وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَٓاءٍ عَر۪يضٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fussilet Sûresi, 51. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: fussilet suresi, fussilet 51, uzun dua, zorluk, nimet, fussilet suresi 51. ayet, yüz çevirme, insan, dua
-
"Ne zaman insanoğluna bir lütufta bulunsak arkasını dönüp uzaklaşır; başına bir kötülük geldiğinde de uzun uzadıya yalvarıp yakarır."
Bu İlâhî beyan, yukarıda da söylediğimiz gibi onların ısrarla hayrı ve güzelliği istedikleri ve bunun için Allah’a yalvardıkları mânasına gelmektedir. Uzun uzadıya yalvarıp yakarır. Ebû Avsece şöyle dedi: Yüzünü dönüp uzaklaşır cümlesi, kendisine emredilen şeyden uzaklaşır mânasına gelir. Uzun uzadıya yalvarıp yakarır cümlesi de bıkmadan ve usanmadan sürekli dua ederler demektir. İbn Kuteybe de böyle dedi.
Yorumu Yorumla
-
İzâ (إِذَا)
İbn Fâris, bu kelimenin Arapçada eylemin gerçekleşeceği zamanı bildiren, genellikle geleceğe yönelik kesinlik taşıyan bir zaman zarfı ve şart edatı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "izâ" edatının, muhatabın beklemediği bir durumun aniden ortaya çıkmasını (izâ-i fücâiyye) veya tabiatta/insan psikolojisinde kural haline gelmiş kesin bir dönüşümü haber vermek için kullanıldığını söyler.
En'amnâ (أَنْعَمْنَا)
İbn Fâris, "n-a-m" kökünün sözlükte "iyilik, bolluk, rahatlık, yumuşaklık ve hayatın güzelliği" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki "en'ame" (nimet verdi) fiilinin, failin muhatabına onun hayatını kolaylaştıracak, ona haz ve refah verecek her türlü maddî veya manevî lütfu kendi iradesiyle bahşetmesi olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, nimet kavramını "insanın fıtratına uygun düşen, ona lezzet veren ve ihtiyacını eksiksiz karşılayan her türlü iyilik" olarak tanımlar. Ayetteki "Nimet verdiğimizde" (en'amnâ) eyleminin failinin (nâ/biz) birinci çoğul şahıs olmasıyla, nimetin rastgele bir doğa olayı veya insanın kendi başarısı değil; doğrudan doğruya Allah'ın mutlak ve şefkatli iradesinin bir tecellisi olduğunun vurgulandığını belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde nimet kavramını, Allah ile insan arasındaki ontolojik (varoluşsal) ilişkinin temeli olarak inceler. Nimet verme eyleminin, Yaratıcı (Râzık) ile Yaratılan (Merzûk) arasında mutlak bir "asimetri" (hiyerarşi) kurduğunu; ancak seküler insanın bu lütfu idrak edip şükretmek yerine, nimeti kendi hakkı sayarak bu ontolojik hiyerarşiyi kibre dönüştürdüğünü tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "iyilik, lütuf ve ihsan" anlamındaki n-a-m kökünden türediğini; Allah'ın kullarına maddî ve manevî her türlü rızkı, sağlığı, hidayeti ve iyiliği karşılıksız olarak vermesini ifade eden temel bir inanç/ahlak terimi olduğunu aktarır.
Ale'l İnsâni (عَلَى الْإِنْسَانِ)
İbn Fâris, "e-n-s" kökünün "yabaniliğin (vahşetin) zıddı olarak ünsiyet kurmak, evcilleşmek, bir arada yaşamak ve uyum sağlamak" anlamlarına geldiğini; ayrıca "unutmak" anlamındaki "n-s-y" köküne de dayandırılabileceğini belirtir. İnsanın hem çevreyle kolay bağ kuran sosyal bir canlı olması hem de Allah'la olan sözleşmesini (misakını) çabuk unutan bir tabiata sahip olması sebebiyle bu ismi aldığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "insan" kelimesinin Kur'an'da "mümin/muttaki" vasfından bağımsız (tek başına) kullanıldığında, fıtratını vahiy ile terbiye etmemiş, tamamen biyolojik ve nefsani güdülerine (egosuna) teslim olmuş "genel/ham insan tipini" nitelediğini söyler. Nimetin bu "insanın üzerine" (alâ) inmesinin, onun zayıf tabiatını anında şımarttığını vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın ontolojik nankörlüğünü bu kelime üzerinden değerlendirir. "İnsana nimet verdiğimizde" ifadesinin, insanın yaratılışından gelen bir zaafı deşifre ettiğini; terbiye edilmemiş insan aklının, bolluk (nimet) anında varoluşsal bir amnezi (unutkanlık) yaşayarak asıl kaynağı yok saydığını ifade eder.
A'rada (أَعْرَضَ)
İbn Fâris, "a-r-d" kökünün sözlükte "genişlik, bir şeyin eni, yan taraf, görünmek ve sunmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki "i'râz" (yüz çevirme) eyleminin, kişinin muhatabına veya kendisine sunulan bir hakikate önünü değil, "yanını/enini" (ard) dönerek onu ciddiye almadığını ve ondan saptığını ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, i'raz eylemini sıradan bir bakış kaçırma değil, kasıtlı ve kibirli bir ahlaki reddediş olarak tanımlar. İnsanın nimet gördüğünde "yüz çevirmesinin" (a'rada), kalbindeki kibrin (istikbarın) bedensel bir tepkiye dönüşmesi olduğunu; Allah'ın rahmetini kabullendiği halde o rahmeti verene karşı saygısızca "yan çizdiğini" vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke toplumunun vahye karşı aldığı tutum üzerinden okur. "Yüz çevirdi" (a'rada) eyleminin, müşriklerin Peygamber'in tebliğine ve Kur'an'ın uyarılarına karşı sergiledikleri aktif, psikolojik ve sosyal bir "ambargo/boykot" durumu olduğunu; nimet içinde yüzen elitlerin (mele' ve mütref tabakasının) hakikati dinlemeye bile tahammül edemediklerini ifade eder.
Ve Neâ (وَنَأَى)
İbn Fâris, "n-e-y" kökünün sözlükte "uzaklaşmak, mesafeyi açmak, geri durmak ve ayrılmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ne'y (uzaklaşma) eyleminin, i'razdan (yüz çevirmekten) sonra gelen daha ileri ve radikal bir kopuş aşaması olduğunu söyler. İ'raz, muhatabı görmezden gelerek yan dönmektir; "neâ" ise bedenen, fikren ve kalben o ortamı tamamen terk edip mutlak bir mesafe koymaktır. Nimet verilen insanın Allah'tan hem psikolojik hem de mekansal bir kaçış sergilediğini vurgular.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir gücü bağlamında "a'rada ve neâ" (yüz çevirdi ve uzaklaştı) fiillerinin peş peşe gelişini analiz eder. Metnin bu fiiller aracılığıyla insanın nimet karşısındaki şımarıklığını bir kamera gibi safha safha görüntülediğini; önce kibrinden dolayı boynunu büküp yan döndüğünü (a'rada), sonra da o kibirle tamamen çekip gittiğini (neâ) muazzam bir devinim ve sinematografik bir dille resmettiğini ifade eder.
Bi Cânibihî (بِجَانِبِهِ)
İbn Fâris, "c-n-b" kökünün "yan taraf, böğür, bir şeyin kıyısı, etrafı ve uzak olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Ecnebî (yabancı/uzak) kelimesinin de bu kökten türediğini hatırlatan müellif, "cânib" kelimesinin insanın sağ veya sol yanını, gövdesinin yanal kısmını ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "yanını dönüp/böğrünü kıvırıp uzaklaştı" (neâ bi cânibihî) deyiminin, Arapçada müstağnilik (kendini yeterli görme), küstahlık ve aşırı kibrin en tipik bedensel dışavurumu olduğunu söyler. İnsanın Allah'a muhtaç olmadığını sanarak, hakikate tam cepheden bakmaktan (yüzleşmekten) kaçınan narsistik bir vücut dili kullandığını vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki bedensel duruşların ontolojik anlamını inceler. İnsanın "yanını/böğrünü" (cânib) dönmesinin, evrendeki mutlak otoriteyi (Allah'ı) merkeze almayı reddeden, bunun yerine kendi fani egosunu varlığın merkezine yerleştiren sahte ve hastalıklı bir bağımsızlık (otonomi) tiyatrosu olduğunu ifade eder.
Ve İzâ (وَإِذَا)
İbn Fâris, zaman ve şart bildiren bu edatın, burada cümlenin akışını kırarak yeni ve zıt bir duruma geçişi sağladığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Ve izâ" (ve ne zaman ki/olduğunda) edatının ikinci kez kullanılmasının, insanın psikolojisindeki keskin, trajik ve utanç verici dönüşümü (nimetten belaya, kibirden yalvarmaya) vurgulayan sarsıcı bir sahne değişimi işlevi gördüğünü söyler.
Messehu (مَسَّهُ)
İbn Fâris, "m-s-s" kökünün sözlükte "iki nesnenin birbirine değmesi, dokunmak, hissetmek ve yüzeysel temas etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, mess (dokunma) eyleminin yıkıcı, yok edici veya kalıcı bir darbeden ziyade, geçici ve uyarıcı bir teması anlattığını söyler. Nimetin (en'amnâ) bol bol ve tamamen verilmesine karşılık, şerrin/belanın insana sadece ufak bir temasla "dokunması" (messe) eylemindeki ilahi orantıya ve merhamete kör olan insanın, bu ufacık temasta bile anında karakter değiştirdiğini vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemi insanın dayanıklılık (mukavemet) zaafı üzerinden değerlendirir. Zenginlik ve afiyetteyken "yanını dönüp gidecek" kadar kendi gücüne (otonomisine) inanan insanın, hayatına ufak bir hastalığın veya krizin "dokunmasıyla" (messethu) o sahte kalesinin anında yıkıldığını; insanın ne kadar aciz ve pamuk ipliğine bağlı bir varlık olduğunun bu fiille ifşa edildiğini ifade eder.
eş-Şerru (الشَّرُّ)
İbn Fâris, "ş-r-r" kökünün "kötülük, fesat, zarar vermek ve hayrın zıddı" anlamlarına geldiğini belirtir. Şerr kelimesinin, insanın doğasına, sağlığına, konforuna veya malına zarar veren, ona acı çektiren nesnel ve fiziksel her türlü sıkıntıyı nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "şerr" kavramının genellikle yoksulluk, hastalık, musibet, zillet ve korku durumlarını kapsadığını söyler. İnsanın kendisine isabet eden bu musibeti (şerri), ruhsal bir arınma veya ilahi bir imtihan (sınama) olarak okuyamadığını; aklı sadece maddiyata endeksli olduğu için bunu mutlak bir kötülük ve çöküş olarak algıladığını vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde şerr kavramını inceler. Seküler (terbiye edilmemiş) insan zihninde şerrin teolojik bir anlamı olmadığını; onun için şerrin sadece fiziksel acıya, ekonomik kayba ve konforun bozulmasına indirgenmiş, nankörlüğü tetikleyen sığ bir ontolojik illüzyon olduğunu tespit eder.
Fe Zû (فَذُو)
İbn Fâris, nedensellik ve ani takip bildiren "fa" (hemen/o an) bağlacı ile "sahip, mâlik, ehl" anlamındaki "zû" isminin birleşiminden oluştuğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Hemen sahibi oluverir" (fe zû) formülünün, insanın bu yeni karaktere (yalvarmaya ve feryada) anında büründüğünü, bu halin sanki onun ayrılmaz bir parçasıymış gibi yakasına yapıştığını; kibirli duruşundan (i'razdan) eser kalmayarak bir anda korku ve acziyet maskesini taktığını gösterdiğini söyler.
Duâin (دُعَاءٍ)
İbn Fâris, "d-a-v" kökünün sözlükte "çağırmak, nida etmek, birinden bir şey talep etmek, istemek ve yalvarmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İnsanın kendi gücünün tükendiği yerde, üstün bir otoriteden çaresizce yardım talep etmesi eylemini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, dua kavramının Kur'an'da sadece düzenli bir ibadet değil, şiddetli korku ve istek anındaki içgüdüsel yalvarışı da anlattığını söyler. İnsanın şer dokunduğunda anında "dua sahibi" (zû duâ) olmasının, samimi bir tevhid inancından (imandan) ziyade, can havliyle ve pragmatik bir kurtuluş refleksinden kaynaklandığını vurgular.
Arîd (عَرِيضٍ)
İbn Fâris, "a-r-d" kökünün "genişlik, en, bir şeyin yatay boyutu ve uzun uzadıya" anlamlarına geldiğini tespit eder. Arîd kelimesinin, enli, geniş, bitmek bilmeyen ve çok yoğun olanı niteleyen bir sıfat olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "Geniş/uzun uzadıya dua" (duâin arîd) tamlamasının, insanın bela anındaki feryadının kesintisizliğini, ne kadar ısrarcı, mızmız, telaşlı ve bitmek bilmez bir şekilde yalvardığını anlatan mübalağalı (abartılı) bir psikolojik durum tespiti olduğunu söyler.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an belagatindeki o eşsiz kelime oyununa (cinas ve cinas-ı iştikak) ve edebi mucizeye dikkat çeker. Ayetin başındaki "yüz çevirdi" anlamına gelen "a'rada" fiili ile ayetin sonundaki "geniş/bitmez tükenmez" anlamına gelen "arîd" sıfatı birebir aynı kökten (a-r-d) türemiştir. İnsan, nimet içindeyken kibirle enine boyuna yan çizip uzaklaşırken (a'rada); kendisine ufacık bir zarar dokunduğunda yine aynı kökten gelen, enine boyuna, uzun uzadıya (arîd) dualar etmeye, yalvarmaya başlar. Yazar, bu tek bir kelime kökü üzerinden insanın trajikomik ikiyüzlülüğünün, nankörlüğünün ve çaresizliğinin hem semantik (anlamsal) hem de fonetik (ses) olarak nasıl muazzam bir belagatle ifşa edildiğini tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "geniş olmak" anlamındaki kökten sıfat olduğunu; ayette insanın dar zamanında Allah'a yönelttiği sonu gelmeyen, mazeretlerle ve gözyaşlarıyla dolu telaşlı yakarışlarını nitelediğini aktarır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla