مَا يُقَالُ لَكَ اِلَّا مَا قَدْ ق۪يلَ لِلرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَۜ اِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ وَذُو عِقَابٍ اَل۪يمٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fussilet Sûresi, 43. Ayet
Daralt
X
-
"Sana, senden önceki peygamberler için söylenenlerden farklı bir şey söylenmemektedir. Gerçekten Rabb’in hem mağfiret sahibidir hem de O’nun çok yakıcı bir azabı vardır."
Sana, senden önceki peygamberler için söylenenlerden farklı bir şey söylenmemektedir. Cenâb-ı Hak burada, insanların iftiralarına karşı Hz. Peygamber i teselli etmekte ve sabırlı olmasını emretmektedir. Çünkü onun için insanlar, o yalancıdır, büyücüdür, aklını yitirmiştir, ona birileri öğretmektedir, o müfteridir gibi kendisini üzecek asılsız sözler söylüyorlardı, bu sözler de Resûlullah'a (s.a.) çok ağır geliyordu. Halbuki peygamber aleyhisselâm onları sadece kurtuluş yoluna çağırıyor, onlar ise kendisine az önce belirtilen sözlerle karşılık veriyorlardı. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: Sana, senden önceki peygamberler için söylenenlerden farklı bir şey söylenmemektedir. İnsanlar senden önceki peygamberleri de inkâr etmişler, onları büyücülükle, cinnetle ve benzeri durumlarla itham etmişlerdi. İşte bu beyanla Allah, Hz. Peygambere sabrı telkin etmektedir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”. Cenâb-ı Hak, peygamberlerden ilk inkâr edilenin ve Allah hakkında ilk defa eziyete mâruz kalanın kendisi olmadığını bildiğini söyleyerek, çektiği can sıkıntısından ve dışlanmışlıktan dolayı Resûlullah’ı (s.a.) teselli etmek için böyle söylemiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Gerçekten Rabb’in hem mağfiret sahibidir hem de O’nun çok yakıcı bir azabı vardır. En doğrusunu Allah bilir ya , Cenâb-ı Hak, o âyetin arkasından şunu söylemektedir: Eğer onlar yaptıklarına tövbe eder ve vazgeçerlerse gerçekten Rabb’in mağfiret sahibidir, fakat inat edip yaptıklarına devam ederlerse O’nun çok yakıcı bir azabı da vardır. Yahut, en doğrusunu Allah bilir ya , bu cümle, “Bu uyarıcı kitap kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler” meâlindeki âyetin sılası da olabilir, yani Rabb’in mağfiret sahibidir, seni de Kur’ân’ı da yalanlayan o insanlar eğer tövbe ederler, yaptıklarından vazgeçerler ve seni tasdik ederlerse, Rabb’in onları da bağışlayacaktır. Ama onlar inkârlarına ısrarla devam edip dururlarsa, Rabb’inin çok yakıcı bir azabı da vardır. En doğrusunu Allah bilir. Yahut Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Yaptıklarından dolayı onları cezalandırmak veya mükâfatlandırmak sana düşmez, o bizim işimizdir; yaptıklarından vazgeçtikleri zaman dilersem onları bağışlarım, dilersem cezalandırırım. Bu yorum, şu âyetin mânasına benzemektedir: “(Resûlüm!) Bu işte senin yapacağın bir şey yok. Allah ya onların tövbelerini kabul eder veya onları cezalandırır”.
Yorumu Yorumla
-
Mâ (مَا)
İbn Fâris, bu kelimenin cümleye olumsuzluk (nefy) anlamı katan bir edat olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bağlam içinde bu edatın, "illâ" (ancak/dışında) edatıyla birlikte kullanılarak cümleye mutlak bir sınırlandırma (hasr) ve kesinlik kazandırdığını söyler.
Yukâlu (يُقَالُ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "ağızdan çıkan söz, bir düşünceyi sese dönüştürerek telaffuz etmek ve söylemek" gibi temel anlamlara geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kavl eyleminin meçhul (edilgen) formu olan "yukâlu" (söyleniyor) fiilinin, müşriklerin itirazlarının, alaylarının ve iftiralarının sıradan bir sözden ibaret olmadığını; peygambere karşı sistematik olarak yürütülen psikolojik bir baskı söylemi olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, "kavl" (söylem) kavramını Kur'an'ın iletişim modelinde küfrün eylemsel bir deklarasyonu olarak inceler. Peygambere yöneltilen bu sözlü saldırıların, aslında hakikate karşı geliştirilen bir karşı-iletişim stratejisi olduğunu ve ayetin, bu negatif söylemin dönemsel değil, tarihsel ve evrensel bir reaksiyon olduğunu deşifre ettiğini tespit eder.
Leke (لَكَ)
İbn Fâris, "lâm" harf-i cerinin yönelme, aitlik ve tahsis bildirdiğini kaydeder. Cümledeki kullanımının, inkarcıların ürettiği o ağır söylemin doğrudan Hz. Peygamber'in şahsına, peygamberlik misyonuna ve tebliğine yöneltildiğini (hedef aldığını) ifade eder.
İllâ (إِلَّا)
İbn Fâris, istisna bildiren bir edat olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "mâ... illâ" (ancak/sadece şu söyleniyor) şeklindeki nefy ve istisna kalıbının, Kur'an belagatinde muhatabın (Peygamber'in) kalbini teskin etme (yatıştırma) işlevi gördüğünü söyler. Peygambere söylenen ağır sözlerin yeni ve şaşırtıcı bir şey olmadığını, sadece eski inkarcı argümanların tekrarı olduğunu vurgular.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, bu kelimenin burada ism-i mevsûl (ilgi zamiri) olarak kullanıldığını ve "o şey ki, şu şeyler" anlamını taşıdığını belirtir.
Kad (قَدْ)
İbn Fâris, mazi (geçmiş zaman) fiilinin başına geldiğinde eylemin kesinlikle gerçekleştiğini, bittiğini ve tarihi bir gerçeklik olarak pekiştiğini bildiren bir edat olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, bu edatın, söylenen iftiraların ve inkar argümanlarının tarihin derinliklerinde çoktan tamamlanmış, tecrübe edilmiş ve sabıka kaydı oluşmuş bir cehalet döngüsü olduğunu tescillediğini ifade eder.
Kîle (قِيلَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün geçmiş zaman edilgen (meçhul) yapısı olduğunu belirtir. Eylemin geçmişte de defalarca "söylendiğini" ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke müşriklerinin psikolojik harbi bağlamında değerlendirir. Peygamber'e "şair, mecnun, sihirbaz, yalancı" gibi yöneltilen ithamların (yukâlu), aslında tarih boyunca Nuh, Hud, Salih veya Şuayb peygamberlere de yöneltilen tipik pagan refleksinin aynısı (kîle) olduğunu; ayetin bu tarihsel tekrarı vurgulayarak Hz. Peygamber'i teselli ettiğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, eylemin meçhul (edilgen) yapısının (kîle / söylendi) varoluşsal bir ironi taşıdığını inceler. Hakikate itiraz edenlerin isimlerinin, kimliklerinin veya makamlarının evrensel planda hiçbir önemi olmadığını; onların sadece tarihin her döneminde "aynı yalanı" tekrar eden anonim, kişiliksiz ve şuursuz bir koro olduklarını ifade eder.
Lir Rusuli (لِلرُّسُلِ)
İbn Fâris, "r-s-l" kökünün sözlükte "bir şeyi yumuşaklıkla, peş peşe ve bir amaca mebni olarak göndermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Resul kelimesinin çoğulu olan rusul sözcüğünün, ilahi bir mesajı (risaleti) insanlara iletmek üzere seçilmiş elçiler topluluğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, resul kavramının sıradan bir haber taşıyıcı (nebi) olmaktan öte, elçiliğini yaptığı makamın (Allah'ın) otoritesini ve şeriatını da temsil eden, bu yüzden toplumla doğrudan çatışma ve mücadele içine giren özel misyon sahibi elçi olduğunu söyler.
Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Ortadoğu'nun monoteistik Sami dillerindeki dini literatürle akraba olduğunu tartışır. Süryanice ve Aramicedeki "şeliha/rasula" (gönderilmiş olan/elçi) kelimesiyle aynı işlevi gören bu terimin, Kur'an'da peygamberlik kurumunu ardışık ve evrensel bir "elçiler zinciri" (rusul) olarak sistemleştirdiğini iddia eder.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın "teselli" (consolation) teolojisi bağlamında bu kelimeyi analiz eder. Peygambere, kendisinden önceki elçilerin (rusul) de aynı iftiralara ve acılara maruz kaldığının hatırlatılmasının, erken dönem Mekke surelerindeki en güçlü psikolojik dayanıklılık (direnç) inşası ve ilahi bir metin stratejisi olduğunu ifade eder.
Min Kablike (مِنْ قَبْلِكَ)
İbn Fâris, "k-b-l" kökünün "yönelmek, ön taraf, karşılama ve zaman/mekan olarak bir şeyden önce olmak" anlamlarına geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "senden öncekiler" zarfının, İslam davetinin tarihsiz ve köksüz yeni bir hareket olmadığını; insanlığın başından beri devam eden ulu ve kesintisiz bir tevhid yürüyüşünün (nübüvvet silsilesinin) devamı olduğunu vurguladığını söyler.
İnne (إِنَّ)
İbn Fâris, cümlenin bildirdiği hükmü şüpheden arındırarak kesinleştiren, "şüphesiz, muhakkak ki" anlamlarına gelen tekit (pekiştirme) edatı olduğunu belirtir.
Rabbeke (رَبَّكَ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "sahip, efendi, terbiye eden, bir şeyi kademe kademe olgunluğa eriştiren ve ıslah eden" anlamlarına geldiğini belirtir. Rab isminin, varlığı her an gözetip yöneten makamı ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, Rab kelimesinin sadece "yaratıcı" (hâlık) demek olmadığını, varlığın tüm ihtiyaçlarını karşılayan "mürebbî" vasfını da barındırdığını vurgular. "Senin Rabbin" (Rabbeke) tamlamasındaki aidiyet ekinin, Allah'ın peygamberini müşriklerin iftiraları karşısında yalnız bırakmadığını, onu şefkatle himaye eden mutlak bir hami (koruyucu efendi) olduğunu gösterdiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Rab kelimesini Allah-insan ilişkisindeki dinamik, otoriter ama aynı zamanda kişisel ve şefkatli bağ olarak inceler. Müşriklerin saldırılarına karşı ayetin doğrudan "Senin Rabbin" diyerek Peygamber'e hitap etmesinin, ilahi otoritenin elçisini doğrudan kendi varoluşsal güvencesi altına alması olduğunu tespit eder.
Le Zû (لَذُو)
İbn Fâris, "zû" kelimesinin "sahip, mâlik, ehl" anlamına geldiğini ve eklendiği özelliğin, kişinin ayrılmaz ve zatî bir parçası olduğunu belirttiğini kaydeder. Başındaki "lâm" (le) harfinin ise ikinci bir tekit (pekiştirme) yaparak sahipliğin mutlaklığını vurguladığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "zû" edatının sıradan ve geçici bir sahiplikten ziyade, varoluşsal bir bütünleşmeyi ifade ettiğini söyler. Allah'ın bağışlama ve ceza sıfatlarına "sahip" olmasının (le zû), bu eylemlerin ilahi adaletin mutlak ve değişmez (zatî) yasaları olduğunu ifade ettiğini vurgular.
Mağfiratin (مَغْفِرَةٍ)
İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve onu dış etkenlerden korumak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Savaşta başı darbelerden koruyan miğfere (miğfer) de bu kökten isim verildiğini hatırlatan müellif, ilahi mağfiretin; kulun kusurlarını örtmek, günahın izlerini silmek ve onu azaptan korumak anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ğufrân (bağışlama) eylemini salt bir görmezden gelme değil, ilahi bir koruma kalkanı olarak tanımlar. Allah'ın günahları örtmesinin, o günahların ruhsal ve eskatolojik sonuçlarını iptal etmesi olduğunu; "mağfiret sahibi" olmanın, tövbe edenlere ve sabreden (kötülüğe iyilikle karşılık veren) müminlere yönelik sonsuz bir ilahi lütuf olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, mağfiret kavramını Kur'an'ın rahmet teolojisi içinde inceler. İnsanın ontolojik olarak zaaflı bir varlık olduğunu; ancak Allah'ın "mağfiret sahibi" sıfatının, kulun tevbesine karşılık olarak onun varoluşsal kirini silen, evrenin ahlaki dengesini merhamet lehine onaran aktif bir ilahi tasarruf olduğunu tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "örtmek, korumak" anlamındaki ğ-f-r kökünden geldiğini; Allah'ın kullarının günahlarını bağışlaması, onları cezalandırmaktan vazgeçerek kusurlarını rahmetiyle örtmesi anlamında temel bir teolojik terim olduğunu aktarır.
Ve Zû (وَذُو)
İbn Fâris, atıf (bağlaç) harfi "vav" ile "sahip/mâlik" anlamındaki "zû" kelimesinin tekrarlandığını; bu tekrarın, ilahi sıfatlar (rahmet ve azap) arasındaki dengenin mutlaklığını gösterdiğini belirtir.
Ikâbin (عِقَابٍ)
İbn Fâris, "a-k-b" kökünün temel anlamının "ökçe, topuk, birinin hemen ardından gelmek ve izlemek" olduğunu tespit eder. Ceza anlamına gelen "ikab" kelimesinin, işlenen bir suçun/kötülüğün hemen ardından ayrılmaz bir şekilde peşine takılıp kişiyi yakalaması (ökçesinden izlemesi) sebebiyle bu kökten türetildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, ikab kelimesinin sıradan veya keyfi bir işkence değil; kötülüğün ve inkarın ardından gelen, bizzat failin kendi eylemiyle hak ettiği (adalete dayalı) yasal ve ontolojik karşılık (ceza) olduğunu söyler. Mağfiret ve ikabın aynı ayette yan yana (zû mağfiretin ve zû ikab) gelmesinin, ilahi otoritenin umut ile korku (havf ve reca) arasındaki evrensel adalet terazisini kurduğunu vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ikab kavramını ilahi cezanın ontolojik zorunluluğu üzerinden değerlendirir. Müşriklerin peygambere yaptıkları eziyetlerin (sözlü ve fiili alayların/iftiraların) evrende karşılıksız kalmayacağını, bu kasti cürümlerin kendi "ökçelerine" takılıp (a-k-b) mutlaka ama mutlaka ahirette karşılarına yıkıcı bir cezai netice olarak dikileceğini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "ardından gelmek, izlemek" anlamındaki a-k-b kökünden türediğini; dini terminolojide isyan ve günahların tam karşılığı olarak dünyada veya ahirette verilen ilahi ceza, yaptırım ve adalet uygulamasını ifade ettiğini aktarır.
Elîm (أَلِيمٍ)
İbn Fâris, "e-l-m" kökünün sözlükte "acı duymak, sızı, hastalık ve ağrı" anlamlarına geldiğini belirtir. Elîm kelimesinin, acının ve ıstırabın sürekliliğini, şiddetini ve derinliğini niteleyen bir sıfat olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "elem" kavramının insanın sadece bedenine değil, ruhuna ve idrakine de derinden tesir eden şiddetli ve mutlak acı olduğunu söyler. "Elîm" (acı verici) sıfatının "ikab" (ceza) kelimesini nitelemesinin, hakikate düşmanlık edenlerin uğrayacağı ilahi yaptırımın merhametten tamamen yalıtılmış, tahammül edilemez bir şiddette olacağını vurgular.
Toshihiko Izutsu, elîm sıfatını Kur'an'ın eskatolojik dehşet psikolojisi bağlamında inceler. Bu kelimenin, müşriklerin dünyadaki kibrini (istikbar) kırarak onları varoluşsal bir korkuya sürükleyen; ilahi adaletin (cezanın) şakası olmayan, ontolojik olarak sarsıcı ve yakıcı boyutunu gösteren katı bir teolojik terim olduğunu tespit eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla