Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fussilet Sûresi, 36. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fussilet Sûresi, 36. Ayet

    وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-immâ yenzeġanneke mine-şşeytâni nezġun feste’iż bi(A)llâh(i)(s) innehu huve-ssemî’u-l’alîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Eğer şeytandan sana bir fitneleme gelirse hemen Allah'a sığın! Allah işitendir, bilendir."

      Allah’a Sığınma: İstiâze

      Eğer şeytandan sana bir fitleme gelirse hem en Allah’a sığın! Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Cenâb-ı Hakk’ın belirttiği istiâze (Allah’a sığınma), şeytanın fitlemesini ve vesveselerini defetmek için başvurulan vesilelerdendir. Allah ona, şeytanın fitlemesini ve tahriklerini defetmeye hazırlıklı kılan vesilelere sarılmasını emretmektedir. Bu, istiğfarda bulunmasını ona emretmesi gibidir. Bu emirden maksat, dilleriyle "Allah’a istiğfar ediyoruz” demeleri asla değildir. Maksat, mağfireti kazanmayı sağlayan vesilelere bizzat sahip olma emridir. İşte istiâze de bu anlamdadır. İkincisi, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine sığınmasını Resûlullah’a emretmesi, Allah katından gelecek olan bir lütfu isteme emridir, onunla da şeytanın fitnelerini ve tahriklerini defedecektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Mûtezile’ye göre ise istiâze doğru değildir. Çünkü onlar şöyle diyorlar; Allah herkese, şeytanın fitnelerini ve tahriklerini defedecek her lütfu vermiştir. O kadar ki kendisinde onlara vereceği başka bİr lütuf kalmamıştır. Doğru yolu gösteren sadece Allah’tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İmmâ (وَإِمَّا)

        İbn Fâris, bu yapının şart bildiren "in" (eğer) edatı ile tekit (pekiştirme) işlevi gören "mâ" edatının kaynaşmasından oluştuğunu belirtir. Cümleye "her ne zaman, şayet, eğer ki" anlamlarını katarak, gerçekleşmesi muhtemel olan ancak zamanı belirsiz bir eyleme dair kesin bir şart durumu oluşturduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın, insanın ahlaki eylemleri sırasında karşılaşacağı zorunlu bir engeli (şeytanın vesvesesini) haber veren ve buna karşı alınacak önlemi (istiâzeyi) hazırlayan bir zemin işlevi gördüğünü söyler.

        Yenzeğanneke (يَنْزَغَنَّكَ)

        İbn Fâris, "n-z-ğ" kökünün sözlükte "birini dürtmek, kışkırtmak, araya girip bozgunculuk yapmak ve gizlice fısıldayarak öfkelendirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Kelimenin temelinde, sakin duran bir şeyi harekete geçirmek veya iki kişi arasına nifak tohumu ekmek için yapılan sinsi bir müdahale eylemi yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, nezğ eyleminin genellikle hayvanı harekete geçirmek için mahmuzlamak (dürtmek) anlamında kullanıldığını, mecaz olarak ise şeytanın insan psikolojisine gizlice girerek onu asabiyete, öfkeye veya günaha teşvik etmesini nitelediğini söyler. Bir önceki ayetteki "kötülüğü en güzeliyle sav" (idfa' billetî hiye ahsen) emrinin hemen ardından bu fiilin gelmesinin; affetme ve iyilik yapma anında nefsin kabarmasının ve intikam duygusunun tetiklenmesinin bizzat şeytanın bu "dürtmesi/kışkırtması" (nezğ) olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde bu fiili, insanın ahlaki dengesini (hilm) bozan psikolojik bir sabotaj olarak inceler. Izutsu'ya göre "yenzeğanneke" eylemi, insanın iradesini felç ederek onu kör bir öfkeye ve cahiliye asabiyetine (cehl) sürüklemeyi hedefleyen, tevhidin ontolojik sükunetini parçalamaya yönelik karanlık bir varoluşsal kışkırtmadır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke döneminin gerilimli sosyolojisi bağlamında değerlendirir. Müşriklerin ağır tahriklerine ve zulümlerine karşı Müslümanların (ve Peygamber'in) doğal olarak misilleme yapma, şiddetle karşılık verme veya öfkelenme eğilimi taşıdıklarını; Kur'an'ın bu "öç alma" psikolojisini şeytanın bir "nezği" (provokasyonu) olarak tanımlayıp, inananları şiddet sarmalından korumayı ve onlara yüksek bir ahlaki strateji çizmeyi hedeflediğini ifade eder.

        Mineş Şeytâni (مِنَ الشَّيْطَانِ)

        İbn Fâris, bu ismin etimolojisinde iki temel görüş olduğunu belirtir: Birincisi "uzaklaşmak ve haktan sapmak" anlamındaki "ş-t-n" kökü; ikincisi ise "yanmak, helak olmak ve öfkeyle parlamak" anlamındaki "ş-y-t" köküdür. Çoğunlukla ilk kökten geldiğinin kabul edildiğini ve ilahi rahmetten kibri sebebiyle tamamen uzaklaşan varlığı nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, şeytan kelimesinin sadece belirli bir ruhani varlığı (İblis'i) değil; insanlardan, cinlerden veya hayvanlardan isyankar, yıkıcı, haktan sapan ve başkalarını da saptıran her türlü kaba gücü ve karakteri anlatan cins bir isim olduğunu söyler. Bu ayetteki bağlamında şeytanın, insanın iç dünyasındaki ahlaki erdemleri (affetmeyi) zaafa uğratan görünmez kışkırtıcı aktör olduğunu vurgular.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla saf Arapça türetmelerden ziyade, Ortadoğu'daki monoteistik (Sami) dillerin ortak dini terminolojisine dayandığını tartışır. Etiyopça (Habeşçe) "şaytan" ve Aramice "satana" (düşman, muhalif, iftiracı) kelimeleriyle birebir akraba olan bu sözcüğün, İslam öncesi dönemde Arap diline "ilahi otoritenin baş düşmanı" anlamında yerleştiğini ve Kur'an'ın bu figürü ahlaki/psikolojik bir saptırıcı olarak metnin merkezine aldığını iddia eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Arapça "uzak olmak" veya "yanmak" köklerinden türediğini belirten klasik görüşlere yer vererek; İslami terminolojide kibirlenip Allah'ın emrine karşı geldiği için rahmetten kovulan, insanları doğru yoldan (hidayetten ve ahsen olandan) saptırmak için her türlü hileye başvuran, kötülüğün sembolü olan varlığı ifade ettiğini aktarır.

        Nezğun (نَزْغٌ)

        İbn Fâris, "n-z-ğ" kökünden türeyen mastar (isim) olduğunu, şeytanın vesvesesinin, kışkırtmasının ve kalbe attığı şüphenin bizatihi kendisini nitelediğini kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, bu kelimeyi psikolojik bir "sürtünme ve tahriş" olarak okur. Nezğ (kışkırtma) kelimesinin, insanın ahlaki idealleri (affetmek) ile biyolojik/nefsani güdüleri (intikam almak) arasında oluşan ontolojik çatışmayı; nefsin egosu üzerinden yapılan sinsi "kaşımayı" ifade ettiğini; şeytanın bu kelime üzerinden insanın zaaflarını (özellikle kibrini) nasıl ustalıkla kullandığını gösterdiğini belirtir.

        Festeız (فَاسْتَعِذْ)

        İbn Fâris, "a-v-z" kökünün sözlükte "bir tehlikeden kaçıp korunaklı bir yere sığınmak, iltica etmek, yapışmak ve himaye talep etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İstif'al babındaki "istiâze" fiilinin, kişinin kendi gücünün yetmediği bir düşman karşısında mutlak bir otoriteye yönelerek ondan aktif bir korunma talep etmesi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-v-z" (sığınma) eyleminin, etrafı surlarla çevrili, sarsılmaz bir kaleye girmek olduğunu söyler. Şeytanın psikolojik kışkırtması (nezğ) geldiğinde "hemen sığın" (festeız) emrinin verilmesinin, şeytanla zihinsel bir tartışmaya girmenin tehlikesine işaret ettiğini; insanın kendi iradesiyle şeytanı yenemeyeceğini, bu yüzden derhal o tehlikeli alanı terk edip ilahi koruma kalkanının (kalenin) içine girmesi gerektiğini vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, istiâze eylemini ontolojik bir "yer değiştirme" ve sığınak stratejisi olarak değerlendirir. İnsanın öfke anında veya günaha eğilim gösterdiğinde, kendi acizliğini (zaafını) kabul edip "sığınma" eylemiyle varoluşsal olarak Allah'ın kudret alanına (hıfzına) hicret etmesinin, şeytani vesveseyi anında bloke eden en güçlü ruhsal savunma (savuşturma) mekanizması olduğunu ifade eder.

        Billâhi (بِاللَّهِ)

        İbn Fâris, bu ismin etimolojisinde "e-l-h" kökünün bulunduğunu, "ibadet edilen, sığınılan ve kudreti karşısında hayrete düşülen yegane varlık" anlamlarına geldiğini belirtir. İstiâze eyleminin (sığınmanın) hedefindeki mutlak otoritenin bu isimle ifade edildiğini kaydeder.

        Arthur Jeffery, Allah kelimesinin kökeninin Kuzeybatı Sami dillerindeki (Süryanice "Alaha", İbranice "Eloah") monoteistik kullanımlarla derin bir tarihsel bağ taşıdığını tartışır. Kur'an'ın bu ismi, müşriklerin sahte sığınaklarından ve kabile putlarından arındırarak; şeytani ve görünmez güçlere karşı sığınılabilecek tek, mutlak ve aşkın "güvenlik merkezi" olarak inşa ettiğini iddia eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Allah isminin, varlığı zorunlu olan ve kainatı yoktan var eden mutlak yaratıcının has ismi olduğunu; şeytanın şerrinden (kışkırtmasından) korunmak için yalnızca O'nun kudretine ve sonsuz himayesine sığınılması gerektiğini aktarır.

        İnnehu Huve (إِنَّهُ هُوَ)

        İbn Fâris, "inne" (şüphesiz/muhakkak) tekit edatına bitişen "hu" (o) zamiri ile ardından gelen munfasıl "huve" (O) zamirinin bir arada kullanılmasının dilde güçlü bir pekiştirme ve hasr (özgüleme) işlevi gördüğünü belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu çift zamirli vurgunun (İnnehu huve/Şüphesiz ki O), sığınılacak makamın tekliğini ve eşsizliğini ifade ettiğini söyler. Şeytanın kışkırtmalarına karşı kulun sığınağını, feryadını ve içinden geçenleri duyacak, bilecek ve onu koruyacak yegane gücün "yalnızca O" (Allah) olduğunu, başka hiçbir varlığın bu korumayı sağlayamayacağını vurgular.

        es-Semîu (السَّمِيعُ)

        İbn Fâris, "s-m-a" kökünün sözlükte "kulağa ulaşan sesi algılamak, işitmek ve duyma duyusu" anlamına geldiğini kaydeder. Mübalağa (aşırılık/kapsayıcılık) veznindeki es-Semî' isminin, en gizli fısıltıları, iç geçirmeleri ve en düşük frekanstaki sesleri bile eksiksiz duyan makamı ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın işitmesinin (Semî') fizyolojik bir akustik eylem olmadığını, her türlü sesin (duanın, istiâzenin) mahiyetini idrak eden mutlak bir kavrama hali olduğunu söyler. "Allah'a sığın" emrinin hemen ardından "O, hakkıyla işitendir" denilmesinin, kulun dillendirdiği "eûzu billahi" (Allah'a sığınırım) yakarışının veya kalbinden geçirdiği sığınma talebinin anında ilahi merkeze ulaştığına dair sarsılmaz bir teminat olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim teolojisinde "es-Semî'" ismini inceler. Şeytanın insanın kalbine fısıldadığı o görünmez, sessiz kışkırtmayı (nezğ) bile anında "işiten" ilahi otoritenin varlığının, insanı ontolojik yalnızlıktan kurtaran ve şeytani müdahaleyi anında deşifre eden varoluşsal bir gözetim olduğunu tespit eder.

        el-Alîmu (الْعَلِيمُ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "bir şeyin hakikatine ve mahiyetine ulaşmayı sağlayan işaret (alamet), kesin idrak ve bilmek" anlamında olduğunu kaydeder. Mübalağa veznindeki el-Alîm isminin, cehaletin mutlak zıddı olarak, eşyanın en ince detaylarını kuşatan sonsuz bilgi sahibini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bilginin (ilim) en üst derecesini temsil eden bu ismin, ayetin bağlamındaki psikolojik derinliğine dikkat çeker. Kulun neden öfkelendiğini, şeytanın hangi zayıf noktadan kışkırttığını (nezğ), kişinin niyetini ve sığınma talebindeki samimiyetini mutlak bir "ilimle" bilen yaratıcının; kuluna bu şeytani saldırıyı defetmesi için gereken yardımı, manevi direnci ve ilacı da o bilgiyle (el-Alîm) göndereceğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "bilmek" kökünden türeyen ve Allah'ın güzel isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri olduğunu; O'nun olmuş, olan ve olacak her şeyi, gizliyi ve açığı, insanın niyetini ve kalbinden geçenleri (şeytani vesveseler dahil) ezelî ve ebedî ilmiyle kusursuzca bildiğini ifade ettiğini aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X