte "ufuk, bir şeyin kenarı, çevresi ve uç noktası" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Âfâk" (ufuklar) kelimesinin, insanın dışındaki dış dünyayı, makro evreni ve kainatın en uzak noktalarını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "âfâk" kavramını insanın dışındaki objektif gerçeklik alanı (makro-kozmos) olarak tanımlar. Göklerin derinlikleri, yıldızların yörüngeleri, yeryüzünün jeolojik yapısı ve doğa olaylarının tamamının bu "ufuklardaki ayetler" kapsamına girdiğini; dış dünyanın aslında devasa bir ilahi sergi alanı olduğunu vurgular.

        Ve fî Enfusihim (وَفِي أَنْفُسِهِمْ)

        İbn Fâris, "n-f-s" kökünün "bir şeyin özü, hakikati, can ve nefes" anlamlarına geldiğini belirtir. Nefs kelimesinin (çoğulu enfüs), insanın kendi varlığını, biyolojik yapısını ve şuur merkezini niteleyen temel bir kavram olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kendi nefislerinde" (fî enfusihim) ifadesinin, insanın mikro-kozmos (küçük evren) oluşuna işaret ettiğini söyler. İnsanın anne rahmindeki yaratılış evrelerinden, anatomik mükemmelliğine, ruhsal melekelerinden vicdan mekanizmasına kadar her bir detayın, dış evrendeki (âfâk) düzenle tam bir uyum içinde olan "içsel ayetler" olduğunu vurgular.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın bu ikili (dual) kanıtlama yöntemini analiz eder. Metnin, hakikati arayan akla hem teleskopu (âfâk) hem de mikroskobu (enfüs) uzattığını; dış evrenin ihtişamı ile iç evrenin (insanın) gizemi arasındaki sarsılmaz bağın, tevhidin en büyük laboratuvarı olduğunu ifade eder.

        Hattâ (حَتَّى)

        İbn Fâris, bu edatın "nihayet, -e kadar, sonuç olarak" anlamlarına geldiğini ve bir sürecin varacağı son sınırı (gaye) bildirdiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hattâ" edatının burada epistemolojik bir kesinlik eşiği olduğunu söyler. Gösterilecek olan dış (âfâk) ve iç (enfüs) ayetlerin, zihindeki tüm şüpheleri eritip bitireceği o mutlak "anlaşılma" noktasına kadar bu sürecin devam edeceğini ifade eder.

        Yetebeyyene (يَتَبَيَّنَ)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün sözlükte "ayrılık, açıklık ve mesafe" anlamlarına geldiğini; "tebeyyün" eyleminin ise bir şeyin gizlilikten kurtulup tüm berraklığıyla ortaya çıkması, iyice anlaşılması ve netleşmesi olduğunu tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin karmaşıklığın sona ermesi ve hakikatin sahteden (bâtıldan) kesin çizgilerle ayrılması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki "iyice belli olsun/netleşsin" vurgusunun, aklın önündeki perdelerin kalkarak gerçeğin çıplak bir şekilde idrak edilmesini nitelediğini söyler.

        Lehum (لَهُمْ)

        İbn Fâris, "onlar için" anlamına gelen, aitlik ve muhataplık bildiren edat ve zamir birleşimidir.

        Ennehu (أَنَّهُ)

        İbn Fâris, pekiştirme bildiren "enne" ve "O" anlamına gelen "hu" zamirinin birleşiminden oluştuğunu; ardından gelecek olan hükmün kesinliğini bildirdiğini belirtir.

        el-Hakku (الْحَقُّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün sözlükte "bir şeyin doğru, sabit, değişmez ve gerçek olması" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hak kelimesinin, bâtılın (sahtenin/boşun) zıddı olarak; varlığı kendinden olan, sarsılmaz, inkâr edilemez ve her türlü kuşkuya galip gelen mutlak gerçekliği nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Hak" kavramının Kur'an'ın bizzat kendisini, Allah'ın varlığını ve vaat edilen ahireti temsil ettiğini söyler. Ayette "Onun (Kur'an'ın) hak olduğu onlara netleşinceye kadar" denilirken, evrenin ve insanın yapısındaki kanunların, Kur'an'ın bildirdiği teolojik gerçeklerle tam bir uyum içinde (mutabık) olduğunun keşfedilmesini ifade ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojisinde "Hak" kavramını inceler. Hakikatın sadece soyut bir doğru değil, bizzat varoluşun temel yasası olduğunu; âfâk ve enfüs ayetlerinin "Hak" aynasında birleşmesinin, Kur'an'ın evrensel ve mutlak bir realite (gerçeklik) olarak tescillenmesi anlamına geldiğini tespit eder.

        Evelem Yekfi (أَوَلَمْ يَكْفِ)

        İbn Fâris, "k-f-y" kökünün sözlükte "yetmek, yeterli olmak, ihtiyacı karşılamak ve başka şeye lüzum bırakmamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Soru (istifham) edatıyla birlikte "Yeterli değil mi?" şeklindeki kullanımın, mevcut delilin azametine işaret ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kifayet" kavramının bir şeyi ispat etmek için gereken en üst sınırı temsil ettiğini söyler. Ayetteki "Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?" sorusunun, dış dünyadaki ayetlere (âfâk) muhtaç kalmadan, doğrudan ilahi huzurda olmanın (imanın) en büyük delil olduğunu ihtar eden bir retorik soru olduğunu vurgular.

        Bi Rabbike (بِرَبِّكَ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "sahip, efendi, terbiye eden ve ıslah eden" anlamlarına geldiğini belirtir. Rab isminin, varlığı her an gözetip yöneten makamı ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, Rab kelimesinin yaratıcılık vasfının yanında "mürebbî" (gözeten/şahit) vasfını da barındırdığını vurgular. "Rabbin" (Rabbike) hitabının, peygamberi teselli eden ve ilahi otoritenin her an devrede olduğunu bildiren kişisel ve şefkatli bir aidiyet taşıdığını ifade eder.

        Ennehu (أَنَّهُ)

        İbn Fâris, "O'nun/Şüphesiz O'nun" anlamında pekiştirme ve kesinlik bildiren yapıdır.

        Alâ Kulli Şey'in (عَلَى كُلِّ شَيْءٍ)

        İbn Fâris, "küll" (her, bütün) ile "şey" (var olan her nesne/durum) kelimelerinin birleşimiyle, istisnasız bir kapsayıcılığı ifade ettiğini belirtir.

        Şehîd (شَهِيدٌ)

        İbn Fâris, "ş-h-d" kökünün sözlükte "kesin bilgiyle bilmek, bir olaya bizzat hazır bulunmak, görmek ve tanıklık etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Şehîd kelimesinin mübalağa (aşırılık) sıfatı olarak, hiçbir şeyin kendisinden gizli kalmadığı, her an her yerde hazır ve nazır olan mutlak tanığı nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "Şehîd" olmasını iki yönden açıklar: Birincisi, O'nun her şeyi kuşatan ilmiyle her olaya tanık olması; ikincisi ise, her varlığın O'nun varlığına ve birliğine "şahitlik" (delillik) etmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Şehîd ismini ilahi murakabe (gözetim) sisteminin temeli olarak inceler. Bu ismin ayetin sonunda yer almasının, insanın dış dünyada veya kendi içinde (âfâk ve enfüs) aradığı tüm delillerin aslında bizzat "Allah" gerçeğinde düğümlendiğini; Allah'ın hem delili yaratan hem de delilin kendisi olan mutlak şahit (The Witness) olduğunu tespit eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "şahit olmak, bilmek" anlamındaki kökten mübalağa ismi olduğunu; Allah'ın güzel isimlerinden biri olarak, kainattaki her hadiseyi doğrudan müşahede eden, hiçbir şeyin ilminin dışında kalamayacağı mutlak ve ebedi tanıklık makamını ifade ettiğini aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X