قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ ثُمَّ كَفَرْتُمْ بِه۪ مَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ ف۪ي شِقَاقٍ بَع۪يدٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fussilet Sûresi, 52. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: fussilet 52, fussilet suresi 52. ayet, inkar, uzak sapıklık, fussilet suresi, kuran, allah
-
"De ki: Hiç düşündünüz mü, ya bu (Kur'an) Allah katından gelmiş, siz de onu inkâr etmişseniz? Bu durumda böylesine kesin bir çatışma içine düşenden daha sapkın kim olabilir?"
De ki: Hiç düşündünüz mü, ya bu (Kur’ân) Allah katından gelmiş ise! Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Bu Kuran şayet Allah tarafından gelmiş ve buna rağmen siz onu inkâr etmişseniz, böylesine kesin bir çatışma içine düşenden daha sapkın kim olabilir? Bu cümlenin, Hiç düşündünüz mü, ya bu (Kur’ân) Allah katından gelmiş ve siz de onu inkâr etm işseniz ifadesiyle bağlantılı olması mümkündür. Onun bağımsız bir cümle olması ve Hiç düşündünüz mü, ya bu (Kur’ân) Allah katından gelmiş ve siz de onu inkâr etmişseniz cümlesinin cevabı olmaması da mümkündür. Bu durumda Hiç düşündünüz mü, ya bu (Kur’ân) Allah katından gelmiş ve siz de onu inkâr etmişseniz sorusunun cevabını bildikleri için âyette belirtilmemiş demektir; onlar, Allah’tan gelen emirlerden uzak duranlara ve inatla karşı koyanlara neler yapılacağını biliyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan başka birtakım düzmece tanrılar mı edinmek istiyorsunuz? Peki, âlemlerin Rabb’iyle ilgili düşünceniz nedir?”. Onlar, Allah’tan başka kendisine ibadet edilen tanrıların düzmece ve asılsız olduğunu, onların ilâh olmadığını bildikleri halde yine de onlara taptıklarında Allah’ın kendilerine ne yapacağını bildikleri için, bu âyetteki sorunun cevabı belirtilmemiştir. Yani sorunun cevabının belirtilmemesi, Allah’ın onlara nasıl muamele edeceğini bilmelerinden dolaydır. Buna göre Hiç düşündünüz m ü, ya bu (Kur’ân) Allah katm dan gelmiş ve siz de onu inkâr etmişseniz cümlesinin cevabı da, kendilerine nasıl muamele edileceğini, Allah’tan geldiğini bildikten sonra ondan yüz çeviren ve inatla karşı koyanların neyi hak ettiklerini bildikleri için belirtilmemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Eğer âyetteki iki cümlenin birbiriyle bağlantılı olduğu düşünülürse, o zaman sorunun cevabı, böylesine kesin bir çatışma içine düşenden daha sapkın kim olabilir? cümlesidir. En doğrusunu Allah bilir yOy Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemekledir: Hiç düşündünüz mü, ya bu Kuran Allah katından gelmiş, buna rağmen siz yine de onu inkâr etmişseniz haliniz ne olur? Onu inkâr ettiğinizde sapıtırsınız. Onu inkâr ederek kesin bir çatışma içine düşenden daha sapkın ve daha m uhalif kim olabilir? Bu durum da sorunun cevabı sanki şudur: Onun Allah’tan geldiğini anladıktan sonra ona karşı çıkandan ve ondan uzaklaşandan daha sapık kimse yoktur. Bu tıpkı, Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kimdir?” meâlindeki âyet gibidir. Yani Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kimse yoktur. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "ağızdan çıkan söz, bir düşünceyi sese dönüştürerek telaffuz etmek ve fikri beyan etmek" gibi temel anlamlara geldiğini belirtir. Bu kelimenin, iç dünyadaki niyetin dış dünyaya aktarılmasını sağlayan en temel insani ve ilahi iletişim aracı olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "de ki/söyle" (kul) emir kipinin, peygambere yöneltilen ilahi bir talimat olduğunu söyler. Bu emrin, söylenecek sözün peygamberin kendi şahsi fikri olmadığını, aksine mutlak otoriteden (Allah'tan) alınan bir mesajın, hiçbir değişiklik yapılmadan (elçi vasfıyla) muhataplara aktarılması zorunluluğunu ifade ettiğini vurgular.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'daki "Kul" (De ki) ile başlayan pasajları edebi ve teolojik bir alt tür (subgenre) olarak inceler. Bu kelimenin, Kur'an'ın muhaliflerle (Mekke müşrikleriyle) girdiği polemik ve tartışma (diyalektik) ortamını yansıttığını; metnin peygambere anlık bir savunma ve meydan okuma argümanı dikte ederek, tebliğ sürecinin ne kadar canlı ve çatışmalı bir zeminde ilerlediğini gösterdiğini iddia eder.
Eraeytum (أَرَأَيْتُمْ)
İbn Fâris, "r-e-y" kökünün sözlükte "gözle görmek, fark etmek, bilmek, sanmak ve bir şeyin mahiyetini idrak etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Bu fiilin hem fiziksel görme duyusunu hem de zihinsel bir kavrayışı, kanaati ve görüş bildirmeyi ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin soru (istifham) edatı ile "görmek" fiilinin birleşiminden oluştuğunu; ancak Kur'an'da "Gördünüz mü?" şeklindeki kullanımın fiziksel bir bakıştan ziyade "Ne dersiniz? Hiç düşündünüz mü? Görüşünüz nedir?" anlamında aklı ve vicdanı harekete geçiren güçlü bir uyarı olduğunu söyler.
Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin hitabet yapısını analiz ederken bu kelime kalıbına dikkat çeker. "Eraeytum" (Ne dersiniz/Hiç düşündünüz mü) sorusunun, dinleyicinin (müşriklerin) o anki pasif veya alaycı dinleme halini yırtarak, onları doğrudan mantıksal bir hipotezle yüzleştiren ve kendi kendilerini sorgulamaya mecbur bırakan son derece aktif bir retorik (meydan okuma) aracı olduğunu ifade eder.
İn (إِنْ)
İbn Fâris, bu kelimenin gerçekleşme ihtimali olan veya tartışma yürütmek amacıyla varsayılan bir durumu ifade etmek için kullanılan şart (koşul) edatı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "eğer/şayet" edatının, muhatabın tıkandığı noktada zihinsel bir kapı araladığını söyler. İnkarcılara dayatmacı bir üslupla değil, "Bir an için Kur'an'ın Allah katından olduğunu varsayın" şeklinde akli bir ihtimal (hipotez) sunarak, inkarın ne kadar devasa bir riski barındırdığını onlara mantık silsilesi içinde gösterdiğini vurgular.
Kâne (كَانَ)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "var olmak, meydana gelmek, bir halde bulunmak ve sabit olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Eylemin mevcut durumunu veya geçmişteki varoluş halini bildirdiğini kaydeder.
Min İndi (مِنْ عِنْدِ)
İbn Fâris, "a-n-d" kökünün "bir şeyin yanı, huzuru, yakını ve yönelinen tarafı" anlamlarına geldiğini belirtir. Başındaki "min" (den/dan) ayrılma edatıyla birlikte, bir nesnenin veya sözün çıkış/kaynak noktasını ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "inde" kelimesinin mekansal bir yan yanalıktan ziyade, aidiyet ve otorite makamını nitelediğini söyler. Kur'an'ın "Allah'ın katından/yanından" (min indi) olmasının, metnin kaynağının beşeri, mitolojik veya şeytani bir alan değil, bizzat mutlak hakikatin ve ilahi otoritenin merkezi olduğunu gösterdiğini vurgular.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris, bu ismin etimolojisinde "e-l-h" kökünün yattığını, sözlükte "ibadet etmek, sığınmak ve yüceliği karşısında hayret etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İlah kelimesinin belirlilik takısı (el) almış hali olarak, her şeyin yaratıcısı ve mutlak otorite sahibinin özel ismi olduğunu kaydeder.
Arthur Jeffery, Allah kelimesinin kökeninin saf Arapça türetmelere dayanmakla birlikte, Kuzeybatı Sami dillerindeki (Süryanice "Alaha", İbranice "Eloah") monoteistik kullanımlarla derin bir tarihi bağ taşıdığını tartışır. Kur'an'ın bu ismi kullanarak, vahyin kaynağını (min indillâh) müşriklerin panteonundaki putlardan ayırıp, tüm Ortadoğu teolojisinin tanıdığı en üst ve aşkın makama sabitlediğini iddia eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Allah isminin, varlığı zorunlu olan ve kainatı yoktan var eden mutlak yaratıcının has ismi olduğunu; Kur'an'ın kendi menşeini (kaynağını) bu isme dayandırmasının, metnin ontolojik dokunulmazlığının ve kutsallığının temel argümanı olduğunu aktarır.
Summe (ثُمَّ)
İbn Fâris, cümleye "sonra, daha sonra" anlamı katan, iki eylem arasında hem zamansal bir boşluk/gecikme (terâhi) olduğunu hem de bir aşama farkı bulunduğunu gösteren bir bağlaç olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu edatın, insanın idrak süreciyle eylemi arasındaki uçurumu gösterdiğini söyler. Kur'an'ın Allah katından olma ihtimali aklen ortadayken, bunun üzerinde düşünmek yerine "sonra da kalkıp inkar etmeniz" (summe kefertum) eyleminin, basit bir hatadan ziyade, üzerine düşünülmüş ve zaman yayılmış şaşırtıcı bir ahlaki nankörlük aşaması olduğunu vurgular.
Kefertum (كَفَرْتُمْ)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek ve gizlemek" temel anlamına sahip olduğunu kaydeder. Çiftçinin tohumu toprağa örtmesi gibi, ilahi hakikatin (vahyin) üzerini kasten, inatla ve nankörlükle örten kişilerin bu eylemine "küfür" denildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, küfür eylemini fıtratın ve aklın tasdik ettiği gerçekleri bilinçli bir şekilde örtbas etmek ve inkar etmek olarak tanımlar. Ayetteki "inkar ettiniz" (kefertum) fiilinin, bilmemekten veya delil eksikliğinden kaynaklanan masum bir cehalet değil; Kur'an'ın hakikati karşısında insanın kendi kibrini (egosunu) korumak adına ürettiği aktif ve yıkıcı bir reddediş durumu olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde küfür kavramını "iman" kavramının ve "şükür" kavramının mutlak zıddı olarak inceler. Kur'an'ın Allah katından inme ihtimaline (ve mucizevi ahengine) rağmen onu inkar etmenin, insanın yaratıcısına karşı sergilediği en koyu ontolojik nankörlük ve isyan hali olduğunu tespit eder.
Bihî (بِهِ)
İbn Fâris, yönelme/bağlantı bildiren "bi" (ile/ona) harf-i ceri ile "hu/hi" (O) zamirinden oluştuğunu; inkar eyleminin doğrudan hedefini (Kur'an'ı) işaret ettiğini kaydeder.
Men (مَنْ)
İbn Fâris, akıl ve şuur sahibi varlıklar için kullanılan, soru (istifham) veya ism-i mevsul (ilgi zamiri) işlevi gören edat olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Kimdir?" (men) sorusunun burada cevap arayan bir soru değil, "Bundan daha büyük bir sapkın olamaz!" gerçeğini muhatabın zihnine çakan bir istifham-ı inkârî (retorik soru) olduğunu söyler.
Edallu (أَضَلُّ)
İbn Fâris, "d-l-l" kökünün sözlükte "yolunu kaybetmek, doğru yoldan sapmak, yitip gitmek ve şaşkınlık içinde olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. İsm-i tafdil (en üstünlük derecesi) veznindeki "edallu" kelimesinin, yoldan çıkmanın, körlüğün ve sapkınlığın ulaşılabilecek en uç, en derin ve en geri dönülmez noktasını nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "dalalet" kavramının hidayetin (doğru yolun) mutlak zıddı olduğunu söyler. "Kim daha çok sapmıştır?" (men edallu) sorusunun, hakikatin (Kur'an'ın) kaynağını inkar edip ona düşman olanların, sadece ahlaki bir hata yapmadıklarını; evrendeki varoluşsal rotalarını (pusulalarını) tamamen kırarak mutlak bir ontolojik kayboluşa sürüklendiklerini vurgular.
Toshihiko Izutsu, dalalet kavramını insanın evrendeki yön duygusunu yitirmesi olarak inceler. "Daha sapık/şaşkın" (edallu) olmanın, tevhidin merkezkaç kuvvetinden çıkarak anlamsızlık çölünde savrulmayı ifade ettiğini; inkar edilenin sıradan bir nesne değil "ilahi kelam" olması sebebiyle, bu sapkınlığın (dalaletin) boyutlarının da en üst dereceye (edallu) ulaştığını tespit eder.
Mimmen (مِمَّنْ)
İbn Fâris, ayrılma/kıyaslama bildiren "min" (den/dan) edatı ile "kimse" anlamındaki "men" zamirinin (min + men) birleşiminden oluştuğunu belirtir. Karşılaştırma cümlesinde "şu kimseden daha (sapık)" anlamını kurduğunu kaydeder.
Huve (هُوَ)
İbn Fâris, üçüncü tekil şahıs (o) zamiri olduğunu, eylemin failini işaret ettiğini belirtir.
Fî (فِي)
İbn Fâris, "içinde, zarfında" anlamına gelen harf-i cer olduğunu; kişinin içine düştüğü o karanlık sapkınlık halinin onu her yönden kuşattığını ve çevrelediğini gösterdiğini kaydeder.
Şikâkın (شِقَاقٍ)
İbn Fâris, "ş-k-k" kökünün sözlükte "yarmak, delmek, ikiye ayırmak, parçalamak ve bir şeyin bir yarısı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Şikâk kelimesinin, insanların aynı yolda yürümeyi bırakarak yollarını ayırması; bir tarafın bir yarıda (şikk), diğer tarafın zıt yarıda durarak birbirlerine amansız bir düşmanlık ve muhalefet içine girmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "şikâk" kavramını sıradan bir fikir ayrılığı değil, inatçı, kibirli ve yıkıcı bir bölünme olarak tanımlar. Hakikati (Kur'an'ı) inkar eden kişinin, sadece kendi içinde bir şüphe yaşamadığını; bilakis hakikatle arasına devasa bir uçurum koyarak, Allah'a ve peygambere karşı cephe aldığını, "bölücü bir muhalefet ve derin bir düşmanlık" (şikâk) içine girdiğini vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke döneminin sosyolojisi ve kutuplaşması üzerinden okur. "Şikâk" (ayrılık/düşmanlık) kavramının, Mekkeli müşriklerin Kur'an'ın getirdiği tevhid ve adalet mesajına karşı başlattıkları acımasız psikolojik, sosyal ve ekonomik harbi (boykotu) nitelediğini; bu kelimenin, toplumun ortadan ikiye yarıldığı o yakıcı tarihsel çatışma ortamını resmettiğini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "ikiye yarmak, muhalefet etmek" anlamındaki ş-k-k kökünden mufâale babında bir masdar olduğunu; İslami terminolojide hak dinden, cemaatten ve hidayetten koparak inatla bâtıl cephede yer almayı, İslam'a ve Müslümanlara karşı sergilenen aktif ve saldırgan düşmanlığı ifade eden kilit bir kavram olduğunu aktarır.
Baîd (بَعِيدٍ)
İbn Fâris, "b-a-d" kökünün "yakınlığın (kurb) zıddı olarak uzaklık, mesafe, ayrılık ve ırak olmak" anlamlarına geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "uzak" (baîd) sıfatının, "şikâk" (düşmanlık/ayrılık) kelimesini nitelemesinin; inkar edenlerin hakikatten sapma paylarının ufak bir teferruat olmadığını, aksine geri dönüşü neredeyse imkansız olan, hidayet merkezinden fersah fersah koptukları "derin ve uçsuz bucaksız bir uzaklık" olduğunu söyler.
Dücane Cündioğlu, dildeki uzamsal (mekansal) metaforları ontolojik bağlamda inceler. "Uzak bir ayrılık/düşmanlık" (şikâkın baîd) tamlamasının, fiziksel bir mesafeyi değil, varoluşsal bir sürgünü (egzili) ifade ettiğini belirtir. İlahi kelamı (Kur'an'ı) inkar edip ona cephe alan aklın, aslında kendi fıtratından, evrenin anlamından ve merhametten savrularak, uçurumun en dibine, ontolojik bir "uzaklığa" düştüğünü; bu yüzden ondan "daha sapık" (edallu) kimsenin olamayacağını ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla