Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fussilet Sûresi, 39. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fussilet Sûresi, 39. Ayet

    وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنَّكَ تَرَى الْاَرْضَ خَاشِعَةً فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَٓاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْۜ اِنَّ الَّـذ۪ٓي اَحْيَاهَا لَمُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ اِنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemin âyâtihi enneke terâ-l-arda ḣâşi’aten fe-iżâ enzelnâ ‘aleyhâ-lmâe-htezzet verabet(c) inne-lleżî ahyâhâ lemuhyî-lmevtâ(c) innehu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onun işaretlerinden biri de şudur: Sen arzı (ölmüş gibi) kupkuru görürsün; ama üzerine yağmur indirdiğimizde toprak canlanıp kabarır. Ona can veren, elbette ölülere de can verir. O her şeye kadirdir."

      Allah’ın Varlığının ve Birliğinin Delilleri

      O’nun işaretlerinden biri de şudur: Sen arzı (ölmüş gibi) kupkuru görürsün; am a üzerine yağmur indirdiğimizde toprak canlanıp kabarır. Cenâb-ı Hak daha önce de şöyle buyurmuştu: “Gece ve gündüz, güneş ve ay O'nun işaretlerindendir”. Sözü edilen âyetlerde Allah’ın vahdaniyetinin işaretleri, kudretinin, ilminin, yönetiminin delilleri ve hikmetinin kanıtları bulunmaktadır. Gece ve gündüz ile ay ve güneşte Allah’ın vahdâniyetinin işaretleri şudur: Geceye veya gündüze yahut güneşe veyahut aya tek kişi hükümran olduğu zaman, bunlardan biri diğerinin var olmasına engel olmaz. Fakat onları vareden birden fazla olsaydı, bunlardan biri diğerinin hükümranlığını yürütmesine engel olurdu. Durum böyle olmayınca, onların tek bir kişinin fiili olduğu anlaşılır. Gece, gündüz, ay ve güneşin var oldukları andan itibaren varlıklarının sona ereceği zamana kadar aynı minvalde ve aynı kanun çerçevesinde işlevlerini sürdürmeleri, onları yaratanın, her şeyi bilen, her şeyi kusursuz şekilde düzenleyip idare eden, ilmi ve kudreti başkasının yardımıyla kazanılmış olmayan, aksine kendi zatından olan biri olduğuna işaret eder. Onların bir gün ve gecede şu kadar şu kadar yıllık yol almaları da onları yaratanın mutlak kudret sahibi olduğuna, kudretinin de kendi zatından olduğuna ve hiçbir şeyin O’nu acze düşüremeyeceğine işaret eder, çünkü sonradan kazanılan ve başkasının yardımıyla elde edilen kudret, bunu yapamaz. Aynı şekilde kuruyup öldükten sonra yeryüzündeki nesneleri tekrar diriltmesi ve oradan çeşitli bitkileri çıkarması da böyledir. Bütün bunlar Allah’ın vahdaniyetine, ilminin ve kudretinin kendi zatından olduğuna, her şeyi hikmetle ve kusursuz olarak düzenleyip idare ettiğine İşaret eder. Çünkü kuruyup öldükten sonra yeryüzündeki nesneleri diriltmek, dirilttikten sonra onu tekrar öldürmek, bu işi yapanın çok kişi değil tek kişi olduğuna işaret eder. Şayet bunlar çok kişinin fiili olsaydı, bunu dirilttiği zaman öbürü öldürmesine mani olur, şunu öldürdüğü zaman da öbürü İhyasına engel olurdu; nitekim yeryüzündeki çok sayıda sultanın yaptıkları böyledir. Öyleyse buna engel olunmadığına göre bunların hepsinin tek kişinin fiili olduğunu gösterir. Bunların hepsinin asırlar boyu aynı minvalde, aynı kanun çerçevesinde ve aynı ölçüde sürüp gitmesinin, ancak ilmi ve kudreti kendi zatından olan birinin eseri olduğuna işaret eder. Yeryüzündeki bitkileri öldükten sonra diriltmesi, dirilttikten sonra tekrar öldürmesi de O’nun kudretinin kendi zatından olduğunu ve hiçbir şeyin O nu ölüleri tekrar diriltmekten aciz bırakamayacağını gösterir. Sonra şanı )nice olan Allah suya da, türleri ve Özleri farklı olarak yerden çıkan bütün bitkilerin ihtiyacına uygun ve her şeye hayat veren bir özellik vermiştir. Aynı şekilde bu da O’nun, insan anlayışının ve ilminin ulaşamayacağı büyüklükte bir lütfu olduğunu gösterir. Sonra o bitkiler, yumuşaklığına, zayıflığına ve inceliğine rağmen son derece sağlam ve güçlü olan yeri yararak dışarı çıkıyor. En güçlü kuvvetli bir şey olsa bile, Allah’tan başka birinin fiili sayesinde onun yeri yarıp dışarı çıkması düşünülemez. Bu da Allah’ın kudretinin ve lütufkârlığının delilidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sen arzı kupkuru görürsün. Yani yeryüzünü ölü gibi kupkuru görürsün. Ama üzerine yağmur indirdiğimizde toprak canlanır, yani toprak bitkilerle hareketlenir, süslenir ve canlı hale gelir. Kabarır. Yani üzerindeki bitkiler büyür ve gelişir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Canlanır anlamına gelen “ihtezzet” (اهْتَزَّتْ) kelimesi, nebatlarla canlanır mânasına, kabarır anlamındaki “rabet” (وَرَبَتْ) kelimesi de yükselir ve büyür mânasına gelir. Ebû Avsece şöyle dedi; “îhtezzet” kelimesi, yarılır mânasına, “rabet” (رَبَتْ) kelimesi de çoğalmak mânasına gelir. Ona can veren, elbette ölülere de can verir. Bu cümle de yukarıda söylediğimiz gibi ölü toprağı diriltmeye kadir olan yaratıcı, ölmüş insanları diriltmeye de kadirdir mânasına gelir. O her şeye kadirdir, yani hiçbir şey onu aciz bırakamaz.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âyâtihi (آيَاتِهِ)

        İbn Fâris, "e-y-e" kökünün sözlükte "açık alamet, nişan, ibret ve bir şeyin izi" anlamlarına geldiğini belirtir. Kelimenin, kendisi aracılığıyla başka bir şeyin bilindiği veya ispatlandığı her türlü somut veya soyut işareti nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, ayet kelimesini "kendisine ulaşıldığında başka bir mutlak hakikatin de bilinmesini sağlayan görünür işaret" olarak tanımlar. Ayette yeryüzünün dirilişinin bir "ayet" olarak sunulmasının, tabiat olaylarının kendi içlerinde kapalı birer biyolojik süreç olmadıklarını; aksine, arkalarındaki yaratıcının (Allah'ın) kudretine ve ölüleri diriltme vaadine işaret eden ontolojik tabelalar olduklarını vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde ayet kavramını ilahi iletişim ağının temel kodu olarak inceler. Doğadaki kurumuş toprağın yeşermesi fenomeninin basit bir meteorolojik veya botanik olay olmadığını; insanın üzerinde düşünerek (tefekkürle) arkasındaki Yaratıcı iradeyi çözmesi gereken, evrendeki varoluşsal ve semiyotik (göstergebilimsel) bir işaret levhası olduğunu belirtir.

        Terâ (تَرَى)

        İbn Fâris, "r-e-y" kökünün sözlükte "gözle görmek, fark etmek, bilmek, sanmak ve bir şeyin mahiyetini idrak etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Bu fiilin hem fiziksel görme duyusunu hem de zihinsel bir kavrayışı ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" (görme) eylemini fiziksel gözle görmek (basar) ve kalp/akıl gözüyle kavramak (basiret) olarak ikiye ayırır. Ayetteki "sen görürsün" (terâ) hitabının, sadece Peygamber'e değil, aklını kullanan her insana yönelik olduğunu; kurumuş toprağa bakıldığında sadece çorak bir arazinin değil, ölümün ve ardından gelecek dirilişin akılla "görülmesi" (kavranması) gerektiğini vurgular.

        el-Arda (الْأَرْضَ)

        İbn Fâris, "e-r-d" kökünün "alt taraf, aşağı kısım, taban ve zemin" anlamlarına geldiğini belirtir. Yeryüzünün, insanın üzerinde yürüdüğü, ekin ektiği ve maddi varlığını sürdürdüğü temel fiziksel zemin olması sebebiyle bu kökten isimlendirildiğini kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla ortak Sami dil ailesinin en temel kelimelerinden biri olduğunu tartışır. İbranicedeki "eretz" ve Aramicedeki "ar'a" kelimeleriyle aynı kökten gelen bu ismin, Kur'an'ın kozmolojik anlatısında insanın sınandığı, öldüğü ve tekrar diriltileceği ontolojik sahneyi ifade ettiğini iddia eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, sözlükte "yer, yeryüzü, zemin" anlamına gelen kelimenin Kur'an'da hayatın kaynağı, ölümün mekanı ve nihayetinde ahiret dirilişinin en büyük kanıt alanı olarak tasvir edildiğini aktarır.

        Hâşi'aten (خَاشِعَةً)

        İbn Fâris, "h-ş-a" kökünün sözlükte "eğilmek, boyun bükmek, hareketsiz kalmak, kurumak ve sönmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Huşû kelimesinin, canlının veya cansızın kendi acziyetini kabul ederek mutlak bir sükunet ve sessizlik içine girmesi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, huşû kavramının genellikle insanlar için "korkuyla karışık saygıdan dolayı boyun eğmek" anlamında kullanıldığını söyler. Ancak ayette bu kelimenin cansız bir varlık olan yeryüzü (arz) için kullanılmasının, toprağın susuzluktan kurumuş, çoraklaşmış, nebatattan yoksun kalarak adeta cansız, hareketsiz ve boynu bükük bir halde beklemesini anlatan çok güçlü bir istiare (metafor) olduğunu vurgular.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir gücü (beyan) bağlamında bu kelimedeki "teşhis" (kişileştirme) sanatını analiz eder. Kurumuş toprağın, sanki Allah'ın rahmetini bekleyen, boynu bükük, sessiz ve itaatkar bir kul gibi "hâşi'a" (huşû içinde) tasvir edilmesinin; evrendeki her zerrenin ilahi iradeye olan mutlak ontolojik bağımlılığını ve teslimiyetini resmettiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi ontolojik bir sessizlik hali olarak değerlendirir. Yeryüzünün "huşû" içinde (hâşi'aten) olmasının, tabiatın ölüm provası yaptığını; bu ölüm sessizliğinin, ilahi rahmetin (suyun) gelmesiyle bozulacak olan kozmik bir bekleme ve teslimiyet aşaması olduğunu tespit eder.

        Enzelnâ (أَنْزَلْنَا)

        İbn Fâris, "n-z-l" kökünün "bir şeyin yüksekten aşağıya, yukarıdan aşağıya inmesi" temel anlamlarına geldiğini belirtir. İnzal eyleminin, bir nesneyi veya durumu üst bir makamdan aşağı bir seviyeye indirmek ve ulaştırmak olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, inzal fiilinin su (yağmur) için kullanıldığında, bu eylemin sıradan bir tabiat olayı olmadığını, doğrudan doğruya rızkı ve hayatı var eden ilahi iradenin (rahmetin) göksel boyuttan yeryüzüne aktif bir şekilde indirilmesi olduğunu söyler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin inmek anlamındaki n-z-l kökünden türediğini, Kur'an'da yağmurun, vahyin ve meleklerin Allah katından yeryüzüne gönderilişini ifade eden temel teolojik bir kavram olduğunu aktarır.

        el-Mâe (الْمَاءَ)

        İbn Fâris, "m-v-h" kökünün "su" anlamına geldiğini, kelimenin aslı olan "meveh" sözcüğündeki harflerin değişimiyle "mâ'" formunu aldığını belirtir. Suyun, yeryüzündeki tüm canlılığın temel maddesi olduğunu kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, su kavramını Kur'an'ın yaratılış ve rahmet teolojisi çerçevesinde inceler. Yeryüzünün "huşû" halini (ölümünü) bozan ve ona hayat veren yegane unsurun (suyun), salt kimyasal bir madde değil, Allah'ın evrendeki "diriltici kudretinin" (ihyâ) en somut, dokunulabilir ve hayati sembolü olduğunu tespit eder.

        İhtezzet (اهْتَزَّتْ)

        İbn Fâris, "h-z-z" kökünün "bir şeyi sarsmak, sallamak, titretmek ve harekete geçirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İftial babındaki bu fiilin, kendi kendine titremek, sarsılmak ve içsel bir enerjiyle dalgalanmak eylemini ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin bitkilerin toprağı yararak çıkarken oluşturduğu hareketi anlattığını söyler. Ölüm sessizliğindeki (hâşi'a) toprağın, suyla temas ettiği anda canlanarak sarsılmasının, yeryüzünün adeta uykudan veya ölümden uyanarak kıpırdamaya ve hayat belirtisi göstermeye başlaması olduğunu vurgular.

        Dücane Cündioğlu, dildeki sarsılma/titreme (ihtizaz) eylemini varoluşsal bir diriliş coşkusu olarak okur. Kurumuş toprağın suyu aldığındaki titremesinin (ihtezzet), mekanik bir şişmeden ziyade, ontolojik bir uyanış, varlık sahnesine yeniden çıkmanın verdiği kozmik bir sancı ve yaşam enerjisinin patlaması olduğunu ifade eder.

        Rabet (وَرَبَتْ)

        İbn Fâris, "r-b-v" kökünün sözlükte "artmak, çoğalmak, şişmek, yükselmek ve kabarmak" anlamlarına geldiğini kaydeder. Riba (faiz) kelimesinin de bu kökten "fazlalık/artış" anlamıyla türediğini hatırlatan müellif, fiilin bitkiler ve toprak için "yeşerip kabarmak ve hacmen büyümek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, büyüme ve çoğalma (rubuvv) eyleminin, "ihtezzet" (titreme) eyleminin hemen ardından gelmesinin biyolojik bir süreci resmettiğini söyler. Toprağın önce suyu emerek canlandığını (titrediğini), ardından bitkileri dışarı kusarak kabardığını ve verimli hale geldiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Kur'an'ın diriliş argümantasyonu bağlamında değerlendirir. Toprağın "kabarması" (rabet) fenomeninin, dönemin Arap muhataplarının her bahar bizzat müşahede ettikleri, gözleriyle gördükleri somut bir doğa olayı olduğunu; Kur'an'ın bu tanıdık olayı kullanarak, öldükten sonra toprağın altından "kabarıp/dirilip" çıkacak olan insanın dirilişini rasyonalize ettiğini belirtir.

        Ahyâhâ (أَحْيَاهَا)

        İbn Fâris, "h-y-y" kökünün "canlılık, hareket, büyüme ve ölümün zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki "ihyâ" fiilinin, cansız veya ölü olan bir şeye hayat vermek, ona can üflemek ve onu yaşatmak eylemini ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, ihyâ (diriltme) eyleminin sadece fizyolojik bir canlandırma olmadığını söyler. Ayetteki "onu (toprağı) dirilten" vurgusunun, tabiatın kendi iç dinamikleriyle değil, dışarıdan ve mutlak bir kudret sahibi (Allah) tarafından canlandırıldığını; bu eylemin tesadüfe yer bırakmayan, doğrudan ilahi iradenin aktif bir müdahalesi olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojisinde "hayat" ve "ölüm" kavramlarını birbirine zıt iki kutup olarak inceler. İhyâ (diriltme) eyleminin, evrendeki ölüm (fena) yasasını kırarak varlığı yeniden var eden ilahi bir kudret manifestosu olduğunu; toprağın diriltilmesinin, insanın eskatolojik dirilişine (ba's) ontolojik bir delil ve emsal teşkil ettiğini tespit eder.

        Lemuhyî (لَمُحْيِي)

        İbn Fâris, "h-y-y" kökünden türeyen ism-i fâil (etken sıfat) olan "muhyî" kelimesinin, hayat veren ve dirilten anlamına geldiğini; kelimenin başındaki "lâm" harfinin (le) tekit (kesinlik) bildirerek, bu sıfatın şüphesiz ve mutlak bir şekilde Allah'a ait olduğunu perçinlediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Muhyî" isminin Allah'ın fiili sıfatlarından biri olduğunu söyler. Kurumuş toprağı gözler önünde dirilten kudretin, aynı mantıksal ve ontolojik yasayla ölü insanları da kesinlikle diriltebileceğini (lemuhyî); çünkü toprağa hayat vermekle insana hayat vermenin ilahi kudret açısından aynı eylem (ihyâ) kategorisinde olduğunu vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "hayat vermek" anlamındaki kökten ism-i fâil olduğunu; Allah'ın esmâ-i hüsnâsından biri olarak, varlıklara can veren, onları yaşatan ve kıyamet gününde ölüleri hesaba çekmek üzere yeniden dirilten mutlak kudret makamını ifade ettiğini aktarır.

        el-Mevtâ (الْمَوْتَى)

        İbn Fâris, "m-v-t" kökünün "hayatın, gücün ve hissin tamamen ortadan kalkması, sükunet ve ölüm" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meyyit kelimesinin çoğulu olan mevtâ sözcüğünün, ruhun bedenden ayrılmasıyla biyolojik işlevini yitirmiş tüm ölüleri kapsadığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, mevt (ölüm) kavramının sadece bedensel çözülme değil, aynı zamanda ahlaki ve entelektüel ölüm (cehalet/küfür) için de kullanıldığını söyler. Ancak ayetteki "el-mevtâ" kelimesinin, doğrudan fiziksel olarak ölmüş, çürümüş ve toprağa karışmış insan cesedlerini nitelediğini; dirilişin sadece ruhsal değil, bedensel bir gerçeklik (haşr-ı cismanî) olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Arapça "ölmek" anlamındaki m-v-t kökünden türediğini; İslam inancında dünya hayatı sona ermiş varlıkları ifade ettiğini ve ahiret inancının (ba's/diriliş) temel nesnesini (diriltilecek olanları) nitelediğini aktarır.

        İnnehu (إِنَّهُ)

        İbn Fâris, "inne" tekit (pekiştirme) edatı ile "hu" (O) zamirinin birleşmesinden oluştuğunu; cümlenin bildirdiği hükmü, tereddüde yer bırakmayacak şekilde mutlaklaştırarak Yaratıcı'nın kudretine bağladığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın, ölülerin diriltilmesi meselesine şüpheyle bakan ve bunu imkansız gören inkarcı akla karşı, ilahi iradenin kesin, sarsılmaz ve reddedilemez ontolojik garantisi olarak metinde yer aldığını söyler.

        Kulli şey'in (كُلِّ شَيْءٍ)

        İbn Fâris, "k-l-l" kökünden gelen "küll" (her, bütün) ile "ş-y-e" kökünden gelen "şey" kelimesinin tamlaması olduğunu belirtir. Küll kelimesinin istisnasız bir kapsayıcılığı, şey kelimesinin ise var olan veya varlığı düşünülebilen her nesneyi/durumu ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "şey" kavramının varlık dairesindeki en geniş ve en kapsamlı isim olduğunu söyler. "Her şey" (kulli şey'in) tamlamasının, Allah'ın kudretinin sadece bitkileri diriltmekle sınırlı olmadığını, atomlardan galaksilere, kemiklerin yeniden yaratılmasından evrenin yok edilmesine kadar, akla gelebilecek istisnasız tüm varoluşsal formları kuşattığını vurgular.

        Kadîrun (قَدِيرٌ)

        İbn Fâris, "k-d-r" kökünün "bir şeyin ölçüsünü, miktarını bilmek, gücü yetmek ve mutlak muktedir olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mübalağa veznindeki Kadîr isminin, hiçbir acziyetin, yorgunluğun veya zorluğun kendisine yanaşamadığı sonsuz ve mutlak gücü nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kudret kavramının Allah'a nispet edildiğinde "dilediği her şeyi, dilediği şekilde ve dilediği zamanda yapabilme sıfatı" olduğunu söyler. Ayetin "O her şeye kadîrdir" mühürüyle bitmesinin, ölülerin diriltilmesi (ba's) fikrini rasyonel ve kozmolojik bir temele oturttuğunu; tabiatı dirilten gücün, aynı ölçü ve kudretle insanı diriltmesinin ilahi kudret açısından son derece basit bir eylem olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "güç yetirmek, ölçü ile yapmak" kökünden türeyen ve Allah'ın esmâ-i hüsnâsından biri olduğunu; evrendeki her zerrenin, hayatın ve ölümün mutlak hakiminin ve dilediğini yapmaya gücü yeten yegane kudret sahibinin Allah olduğunu ifade eden temel bir teolojik terim olduğunu aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X