اِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ السَّاعَةِۜ وَمَا تَخْرُجُ مِنْ ثَمَرَاتٍ مِنْ اَكْمَامِهَا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثٰى وَلَا تَضَعُ اِلَّا بِعِلْمِه۪ۜ وَيَوْمَ يُنَاد۪يهِمْ اَيْنَ شُرَكَٓاء۪يۙ قَالُٓوا اٰذَنَّاكَۙ مَا مِنَّا مِنْ شَه۪يدٍۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fussilet Sûresi, 47. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: şahitlik, kayboluş, kaçış yokluğu, fussilet suresi, fussilet 47, fussilet suresi 47. ayet, ortaklar, gün, saat, nefis, dua, ilim, bilgi
-
"Kıyâmetin zamanını bilmek sadece Allah’a havale edilir; keza O’nun bilgisi olmadan ne meyveler kabuklarım çatlatıp çıkar ne de bir dişi gebe kalıp doğurur. Allah onlara, ‘Tanrılıkta bana ortak saydıklarınız nerede?’ diye seslendiği gün, ‘Sana açıkça söyleyelim, içimizde (sana ortak bulunduğuna dair) bir tanık yok’ derler."
Kıyâmetin zamanını bilmek sadece Allah’a havale edilir. Yer ve gök ehlinden Cenâb-ı Hakka iman eden ve peygamberleri tasdik eden herkes, kendilerinde kıyâmetin zamanı bilgisinin bulunmadığında ittifak ederler. Hiç şüphesiz kıyâmetin zamanına dair bilgi onlara gizlidir ve onlar bunu asla bilmezler. Kıyâmetin zamanına ait bilgi hiç şüphesiz Allah katindadır. O, Azîz ve Celîl olan Allah’ın söylediği gibidir: “Ne zaman gelip çatacak diye sana kıyâmet saatini sorarlar”. Fakat Bâtınîler ile Râfızîler aksini düşünürler, onların iddialarına ve mezheplerine göre bunun ilmi kendilerindedir. Râfızîler, kendi imamlarının onu bildiği kanaatindedirler, şöyle derler: Kıyâmetin saati şu zamandaki şu imamdadır. Bâtınîler de şöyle diyorlar: Saat, kıyâmet ve benzeri isimler, kâim-i zamanın ismidir, o da falancadır. Onların iddiasına göre vakti gelince kâim-i zaman ortaya çıkacaktır. Bu iddialar, Kuranda beyan edilen bilgilere ve yer ile gök ehlinin ittifak ettiği hükme aykırıdır. En doğrusunu Allah bilir.
O’nun bilgisi olmadan ne meyveler kabuklarını çatlatıp çıkar ne de bir dişi gebe kalıp doğurur. Burada Allah’ın bahsettiği meyvelerin kabuklarını çatlatıp çıkmaları ve bir dişinin gebe kalıp doğurması, Kıyametin zamanını bilmek sadece Allah’a havale edilir cümlesiyle bağlantılı olabilir. Eğer durum böyle ise, o zaman âyetin mânası şöyledir: Bütün bunları Allah’tan başka kimse bilemez. O meyvelerin ne zaman çıkacağını, ne kadar çıkacağını, sınırını ve çıkıp çıkmayacağını kimse bilmez. Çocuğun durumu da böyledir, onun nasıl ve ne zaman rallime düşeceğini, çocukların sayısını ve rahime düşüp düşmeyeceğini de kimse bilmez. Kıyâmet saatinin bilgisi gibi bütün bunların bilgisi de sadece Allah’a aittir. En doğrusunu Allah bilir.
O’nun bilgisi olm adan ne meyveler kabuklarını çatlatıp çıkar ne de bir dişi gebe kalıp doğurur. Bu beyan, kıyamet saatinin değil, müstakil bir cümle olarak daha önce geçen şu âyetlerin bağlantısıdır: “Gece ve gündüz, güneş ve ay O’nun işaretlerindendir”, “O’nun işaretlerinden biri de şudur; Sen yeryüzünü (ölmüş gibi) kupkuru görürsün”. En doğrusunu Allah bilir ya , buna göre Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: O’nun ulûhiyetinin, vahdâniyetinin, kudretinin, ilminin ve düzenleyip yönetmesinin işaretlerinden biri de meyveleri kabuklarını çatlatarak çıkarmasıdır. O’nun kudretinin alâmetlerinden biri de bir dişinin gebe kalıp yavrusunu doğurmasıdır. Cenâb-ı Hak o meyveleri kabuklarının içinde yarattı, aynı şeldide bebeği de perdelerin ve örtülerin içinde yarattı, kendisinden bir lütuf ve rahmet olarak o perdelerin ve örtülerin içinde onu büyüttü, gıdasını da orada verdi, sıcak soğuk gibi zarar verecek unsurların hepsinden onu korudu, zayıflığından ve küçüklüğünden dolayı ona eziyet verecek vasıtalardan da korudu, o perdelerin ve örtülerin içinde ona en güzel sureti verdi. Bütün bunlar da Cenâb-ı Haklan ulûhiyeti ve vahdâniyeti bilinsin, O’nun ilminin ve kudretinin başkasından elde edilmiş ve kazanılmış değil, zatî ve ezelî olduğu anlaşılsın diyedir. Çünkü başkasından alınan ilim ve kudret, böyle bir seviyeye ulaşamaz. En doğrusunu Allah bilir.
Kabuklarından. Bu sözcük içinde gizli bir nesnenin bulunduğu yer, her şeyin dış kabuğu demektir. Ancak “kollu gömlek” dediğimiz zaman kullandığımız “küm” (كُمّ) kelimesinin de buradan geldiği söylenmiştir. Ebû Avsece şöyle dedi; “Ekmâmuhâ” (أَكْمَامِهَا) kelimesi, kabuğunu çatlatmadan Önce içindeki nesneyi saklayan dış örtü demektir.
Allah onlara, 'Tanrılıkta bana ortak saydıklarınız nerede?’ diye seslendiği gün. Cenâb-ı Hak, belki sakınırlar ve vazgeçerler diye onlara, kıyamet günü hesaba çekileceklerini ve buna verecekleri cevabı kendilerine hatırlatıyor ve haber veriyor. Buyuruyor ki: Allah onlara, ‘Tanrılıkta bana ortak saydıklarınız nerede?’ diye seslendiği gün. Yani dünyada iken benim ortaklarım olduklarım söyledikleriniz nerede? Dünyada iken taptıklarınız ve onların da ilâh olduğunu, benim nezdimde sizin şefaatçiniz olacağını iddia ettikleriniz nerede? Yoksa Allah’ın onlara doğrudan, Benim ortaklarım nerede? diye sorma ihtimali yoktur. Çünkü O’nun ortağı yoktur. Ondan başka ilâh yoktur. Dolayısıyla âyet bizim söylediğimiz mânadadır. Sana açıkça söyleyelim, içimizde (sana ortak bulunduğuna dair) bir tanık yok, derler. Buradaki “âzennâ” (اٰذَنَّا) kelimesine bazıları, sana duyuralım ki, anlamı verdiler. Buna, sana bildirelim ki, mânası da verilmiştir. Bu kelimeye en uygun olarak sana haber verelim ki, mânasıdır. Çünkü Allah onu zaten bilmektedir, dolayısıyla bilene tekrar bildirmek olmaz. Fakat bilene, bildiğini haber vermek olur. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra o sözü kimin söylediği konusunda da farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Bu sözü o gün kendilerine seslenilen kâfirler söyledi. Onlar derler ki: Sana açıkça haber verelim İd, bizim için senden başka bir tanık yahut bir ortak veyahut bir ilâh yoktur. Bu durumda onların bu sözleri kendilerini yalanladıkları ve sözlerini inkâr ettikleri mânasına gelir. Onlar bunu söylemediklerini ve böyle bir şey yapmadıklarını dile getirirler. Bu durumu Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle haber vermektedir: “Onları hep birden toplayacağız; sonra da Allaha ortak koşanlara ‘Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız?’ diyeceğiz. Sonra onların mazeretleri 'Rabb’imiz Allaha andolsun ki bİz ortak koşanlar olmadık’ demekten başka bir şey oImadı”. Böylece onlar Allaha ortak koştuklarını inkâr edecelder. Buna göre Sana açıkça söyleyelim, içimizde (sana ortak bulunduğuna dair) bir tanık yok sözü, sana kimseyi ortak koşmadık, senden başka birini ilâh edinmedik mânasına gelir. Em doğrusunu Allah bilin Bazıları şöyle dedi: Bu sözü putlar ve dünyada iken insanların taptıkları varlıklar söyleyecek. Onlar diyecek kİ: Onların bize taptıklarına dair bizden bİr tanık yok, bunu yapmalarını onlara biz emretmedik. Bu da şu âyet-i kerîmede meâlen ifade buyurulduğu gibidir: "Allah’a ortak koştukları varlıklar onlara, ‘Siz bize tapmıyordunuz, sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir’ diyecekler”. Onlar, müşriklerin kendilerine taptıklarından habersiz olduklarını ve bunu yapmalarını onlara kendilerinin emretmediğini haber verecekler. Buna göre Sana açıkça söyleyelim, içimizde (sana ortak bulunduğuna dair) bir tanık yok cümlesi, sana haber verelim ki... demektir. Bu yoruma göre. Sana haber verelim ki ifadesinde söylenen gerçek, “Sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile değiliz” mealindeki âyettir. En iyisini bilen Allah Teâladır.
Sonra kıyâmet günü kâfirler, bazan Allah’tan başkalarına ibadet ettiklerini inkâr ederler, bazan bunu kabul ederler fakat onlardan kendilerini aklamaya çalışırlar, bazan da tekrar imtihan edilmeyi ve dünyaya dönmeyi talep ederler; o gün farklı zamanlarda ve değişik hallerde böyle farklı şeyler söylerler. Çünkü bütün bu farklı talepler aynı anda yapılmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İleyhi (إِلَيْهِ)
İbn Fâris, yönelme bildiren "ilâ" edatı ile "O" (hu/hi) zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Eylemin nihai varış noktasını ve sınırını ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "O'na" (ileyhi) edatının cümlenin en başına alınmasının (tahsis), mutlak bir sınırlama ve tekel ifade ettiğini söyler. Kıyamet saatinin bilgisinin, melekler veya peygamberler dahil hiçbir yaratılmışa değil, "yalnızca ve sadece O'na" (Allah'a) ait ve O'nun katında mahfuz bir sır olduğunu vurgular.
Yuraddu (يُرَدُّ)
İbn Fâris, "r-d-d" kökünün sözlükte "geri çevirmek, iade etmek, aslına döndürmek ve reddetmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul (edilgen) formdaki "yuraddu" fiilinin, bir şeyin kendi kaynağından çıkıp dolaştıktan sonra tekrar o mutlak kaynağa ve sahibine teslim edilmesi, ona havale edilmesi durumunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "havale edilir/döndürülür" fiilinin, insanın bilgisizlik karşısındaki ontolojik acziyetini gösterdiğini söyler. İnsan aklının, kıyametin zamanı gibi mutlak gaybî konularda cevapsız kaldığında, o bilgiyi zorla üretmek yerine asıl sahibine (Allah'a) "iade etmesinin/havale etmesinin" en doğru epistemolojik (bilgisel) tutum olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın gayb teolojisinde "rücû/red" kavramını inceler. İnsanın sınırlarını aşan evrensel ve kozmik sırlar karşısında bilginin "yuraddu" (O'na döndürülür) eylemiyle Allah'a bağlanmasının, tevhid inancının bilgi teorisindeki karşılığı olduğunu; insanın mutlak cehaletini kabul ederek ilahi olanın mutlak ilmine (Alîm) teslimiyetini (İslam) tespit eder.
İlmu (عِلْمُ)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "bir şeyin hakikatine ve mahiyetine ulaşmayı sağlayan işaret (alamet), kesin idrak ve şüphesiz bilmek" anlamında olduğunu kaydeder. İlim kelimesinin, cehaletin, zannın ve tahminin zıddı olarak nesneyi olduğu gibi mutlak surette kavramak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının sıradan bir malumat (veri) değil, eşyanın ardındaki nedenselliği ve zamanı tam olarak kuşatan bir idrak olduğunu söyler. Kıyametin (saatin) "ilminin" sadece Allah'a ait olmasının, O'nun zamanın ve mekanın yaratıcısı olarak her şeyin sonunu ve dönüşümünü ezelî bir "bilgiyle" var ettiğini gösterdiğini vurgular.
es-Sâati (السَّاعَةِ)
İbn Fâris, "s-v-a" kökünün "zamanın serbest bırakılmış bir anı, bir vakit dilimi ve bir şeyin başıboş/serbest kalması" anlamlarına geldiğini belirtir. Sâat kelimesinin dilde günün herhangi bir anını nitelediğini, ancak terim olarak evrenin aniden sona ereceği o dehşetli "belirli ve mutlak anı" ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "sâat" kelimesinin zamanın en küçük ve en hızlı geçen parçası olduğunu söyler. Kıyamet kopuşuna bu ismin verilmesinin, o devasa kozmik yıkımın çok uzun bir süreçte değil, "bir an" (sâat) içinde, göz açıp kapayıncaya kadar ani bir şokla gerçekleşeceğini gösterdiğini vurgular.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmakla birlikte, eskatolojik (ahirete dair) "Kıyamet Vakti" anlamını Kuzeybatı Sami dillerinden, özellikle Süryanicedeki "sha'tha" kelimesinin teolojik kullanımından aldığını tartışır. Hristiyan ve Yahudi kıyamet edebiyatında (apokaliptik) "O Saat" kavramının bilinen bir terim olduğunu ve Kur'an'ın bunu kendi eskatolojik sisteminin merkezine yerleştirdiğini iddia eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "zaman dilimi, an" anlamındaki s-v-a kökünden geldiğini; İslam inancında evrenin düzeninin bozulup dünya hayatının sona ereceği ve ölülerin diriltileceği zamanı, kıyamet kopma anını ifade eden temel bir akaid terimi olduğunu aktarır.
Tahrucu (تَخْرُجُ)
İbn Fâris, "h-r-c" kökünün sözlükte "içeride olmanın (duhul) zıddı olarak dışarı çıkmak, görünür olmak, belirmek ve ayrılmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hurûc eyleminin, kapalı, gizli veya tohum halinde olan bir şeyin, kabuğunu/sınırını yırtarak varlık sahasına çıkması olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "çıkmak" (tahrucu) fiilinin, potansiyel (kuvve) halinde olan hayatın, fiiliyata dökülmesini anlattığını söyler. Ayette bitkilerin tomurcuklarından "çıkması" fenomeninin, sadece basit bir doğa olayı olarak değil, gizli olanın açığa çıkması bağlamında "kıyamet" (gizli olan vaktin ansızın ortaya çıkması) ve "diriliş" (kabirlerden çıkış/hurûc) gerçeğine mikroskobik bir delil ve emsal olarak sunulduğunu vurgular.
Semerâtin (ثَمَرَاتٍ)
İbn Fâris, "s-m-r" kökünün "ağacın verdiği ürün, meyve, bir çabanın neticesi ve verim" anlamlarına geldiğini belirtir. Semere kelimesinin (çoğulu semerât), bir bitkinin gelişim sürecinin en son ve olgunlaşmış aşaması olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, semere kavramının fiziksel meyveleri kapsadığı gibi, mecaz olarak insanın eylemlerinin sonuçlarını, emeğin karşılığını veya ağacın/neslin devamını sağlayan tohumu da nitelediğini söyler. Meyvelerin zikredilmesinin, yeryüzündeki tüm biyolojik döngünün ve rızık üretiminin doğrudan ilahi ilmin kontrolünde olduğunu ifade eder.
Dücane Cündioğlu, dildeki semere kelimesinin varoluşsal boyutunu inceler. Ağacın tüm varlık sebebinin o "meyveyi" (semere) vermek olduğunu; evrenin de nihai gayesinin kıyamet (saat) ile o büyük "sonucu/hasadı" vereceğini belirterek, meyvenin çıkışı ile kıyametin kopuşu arasındaki o müthiş ontolojik nedensellik ve olgunlaşma ilişkisine (teşbihe) dikkat çeker.
Ekmâmihâ (أَكْمَامِهَا)
İbn Fâris, "k-m-m" kökünün "bir şeyin üzerini sıkıca örtmek, gizlemek, kılıfına koymak ve kaplamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Kimm kelimesinin (çoğulu ekmâm), hurma veya diğer meyvelerin tomurcuklarını rüzgardan ve dış etkenlerden koruyan, meyve büyümeden önce onu sıkıca saran dış kabuk, zar veya kılıf olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ekmâm" (tomurcuk kılıfları) kelimesinin son derece detaylı ve mikro bir gözlemi yansıttığını söyler. Meyvenin o sıkı ve karanlık kabuktan (kimm) yırtılıp dışarı çıkmasının, evrendeki hiçbir gizliliğin, hiçbir kapalı kılıfın Allah'ın mutlak ilminden kaçamayacağını ispatlayan sarsıcı bir ilahi delil olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi ontolojik bir "gizlilik ve ifşa" metaforu olarak değerlendirir. Kıyamet saatinin ne zaman kopacağının (bilgisinin) tıpkı o tomurcuğun kılıfı (ekmâm) gibi "örtülü ve gizli" olduğunu; meyve nasıl vakti gelince kılıfı yırtıp (tahrucu) çıkıyorsa, Kıyamet Saati'nin de vakti dolduğunda o gizlilik kılıfını yırtarak ansızın evrenin üzerine doğacağını ifade eder.
Tahmilu (تَحْمِلُ)
İbn Fâris, "h-m-l" kökünün sözlükte "bir ağırlığı kaldırmak, yüklenmek, taşımak ve sırta almak" anlamlarına geldiğini belirtir. Hamilelik eyleminin, kadının/dişinin rahminde bir başka canlının ağırlığını taşıması ve onu beslemesi sebebiyle bu kökten isimlendirildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "haml" (yüklenme/gebe kalma) eyleminin sadece biyolojik bir taşıma değil, gizli ve karanlık bir ortamda (rahimde) yeni bir yaşamın inşası olduğunu söyler. "Hiçbir dişi gebe kalamaz" (mâ tahmilu) vurgusunun, hayatın kaynağındaki o ilk döllenme/oluşum anının sadece Allah'ın "ilmiyle" kuşatıldığını gösterdiğini vurgular.
Unsâ (أُنْثَى)
İbn Fâris, "e-n-s" kökünün "yumuşaklık, zayıflık ve erkekliğin zıddı olan cinsiyet" anlamlarına geldiğini tespit eder. Ünsâ (dişi) kelimesinin, yeryüzündeki tüm biyolojik türlerin üreme yeteneğine sahip olan, rahminde hayatı taşıyan cinsini ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, ünsâ kelimesinin sadece insan türünü değil, hayvanları ve bitkileri de kapsayan evrensel bir cinsiyet (dişilik) kategorisi olduğunu söyler. Ayetteki mutlak kullanımın (min unsâ/herhangi bir dişi), yeryüzündeki milyarlarca türün, karıncadan balinaya kadar her birinin rahmindeki gizli oluşumun Allah'ın detaylı bilgisinin (Alîm sıfatının) kayıtlarında olduğunu vurgular.
Lâ Tedau (وَلَا تَضَعُ)
İbn Fâris, "v-d-a" kökünün sözlükte "bir şeyi bulunduğu yerden indirmek, yere koymak, bırakmak ve yükü atmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Vad' eyleminin (tedau), hamile bir dişinin taşıdığı o ağır yükü (yavruyu) doğurarak bedeninden ayırması ve dış dünyaya "bırakması" olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "doğurmak" (tedau) fiilinin, varlığın karanlıktan (rahimden) aydınlığa (dünyaya) intikalini simgelediğini söyler. Gebe kalmak (haml) nasıl yaşamın ilk gizli sırrı ise, doğurmak eyleminin de o sırrın açığa çıkması (ifşası) olduğunu; her iki anın da ilahi bilginin gözetimi ve izni (ilmi) olmaksızın gerçekleşmesinin imkansız (lâ) olduğunu vurgular.
İllâ Bi İlmihi (إِلَّا بِعِلْمِهِ)
İbn Fâris, "illâ" (ancak/hariç) istisna edatı ile "a-l-m" (bilmek) kökünden gelen "ilim" (bilgi) kelimesinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Bu kalıbın, istisnasız bir şekilde tüm biyolojik ve kozmik olayların sadece Allah'ın ezelî bilgisi, izni ve kuşatması "ile" (bi) varlık sahasına çıkabildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "Ancak O'nun ilmiyle" vurgusundaki "ilim" kavramının sıradan bir gözlem değil, bizzat o nesneyi veya durumu "yaratan, yöneten ve takdir eden" bir bilgi olduğunu söyler. Meyvenin kılıfından çıkması, dişinin gebe kalması ve doğurması gibi insanın mikroskobik düzeyde bilemediği (gaybî) olayları "bilen" gücün, aynı şekilde Kıyamet Saati'nin (es-Sâat) ilmini de elinde tutan yegane makam olduğunu ispatladığını vurgular.
Yevme (وَيَوْمَ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün sözlükte "gündüz vakti, aydınlık zaman veya mutlak olarak belirli bir zaman dilimi" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu kelimenin sadece 24 saatlik bir döngüyü değil, başı ve sonu olan herhangi bir büyük kozmik veya ilahi hadisenin vaktini (örneğin hesap gününü) ifade etmek için de kullanıldığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "yevm" (O gün) zarfının, muhatabın zihnini birdenbire şu anki biyolojik dünyadan (meyveler ve doğumlar) kopararak doğrudan o dehşetli eskatolojik sahneye (kıyamet gününe) fırlattığını; zamanın düzlemsel akışını kırarak ilahi sorgunun başlayacağı o mutlak ana dikkat çektiğini söyler.
Yunâdîhim (يُنَادِيهِمْ)
İbn Fâris, "n-d-y" kökünün sözlükte "yüksek sesle çağırmak, seslenmek, nida etmek ve toplantı meclisi" anlamlarına geldiğini belirtir. Nida eyleminin, muhatapların dikkatini toplamak için yapılan şiddetli ve sarsıcı bir çağrı olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "Onlara seslenir/nida eder" (yunâdîhim) fiilinin, mahşer yerindeki o devasa kalabalıkta, Allah'ın mutlak otoritesiyle inkarcılara (müşriklere) yönelttiği varoluşsal bir sorgulamayı ifade ettiğini söyler. Bu çağrının, dünyadayken sağırlık (vakr) numarası yapanların kulaklarını sağır edecek kadar gerçek, kaçınılamaz ve hesap sorucu (tevbih/kınama) bir nida olduğunu vurgular.
Eyne (أَيْنَ)
İbn Fâris, bu kelimenin Arapçada bir şeyin mekanını, yerini veya konumunu sorgulamak için kullanılan (nerede) bir soru edatı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Nerede?" (eyne) sorusunun sıradan bir bilgi veya mekan arayışı olmadığını (istifham-ı inkârî); aksine, dünyadayken Allah'a ortak koştukları putların, liderlerin veya sahte güçlerin mahşerde hiçbir işe yaramadığını, onların ontolojik bir hiçlikten ibaret olduğunu muhatapların yüzüne çarpan kahredici bir teolojik meydan okuma olduğunu vurgular.
Şurekâî (شُرَكَائِي)
İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün sözlükte "bir şeyde ortak olmak, pay sahibi olmak, hisse ve bir şeyi diğeriyle birleştirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Şerîk kelimesinin çoğulu olan şürekâ sözcüğünün, Allah'ın mülkünde, yaratmasında veya ibadet edilmesinde O'na denk ve ortak tutulan sahte varlıkları nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "şirk" kavramını mülkün ve otoritenin tevhidini (birliğini) parçalamak olarak tanımlar. Allah'ın "Benim ortaklarım nerede?" (şurekâî) şeklindeki nidasının, aslında onlara atfedilen bu ortaklık vasfının müşriklerin kendi zanlarından ve yalanlarından ibaret olduğunu, Allah'ın asla böyle bir ortaklığı kabul etmediğini ve bu iddianın ahirette çöktüğünü (ispat edilemezliğini) ilan ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, şürekâ kavramını Kur'an'ın tevhid-şirk diyalektiğinde inceler. Müşriklerin dünyadayken kendilerine şefaat edeceğine, yağmur yağdıracağına veya rızık vereceğine inandıkları (otorite paylaştırdıkları) "ortakların", ahiretteki mutlak ilahi tecelli karşısında nasıl buharlaşıp kaybolduklarını; "nerede ortaklarım" sorusunun, şirkin epistemolojik ve ontolojik iflasının resmî ilanı olduğunu tespit eder.
Kâlû (قَالُوا)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün "ağızdan çıkan söz, söylemek ve telaffuz etmek" temel anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dediler ki" (kâlû) fiilinin, müşriklerin dünyadaki o kibirli, yüksek sesli ve itirazcı söylemlerinin (ilhad/gürültü) aksine; mahşerde mutlak bir çaresizlik, utanç ve itiraf psikolojisiyle verdikleri ezik bir cevap eylemini ifade ettiğini söyler.
Âzennâke (آذَنَّاكَ)
İbn Fâris, "e-z-n" kökünün sözlükte "kulak (üzün), işitmek, izin vermek, bildirmek ve ilan etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki "îzân" (âzennâ) eyleminin, bir şeyi yüksek sesle duyurmak, kesin bir dille bildirmek, itiraf veya ilan etmek (ilam) anlamına geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "Sana arz ederiz/Sana bildiririz ki" (âzennâke) ifadesinin, müşriklerin dünyadaki inatlarını ve yalanlarını tamamen terk ederek, ilahi otorite karşısında hiçbir gizli niyet veya savunu barındırmayan, teslimiyet dolu ve kesin bir acziyet beyanı (ikrar) olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin psikolojik ve teolojik çöküşü anlattığını belirtir. Dünyadayken peygambere "kulaklarımızda ağırlık var (vakr) seni duymuyoruz" diyerek (ayet 5) hakikate sağır taklidi yapan müşriklerin; ahirette Allah'ın nidası karşısında bizzat kendilerinin "âzennâke" (sana duyururuz/ilan ederiz) diyerek tam bir feryat ve itiraf durumuna düşmelerindeki edebi/psikolojik (mukabele) ironiye dikkat çeker.
Mâ Minnâ (مَا مِنَّا)
İbn Fâris, mutlak olumsuzluk edatı olan "mâ" (yoktur) ile, "bizden/içimizden" anlamındaki "minnâ" edatının birleşimi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "İçimizden yoktur" ifadesinin, mahşer yerindeki mutlak yalnızlığı, dünyadaki asabiyet (kabile/şirk) bağlarının tamamen koptuğunu ve kimsenin diğerinin yükünü alamadığı, şefaatin (ortaklığın) iptal edildiği o korkunç dağılmayı gösterdiğini söyler.
Min Şehîdin (مِنْ شَهِيدٍ)
İbn Fâris, "ş-h-d" kökünün sözlükte "kesin bilgiyle bilmek, bir olaya bizzat hazır bulunmak, görmek ve açıkça beyan etmek (tanıklık)" anlamlarına geldiğini belirtir. Şehîd kelimesinin mübalağa sıfatı olarak, olayı bizzat müşahede edip onu savunan ve ona şahitlik eden kişi olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, şehadet eyleminin bir gerçeğin arkasında durmak ve onu delillendirmek olduğunu söyler. Müşriklerin "İçimizden hiçbir şahit (şehîd) yoktur" itirafının; dünyadayken inandıkları o putların veya ortakların ilah olduğuna dair artık hiç kimsenin şahitlik etmeye, onları savunmaya veya bu bâtıl inancı üstlenmeye cesaret edemediğini gösteren mutlak bir teolojik iflas beyanı olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, şehîd kavramını Kur'an'ın eskatolojik yargılama sisteminde inceler. Dünyadayken hakikatin şahitliğini reddeden (küfür) müşriklerin, ahirette kendi yalanlarının şahitliğini (şirklerini) bizzat kendilerinin iptal etmesinin; bâtılın evrensel mahkemede (hesap gününde) kendi kendini çürüten (ontolojik dayanaktan yoksun) bir illüzyon olduğunu itiraf etmeleri (ispatı) olduğunu tespit eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla