Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fussilet Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fussilet Sûresi, 42. Ayet

    لَا يَأْت۪يهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِه۪ۜ تَنْز۪يلٌ مِنْ حَك۪يمٍ حَم۪يدٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lâ ye/tîhi-lbâtilu min beyni yedeyhi velâ min ḣalfih(i)(s) tenzîlun min hakîmin hamîd(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir."

      Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. Müfessirlerden bazıları bu âyete şöyle mâna verdi: Onu inkâr eden ve bâtıl kılan başka bir kitap ne daha önce gelmiştir, ne de daha sonra gelecektir! Aksine o, daha önce gönderilen kitaplarla uyum halindedir. En doğrusunu Allah bilir. Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Ondaki bir hakkı bâtıl yapmaya yahut bir bâtılı gerçeğe dönüştürmeye veyahut ondan bir hakkı azaltmaya veyahut da bir bâtılı ilâve etmeye İblis in gücü yetmez. Aksine o, şu âyette beyan edilen gibidir: “Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz”. Az önce söylediğimiz gibi bazıları da şöyle mâna verdi: Ondan önce gelen kitaplar, onu inkâr etmezler. Ne arkasından yaklaşabilir, yani daha sonra onu yalanlayacak başka bir kitap gelmeyecektir. Bütün bunların anlamı şudur: İnsanlar Kuranı reddediyor, inkâr ediyorlardı, ancak onu ret ve inkâr etmek için ellerinde Allah’tan gelen bir delil yoktu, delilsiz ve kanıtsız olarak reddediyorlardı. O, hikm et sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir. Hasan-ı Basrî, Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir meâlindeki âyet hakkında şöyle dedi: Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah onu şeytandan korumuştur. Dolayısıyla şeytan ona bir bâtılı ilâve edemez ve ondan bir hakkı çıkaramaz. Sonra da şu meâldeki âyeti okudu: “Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz”. Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir cümlesi, şu hususa da işaret eder: Kendisine iki el ve arka taraf nispet edilen herkes hakkında, iki el ile iki kanat, arka ile de sırt mânası anlaşılmaz. Çünkü Kuran’ın gerçek mânada ne kanadı vardır, ne elİ vardır, ne de sırtı vardır; halbuki âyette ona iki el anlamına gelen “yedeyhi” (يَدَيْهِ) ve sırt anlamına gelen “half” (خَلْف) kelimeleri nispet edilmektedir. Buna göre Cenâb-ı Hakka nispet edilen iki el ibaresinden de gerçek mânada iki el ve iki kanat anlaşılmaz. Haşarıya ulaştıran sadece Allah’tır,

      hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir. Yani bu Kur’ân, hikmet sahibi ve övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir. Buradaki “hakîm” kelimesi, yönetimine ve hükmüne hata karışmayan demektir. “Hamîd” kelimesi de, fiiline yergi bulaşmayan mânasına gelir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Lâ Ye'tîhi (لَا يَأْتِيهِ)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün sözlükte "bir yere varmak, gelmek, intikal etmek ve ulaşmak" gibi temel anlamlara sahip olduğunu belirtir. İtyân (gelmek) eyleminin, bir nesnenin veya durumun belirli bir iradeyle veya akışla hedefine yönelmesini ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "gelmek/ulaşmak" (ye'tî) eyleminin başındaki "lâ" olumsuzluk edatının, eylemin imkansızlığını ve yolun mutlak kapalılığını gösterdiğini söyler. Kur'an'a (Kitab'a) bâtılın "gelememesi", dışarıdan yapılabilecek herhangi bir tahrifatın, şüphenin veya şeytani müdahalenin ontolojik olarak metne sızmasının, yaklaşmasının ve ona temas etmesinin ilahi bir kalkanla engellendiğini vurgular.

        el-Bâtılu (الْبَاطِلُ)

        İbn Fâris, "b-t-l" kökünün sözlükte "boşa gitmek, anlamsızlaşmak, çürümek, asılsız olmak ve gerçekliğin (hakkın) zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Bâtıl kelimesinin, temeli olmayan, incelendiğinde veya zaman geçtiğinde varlığını koruyamayan, yok olmaya mahkum her türlü sahte inancı, sözü ve eylemi nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bâtıl kavramını "ontolojik gerçekliği ve istikrarı olmayan, aklın ve vahyin karşısında tutunamayan illüzyon" olarak tanımlar. Ayette Kur'an'a yaklaşamayacağı belirtilen bâtılın; şeytanın vesveseleri, müşriklerin tahrifat çabaları, metne sokuşturulmak istenen yalanlar ve ilahi kelamın ahengini bozacak her türlü beşeri uydurma olduğunu söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "bâtıl" kavramını "hak" kavramının mutlak ontolojik ve epistemolojik zıddı olarak inceler. Hakikat sarsılmaz ve kalıcı (sabit) iken, bâtılın özü itibarıyla "yokluğa" ait olduğunu; dolayısıyla "Azîz" (yenilmez) olan Kur'an'a bâtılın sızamamasının, varlık ile yokluk arasındaki geçişimsiz kozmik sınırı temsil ettiğini tespit eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "boş ve asılsız olmak" anlamındaki b-t-l kökünden geldiğini; dini terminolojide gerçeğe uymayan, ilahi vahye aykırı düşen, geçersiz, sahte ve yalan olan her türlü düşünceyi, inancı ve sözü ifade eden temel bir kelâm terimi olduğunu aktarır.

        Min Beyni Yedeyhi (مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ)

        İbn Fâris, "y-d-y" kökünün "el" anlamına geldiğini, ancak "beyne yedeyhi" (iki elinin arası) kalıbının Arapçada "bir kimsenin tam önü, doğrudan karşısı, şimdiki zamanı ve huzuru" anlamını kazanan mekansal ve zamansal bir deyim olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "önünden" ifadesinin zamansal olarak "şu anı ve metnin indirildiği dönemi", mekansal olarak ise "açık, bilinen ve görünen yönleri" temsil ettiğini söyler. Bâtılın kitabın önünden gelememesinin, Kur'an'ın nüzul (iniş) sürecinde hiçbir şeytani unsurun veya müşrik yalanının ayetlere karışamadığını, metnin doğrudan ilahi koruma altında (mahfuz) aktarıldığını ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir gücü bağlamında bu mekansal metaforu analiz eder. Kitabın önünden ve arkasından bahsedilmesinin, metni adeta ontolojik bir kaleye (Azîz) dönüştüren uzamsal bir kişileştirme (teşhis) olduğunu; Kur'an'ın dört bir yandan kuşatılmış, hiçbir cephesinden açık vermeyen, sızılmaz bir hakikat anıtı olarak resmedildiğini vurgular.

        Ve Lâ Min Halfihi (وَلَا مِنْ خَلْفِهِ)

        İbn Fâris, "h-l-f" kökünün "arka, geri, birinin ardından gelmek ve zaman olarak sonraya kalmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Halfihi" kelimesinin, "onun arkası/ardından gelen süreç" anlamını taşıdığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "arkasından" (min halfihi) ifadesinin geleceği, metin tamamlandıktan sonraki çağları ve tarihsel süreci nitelediğini söyler. Ön ve arka (geçmiş ve gelecek) bütünlüğünün, vahyin zamana karşı mutlak dayanıklılığını gösterdiğini; Kur'an'ın hükümlerinin gelecekteki hiçbir sahte iddia (bâtıl) tarafından neshedilemeyeceğini (hükümsüz kılınamayacağını) ve metnin ebediyen bozulmadan kalacağını vurgular.

        Angelika Neuwirth, bu mekansal ve zamansal dualiteyi (ön ve arka) surelerin ritmik güvencesi olarak değerlendirir. Metnin kendi kendini savunan (otoreferansiyel) yapısına dikkat çekerek; "önünden ve arkasından bâtıl gelemez" beyanının, erken dönem İslam toplumuna metnin tarih üstü (ebedi) geçerliliğine ve dokunulmazlığına dair sunulan en güçlü teolojik bağışıklık sertifikası olduğunu ifade eder.

        Tenzîlun (تَنْزِيلٌ)

        İbn Fâris, "n-z-l" kökünün sözlükte "yukarıdan aşağıya inmek, yüksek bir makamdan daha alt bir makama intikal etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Tef'îl babındaki "tenzîl" mastarının, eylemin bir kerede toptan değil, belirli bir hikmete binaen, parça parça, aşama aşama ve süreklilik arz edecek şekilde (tedricen) indirilmesini ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, tenzîl kelimesinin, Kur'an'ın beşeri bir dehanın ürünü olmadığını, bilakis ontolojik olarak aşkın (yüce) bir kaynaktan yeryüzü boyutuna indirilen ilahi bir müdahale olduğunu ispatladığını söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tenzîl kavramını Mekke müşriklerinin Kur'an'a yönelik "bunu bir beşer öğretiyor" veya "uydurulmuş masallar" şeklindeki iftiralarına karşı doğrudan bir reddiye olarak okur. Kelimenin, vahyin kaynağının (orijininin) yeryüzü değil, mutlak ve aşkın bir göksel makam olduğunu ilan ederek metnin teolojik meşruiyetini ve otoritesini inşa ettiğini ifade eder.

        Gabriel Said Reynolds, "tenzîl" kelimesinin Kur'an'ın vahiy anlayışını Yahudi ve Hristiyan vahiy (İncil/Tevrat) modellerinden ayıran özgün bir terminoloji sunduğunu tartışır. Kur'an'da vahyin, insan yazarın ilham almasından ziyade, doğrudan ilahi katmandan kelimesi kelimesine "aşağı gönderilen" (dictation/indirilme) bir metin olarak kendi dogmasını (kitap teolojisini) bu kelime üzerinden kurduğunu iddia eder.

        Min Hakîmin (مِنْ حَكِيمٍ)

        İbn Fâris, "h-k-m" kökünün sözlükte "engellemek, dizginlemek, bir şeyi düzeltmek, sağlamlaştırmak, bozlukluğu gidermek ve isabetli karar vermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hakîm kelimesinin, her işi yerli yerinde yapan, fiillerinde ve sözlerinde hiçbir abes (boşluk/bâtıl) bulunmayan mutlak hikmet sahibini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hikmet kavramını "eşyanın hakikatini bilmek ve o bilgiye uygun, en doğru, en kusursuz eylemi gerçekleştirmek" olarak tanımlar. Kur'an'ın "Hakîm" olandan indirilmesinin, bu kitabın içindeki her cümlenin, hükmün ve yasanın mutlak bir amaca hizmet ettiğini, onda anlamsız, çelişkili veya bâtıl hiçbir şeyin barınamayacağını ontolojik olarak garantilediğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Hakîm ismini Kur'an'ın evrensel rasyonalitesi bağlamında inceler. Vahyin sıradan bir duygu patlaması veya şairane bir ilham (kahin/şair sözü) olmadığını; bizzat evrenin kozmik yasalarını koyan o kusursuz, soğukkanlı ve mutlak ilahi "aklın/hikmetin" (Hakîm'in) kelama dönüşmüş yapısal formu olduğunu tespit eder.

        Hamîdin (حَمِيدٍ)

        İbn Fâris, "h-m-d" kökünün "övmek, yüceltmek, şükretmek ve kınamanın (zem) zıddı olarak birini güzel vasıflarla anmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Hamîd kelimesinin, hem "kendi zatında övgüye en layık olan, mutlak övülen" (mahmûd) hem de "nimet vererek övgüyü hak eden" anlamlarını eşzamanlı olarak barındırdığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, hamd eyleminin sadece dille yapılan bir şükür değil, övülen varlığın mutlak kemalini (kusursuzluğunu) idrak ederek ona duyulan derin bir saygı olduğunu söyler. Kur'an'ın "Hamîd" olandan gelmesinin, metnin arkasındaki failin hiçbir varlığın övgüsüne muhtaç olmadığını, ancak evrendeki tüm estetik ve ahlaki eylemlerin nihai teşekkür makamı olduğunu vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "övmek" anlamındaki h-m-d kökünden türeyen ve Allah'ın güzel isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri olduğunu; bütün varlıkların diliyle veya hal lisanıyla övdüğü, zatı, sıfatları ve fiilleriyle her türlü hamde ve teşekküre layık olan yegane mutlak otoriteyi ifade ettiğini aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X