وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَدْعُونَ مِنْ قَبْلُ وَظَنُّوا مَا لَهُمْ مِنْ مَح۪يصٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fussilet Sûresi, 48. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: şahitlik, kayboluş, fussilet 48, kaçış yokluğu, fussilet suresi, fussilet suresi 48. ayet, ortaklar, dalalet
-
"Artık daha önce taptıkları şeyler onları terk edip kaybolmuş; kendileri de kaçıp kurtulacakları bir yer bulunmadığını anlamışlardır."
Artık daha önce taptıkları şeyler onları terk edip kaybolmuş. Bu beyanda işaret edilen husus, başka bir âyette açıklandığına göre onlara denilecek olan şu sözdür: “Allah’ı bırakıp da tapmakta olduğunuz tanrılarınız nerede? ‘Bizden sıvışıp gittiler’ diye cevap verirler”. Onlar dünyada iken, âhirette şefaat edecekler ve kendilerini Allah’a yaklaştıracaklar ümidiyle putlara tapıyorlardı. Fakat ümitleri boşa çıkınca, “Bizden sıvışıp gittiler” diyecekler. Buna göre daha önce taptıkları şeyler onları terkedip kaybolmuş cümlesinde, onların dünyada iken taptıkları putlar kastedilmiştir. Kendileri de kaçıp kurtulacakları bir yer bulunmadığını anlamışlardır. Yani artık onlar da kaçacakları ve kurtulacakları bir yer olmadığını kesin olarak bildiler ve anladılar. Ebû Avsece, “mahîs” kelimesine kaçacak yer mânası vermiştir.
Yorumu Yorumla
-
Dalle (وَضَلَّ)
İbn Fâris, "d-l-l" kökünün sözlükte "yolunu kaybetmek, doğru yoldan sapmak, yitip gitmek, telef olmak ve boşa gitmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Dalalet kelimesinin, hem insanın doğru yoldan çıkmasını hem de bir nesnenin tamamen ortadan kaybolarak hükümsüz hale gelmesini nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "dalalet" kavramının "hidayet"in zıddı olarak insanın sapkınlığını ifade ettiği gibi, bu ayetteki (dalle anhum) bağlamında "ellerinden çıkıp gitmek, gözden kaybolmak ve zayi olmak" anlamına geldiğini söyler. Müşriklerin dünyadayken kendilerini koruyacağına inandıkları putların ve sahte şefaatçilerin, mahşer gününde hiçbir işe yaramayarak ontolojik bir "kayboluş/hiçlik" yaşamalarını vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "dalle" (kayboldu) fiilini, şirkin evrensel mahkemedeki (eskatolojik) iflası olarak inceler. Dünyadayken hakikati kaybedip bâtıla "sapanların" (dâllîn), ahirette taptıkları bâtılın da onları terk edip "kaybolmasının" (dalle anhum), varoluşsal bir ironi ve mutlak bir yalnızlaşma tablosu olduğunu tespit eder. Şirk, sahibini yolda bırakan bir yanılsamadan ibarettir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "doğru yoldan sapmak, kaybolmak" anlamındaki d-l-l kökünden geldiğini; ayette ise kıyamet gününde putların ve sahte ilahların müşrikleri terk edip ortadan kaybolmalarını, onlardan hiçbir yardım gelmemesini ifade ettiğini aktarır.
Anhum (عَنْهُمْ)
İbn Fâris, bu yapının "bir şeyden uzaklaşmak, ayrılmak, geçip gitmek ve vazgeçmek" anlamı katan "an" (harf-i cer) ile "onlar" anlamına gelen "hum" zamirinden oluştuğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "onlardan uzaklaşıp kayboldu" (dalle anhum) formülündeki "an" edatının, putlar ile müşrikler arasındaki dünyevi bağın (şirkin/asabiyetin) ahirette kesin ve ontolojik olarak koptuğunu; sahte ilahların kendilerine tapanlardan hızla uzaklaşarak aralarındaki ilişkiyi reddettiklerini gösterdiğini söyler.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, bu edatın ism-i mevsûl (ilgi zamiri) olarak "o şey ki, şu şeyler" anlamına geldiğini ve kendisinden sonraki eylemi isme dönüştürdüğünü belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "mâ" edatının burada belirsiz (nekra) varlıkları, yani müşriklerin dünyada ilahlaştırdıkları, taptıkları taşları, ağaçları, cinleri, melekleri veya zorba liderleri istisnasız kapsayan "tüm bâtıl nesneleri/şeyleri" işaret ettiğini vurgular.
Kânû (كَانُوا)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "var olmak, meydana gelmek ve bir halde sebat etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Kânû (idiler) fiilinin, geçmişte uzun süre devam eden, kök salmış ve alışkanlık haline gelmiş kalıcı bir durumu anlattığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "kânû yed'ûn" (dua ediyorlardı/tapıyorlardı) kalıbının, inkar ve tapınma eyleminin sıradan bir sürçme değil, bütün bir ömrü kapsayan bilinçli, örgütlü ve kalıcı bir şahsiyet (şirk) karakteri olduğunu gösterdiğini ifade eder.
Yed'ûne (يَدْعُونَ)
İbn Fâris, "d-a-v" kökünün sözlükte "çağırmak, nida etmek, birinden bir şey talep etmek, yalvarmak ve dua etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İnsanın, gücünün yetmediği konularda kendisinden daha üstün gördüğü bir makamdan yardım isteme eylemi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, dua eyleminin Kur'an'da genellikle "ibadet/tapınma" ile eşanlamlı kullanıldığını söyler. İnsanın bir şeye "dua etmesinin" (yed'ûne), o nesneyi ontolojik bir sığınak ve otorite olarak kabul etmesi (ilahlaştırması) anlamına geldiğini; müşriklerin putlara çağrılarının aslında onlara yönelik mutlak bir tapınma (şirk) olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının sosyolojik ve inanç (Cahiliye) pratikleri üzerinden değerlendirir. "Dua ediyorlardı/çağırıyorlardı" eyleminin, Mekke müşriklerinin savaşta, kuraklıkta veya ticari seferlerde (dar zamanlarda) Hubel, Lat ve Uzza gibi putlardan beklenti içine girip onlara sığınmaları ve kurban keserek fiili yardım talebinde bulunmaları olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "çağırmak, istemek" anlamındaki d-a-v kökünden geldiğini; dini literatürde insanın Allah'a veya (ayette eleştirildiği gibi) sahte tanrılara yönelerek, acziyet içinde yardım talep etmesi ve onlara tapınmasını niteleyen temel bir terim olduğunu aktarır.
Min Kablu (مِنْ قَبْلُ)
İbn Fâris, "k-b-l" kökünün "yönelmek, ön taraf, karşılama ve zaman/mekan olarak bir şeyden önce olmak" anlamlarına geldiğini kaydeder. Bu zaman zarfının, mevcut andan daha önceki bir süreci nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "önceden/daha önce" (min kablu) zarfının, zaman algısını hesap gününden geriye, yani "dünya hayatına" taşıdığını söyler. Mahşerdeki mutlak gerçeklik ile dünyadaki illüzyon (şirk) arasındaki tarihsel ve ontolojik uçurumu belirginleştiren bir zaman göstergesi olduğunu vurgular.
Ve Zannû (وَظَنُّوا)
İbn Fâris, "z-n-n" kökünün sözlükte "kesinliğe ulaşmamış bilgi, ihtimal vermek ve sanmak" anlamına geldiği gibi, Arapçada ezdâd (zıt anlamlı) kelimelerden biri olarak "yakîn, mutlak kesinlik, şüphesiz olarak idrak etmek" anlamına da geldiğini tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, zan kavramının Kur'an'da her zaman "şüphe" anlamına gelmediğini; bağlama göre, kalbin bir gerçeği sarsılmaz bir şekilde onaylaması (yakîn) anlamında kullanıldığını söyler. Müşriklerin azabı gördüklerinde "zannetmeleri" (zannû) sıradan bir sanı veya tahmin değil; kurtuluşlarının olmadığını artık "kesin ve net olarak anlamaları, idrak etmeleri ve yakînen bilmeleri" durumudur.
Toshihiko Izutsu, zann kelimesini Kur'an'ın ontolojik farkındalık aşamalarında inceler. Müşriklerin dünyadayken "Allah bizim yaptıklarımızı bilmez" şeklinde kurdukları temelsiz ve kibirli kuruntu (zann), ahiretteki mutlak yüzleşme (azap) anında tam tersine dönerek, kaçışın imkansızlığına dair mutlak, sarsıcı ve kahredici bir bilgiye (yakînî bir zanna) dönüşmüştür.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, bu kelimenin burada ism-i mevsûl (ilgi zamiri) değil, cümleyi tamamen olumsuzlayan (nefyeden) "yoktur, değil" anlamında bir edat olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, olumsuzluk edatının (mâ) kurtuluş ihtimalini kategorik olarak sıfırladığını, müşriklerin zihnindeki tüm alternatif kaçış planlarını iptal ettiğini söyler.
Lehum (لَهُمْ)
İbn Fâris, "lâm" harf-i cerinin "aitlik, için, sahip olma" bildirdiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "onlar için" (lehum) ifadesinin, ilahi mahkemenin kararının doğrudan ve tahsisen müşrikleri hedef aldığını; dünyada kendilerine "ait" kıldıkları putların yok olmasıyla, ahirette de onlara "ait" hiçbir kurtuluş imkanının kalmadığını gösteren daraltıcı bir aidiyet zarfı olduğunu vurgular.
Min Mehîsın (مِنْ مَحِيصٍ)
İbn Fâris, "h-y-s" kökünün sözlükte "bir şeyden dönmek, yüz çevirmek, haktan veya beladan kaçıp sığınacak bir delik/yer aramak, sapmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mehîs kelimesinin (ism-i mekân veya ism-i masdar olarak), kişinin içine düştüğü tehlikeden kıvırılarak, sağa sola saparak kaçabileceği ve sığınabileceği son kurtuluş durağı veya kaçış yolu olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "mahîs" kavramının, zorlu ve sıkıntılı bir durumdan yaka silkeleyerek kurtulma çabası olduğunu söyler. Ayette "hiçbir kaçış/kurtuluş yerleri (mehîs) olmadığını anladılar" formülünün, müşriklerin ilahi kuşatma karşısındaki varoluşsal çaresizliklerini (acziyetlerini) ifade ettiğini; yeryüzünde peygamberden ve ayetlerden "kaçanların", ahirette ilahi azaptan kaçacak tek bir karışlık (mehîs) yer dahi bulamayacaklarını vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi ontolojik bir "çıkmaz sokak" (mahsur kalma) durumu olarak değerlendirir. Dünyadayken kendi otonomisine güvenerek her türlü ahlaki sorumluluktan "kıvıran/kaçan" (h-y-s) insanın; ilahi nizamın mutlak tecelli ettiği mahşer alanında hiçbir boşluk, saklanacak hiçbir alan veya kaçış tüneli (mehîs) bulamayarak, kendi işlediği günahların gerçekliğiyle cepheden yüzleşmek zorunda kalışının trajik tablosunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla