Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fussilet Sûresi, 41. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fussilet Sûresi, 41. Ayet

    اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ لَمَّا جَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّهُ لَكِتَابٌ عَز۪يزٌۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-lleżîne keferû bi-żżikri lemmâ câehum(s) ve-innehu lekitâbun ‘azîz(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Bu uyarıcı kitap kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler (cezalarını görecekler). O, gerçekten çok değerli bir kitaptır."

      Kur’ân'a Neden Zikir İsmi Verildi?

      Bu uyarıcı kitap kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler (cezalarını görecekler). Bu ilâhı beyanda Cenâb-ı Hak Kuran'a zikir ismini vermektedir. Bunun sebebi olarak da şunlar söylenebilir: Kuran'a tâbi olan ve içindekileri yerine getiren kişi şeref kazanacağı ve kendisinden bahsedileceği İçin ona Zikir adını vermiştir. Yahut insanlara unutmuş oldukları Allah’ın hükümlerini hatırlattığı için Zikir demiştir. Veyahut üzerlerindeki Allah’ın hakkım ve insanların birbirleri üzerindeki haklarım hatırlattığı için Zikir diye İsim vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      O, gerçekten çok değerli bir kitaptır. Buradaki aziz kelimesi farklı mânalarda yorumlanır. Birincisi, üstündür anlamına gelir, yani cahillerin inkârı ve yalanlayanların yalancılıkla İtham etmesi onu zelil kılamaz. İkincisi, Allah katında azizdir ve Allah onu Muhammed aleyhisselâma ikram etmiştir. Üçüncüsü de ona tâbi olan ve âyetlerinin gereğini yerine getiren kişiyi Allah aziz kılar mânasına gelir. Nitekim daha önce de ona tâbi olan ve âyetlerinin gereğini yerine getiren kişiyi şerefli kılacağım söylemiştik. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu uyarıcı kitap kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler. Burada cümlenin cevabı bulunmamakta, yani inkâr edenlerin ne olacağı belirtilmemektedir. Bazıları şöyle dedi: Bunun cevabı, daha sonra gelecek olan başka bir âyette verilmektedir; “Sanki onlara çok uzaktan sesleniliyor”. Bazıları da, bunun cevabı Mümin sûresinde geçen şu beyandır, derler: “Onlar, boyunlarında halkalar ve zincirlerle şiddetli ateşe sürüklendikleri zaman gerçeği anlayacaklar”. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnne (إِنَّ)

        İbn Fâris, cümleye kesinlik kazandıran, şüpheyi ve inkarı ortadan kaldıran, "şüphesiz, muhakkak" anlamlarına gelen tekit (pekiştirme) edatı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın, muhatabın zihnindeki tereddütleri silmek ve ardından gelecek olan ilahi hükmün (inkarcıların durumunun) sarsılmaz bir gerçeklik olduğunu beyan etmek üzere cümlenin girişinde yer aldığını söyler.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin çoğul formda bir ism-i mevsûl (ilgi zamiri) olduğunu ve kendisinden sonra gelecek olan cümleyi (sılayı) belirli bir gruba bağlayarak onları tanımladığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu bağlacın, hakikati inkar edenlerin bireysel ve rastgele kimseler olmadığını; aksine, ortak bir eylem (küfür) etrafında birleşmiş, örgütlü ve belirgin bir zihniyet kategorisini oluşturduklarını ifade ettiğini vurgular.

        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek ve gizlemek" temel anlamına sahip olduğunu kaydeder. Çiftçinin tohumu toprağa örtmesi gibi, ilahi hakikatin ve apaçık delillerin (zikrin) üzerini kasten ve inatla örten kişilerin bu eylemine "küfür" adı verildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, küfür eylemini fıtratın ve aklın onayladığı gerçekleri, kalbin bilmesine rağmen bilinçli bir şekilde örtbas etmek ve reddetmek olarak tanımlar. Ayetteki "inkar ettiler" (keferû) fiilinin, bilgisizlikten (cehalet) kaynaklanan pasif bir durum değil, ilahi hatırlatıcıya (Kur'an'a) karşı geliştirilen düşmanca ve aktif bir nankörlük durumu olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, küfür kavramını "iman" kavramının mutlak ontolojik zıddı olarak semantik bir analizle inceler. Bu ayetteki "keferû" eyleminin, vahyin dönüştürücü gücüne karşı insanın kendi otonomisini (kibrini/istikbarını) koruma çabasıyla hakikate savaş açması, ilahi olanı varoluşsal bir reddedişle sistemin dışına itmesi olduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke toplumunun sosyo-politik bağlamı üzerinden okur. "İnkar edenler" ifadesinin, doğrudan Mekke aristokrasisini, yani Kur'an'ın (Zikr'in) getirdiği adil ve tevhide dayalı sistemi kendi hegemonyalarına karşı varoluşsal bir tehdit olarak gördükleri için onu sistematik olarak reddeden ve susturmaya çalışan elitist güç odaklarını nitelediğini ifade eder.

        biz Zikri (بِالذِّكْرِ)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün sözlükte "bir şeyi zihinde tutmak, unutmamak, dille anmak, hatırlatmak, şan ve şeref" anlamlarına geldiğini belirtir. Zikir kelimesinin, gafleti ve unutkanlığı ortadan kaldıran, insanı hakikate uyandıran eylem veya metin olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, zikir kavramını bilginin zihinde korunması (kalbî zikir) ve bu bilginin dışarıya vurulması (lisanî zikir) olarak ikiye ayırır. Ayette Kur'an'ın bizzat "Zikir" olarak isimlendirilmesinin, onun insanın fıtratında zaten kodlanmış olan ancak dünya hayatının gafletiyle unutulan ezeli gerçekleri "hatırlatan", insanı ontolojik uykusundan uyandıran mutlak ve sarsıcı bir ilahi uyarıcı olduğunu vurgular.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Kuzeybatı Sami dillerindeki dini literatürle derin bir teolojik akrabalığı olduğunu tartışır. Süryanice ve Aramicedeki "dikra" veya "dukrana" (litürjik anma, kutsal metinlerin okunarak hatırlatılması) kelimeleriyle aynı kökten gelen bu sözcüğün, İslam öncesi monoteistik gelenekteki ibadet ve vahiy tasavvurunu Kur'an'ın merkezine taşıyarak onu bir "kutsal uyarı metni" olarak konumlandırdığını iddia eder.

        Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin yapısını incelerken "Zikir" kavramının erken dönemdeki litürjik (ibadete dair) işlevine dikkat çeker. Kur'an'ın o dönemde henüz kapalı bir kitap formunda olmadığını, bilakis kamusal alanda sesli olarak icra edilen, müşriklerin duymamak için "gürültü yaptıkları" (ilğav) dinamik, performatif ve uyarıcı bir "hatırlatma/zikir" eylemi olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, zikir kelimesini varoluşsal bir bellek tazelemesi olarak değerlendirir. İnsanın dünyaya geliş gayesini unutarak kibre (istikbar) kapılmasına karşın, vahyin (Zikr'in) onun hafızasını ilahi eksende yeniden formatlayan, onu aslına (fıtrata) döndüren ontolojik bir "hatırlatma şoku" olduğunu belirtir.

        Lemmâ (لَمَّا)

        İbn Fâris, cümleye "dığında, -ınca, o vakit" anlamları katan, eylemin gerçekleştiği anı belirleyen ve geçmiş zamana işaret eden bir zaman zarfı ve şart edatı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın kullanımının, inkar eyleminin "Zikir" gelmeden önceki bir şüpheye değil, hakikat bütün açıklığıyla ve bizzat karşılarına dikildiği anda, göz göre göre (cühûd ile) yapılan bir inat reaksiyonu olduğuna vurgu yaptığını söyler.

        Câehum (جَاءَهُمْ)

        İbn Fâris, "c-y-e" kökünün "bir yere varmak, gelmek, ulaşmak ve intikal etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Câe fiilinin, bir şeyin failin iradesiyle veya ilahi bir sevkle muhataba doğrudan ulaştığını bildirdiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "onlara geldiğinde" (câehum) ifadesinin, vahyin (Zikr'in) insanın arayıp bulduğu bir şey olmaktan ziyade, Allah'ın mutlak iradesiyle insanın bulunduğu yere (dünyaya, kalbe, topluma) "indirilen" ve onlara doğrudan hitap eden aktif bir ilahi müdahale olduğunu söyler. Bu "gelişin", inkarcıların kıyamette ileri sürebilecekleri tüm mazeretleri iptal ettiğini vurgular.

        Ve İnnehu (وَإِنَّهُ)

        İbn Fâris, atıf (veya hal) bildiren "vav", pekiştirme edatı "inne" ve "O" anlamına gelen "hu" zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Bu yapının, inkarcıların reddettikleri o Zikr'in (Kur'an'ın) gerçek mahiyetini, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde (muhakkak ki o) beyan etmeye hazırlayan güçlü bir geçiş ve tekit olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, bu edat kombinasyonunun, müşriklerin Kur'an hakkındaki iftiralarını, onu değersizleştirme ve yalanlama çabalarını mutlak bir dille geçersiz kıldığını; metnin ontolojik statüsünü ilahi bir mühürle onayladığını söyler.

        Lekitâbun (لَكِتَابٌ)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün sözlükte "bir araya getirmek, toplamak, dikiş dikmek, bağlamak ve yazmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Harflerin ve kelimelerin bir anlam bütünlüğü oluşturacak şekilde bir araya getirilip kaydedilmesine "kitabet", bu şekilde derlenmiş metne de "kitap" denildiğini belirtir. Kelimenin başındaki "lâm" (le) harfinin ise tekit (kesinlik) bildirerek anlamı pekiştirdiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, kitap kavramının sadece fiziksel olarak kağıda (veya deriye) yazılmış satırları değil; ilahi hükümlerin, yasaların ve hakikatlerin toplandığı, korunduğu ve kesinleştiği mutlak bilgi bütününü ifade ettiğini söyler. Kur'an'ın "Zikir" olmasının onun uyarıcı ve sesli (performatif) yönünü, "Kitap" olmasının ise onun değişmez, kural koyucu ve kalıcı (kayıtlı) yönünü temsil ettiğini vurgular.

        Arthur Jeffery, kitap kelimesinin kökeninin Kuzeybatı Sami dillerindeki dini literatüre dayandığını tartışır. Süryanice "kthaba" ve Aramice "kethaba" kelimeleriyle birebir akraba olan bu sözcüğün, İslam öncesi dönemde Hristiyan ve Yahudilerin "kutsal, yazılı, ilahi vahiyleri" (Scripture) nitelemek için kullandıkları merkezi bir terim olduğunu; Kur'an'ın bu terimi alarak, kendisinin de o köklü monoteistik "Kutsal Metin" geleneğinin nihai ve tahrif edilmemiş halkası olduğunu ilan ettiğini iddia eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "yazmak, bir araya getirmek" anlamındaki k-t-b kökünden geldiğini; İslami terminolojide peygamberlere vahyedilen ilahi metinleri, özelde ise sözlerin en güzeli ve Allah'ın son mesajı olan Kur'ân-ı Kerîm'i, onun korunmuşluğunu ve hidayet rehberi oluşunu ifade eden temel bir terim olduğunu aktarır.

        Azîzun (عَزِيزٌ)

        İbn Fâris, "a-z-z" kökünün sözlükte "güç, kuvvet, sağlamlık, yenilmezlik, üstün gelmek, değerlilik ve nadir bulunmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Azîz kelimesinin, zilletin ve zayıflığın tam zıddı olarak; hiçbir gücün karşısında duramayacağı, yenilgiye uğratılamayan ve emsali bulunmayan mutlak şeref ve kudreti nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "izzet" kavramını "insanın yenilmesine, ezilmesine veya mağlup edilmesine engel olan sarsılmaz hal" olarak tanımlar. Kur'an'ın "Azîz bir kitap" olmasının; müşriklerin gürültüleriyle (ilğav), uydurmalarıyla (ilhad) veya siyasi baskılarıyla asla tahrif edilemeyeceğini, susturulamayacağını ve onun eşsiz edebi/teolojik yapısına (i'caz) asla ulaşılamayacağını gösteren mutlak bir ontolojik dokunulmazlık sıfatı olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "Azîz" kavramını ilahi kudretin ve erişilmezliğin sembolü olarak inceler. Bu sıfatın bir metne (Kitab'a) verilmesinin, o kelamın arkasında bizzat Allah'ın "El-Azîz" isminin kudretinin durduğunu; dolayısıyla metnin dünyevi müdahalelere, tahrifatlara ve inkarcıların saldırılarına karşı ontolojik olarak "aşılmaz bir kale" olduğunu tespit eder.

        Dücane Cündioğlu, dildeki güç ve şeref (izzet) kavramını kelamın estetik ve teolojik boyutu üzerinden okur. "Azîz bir kitap" nitelemesinin, vahyin karşısında duran tüm sahte kelamları, pagan şiirini ve müşrik kibrini ezip geçen, yalanlanmaya veya alaya alınmaya (zillet) tenezzül etmeyen, varoluşsal bir heybete ve ağırbaşlılığa sahip mutlak hakikat beyanı olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X