وَمَا يُلَقّٰيهَٓا اِلَّا الَّذ۪ينَ صَبَرُواۚ وَمَا يُلَقّٰيهَٓا اِلَّا ذُوحَظٍّ عَظ۪يمٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fussilet Sûresi, 35. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: fussilet suresi 35. ayet, fussilet 35, büyük pay, iyiliğe karşılık, sabır, fussilet suresi
-
"Bu sonuca ancak sabırlı olanlar ulaşabilir, yine buna ancak (erdemlerde) büyük pay sahibi olanlar ulaşabilir."
Bu sonuca ancak sabırlı olanlar ulaşabilir. Yani sözü edilen bu sonuca ancak Allah’ın enirine sabreden ve bütün emirlerini yerine getirenler ulaşabilir ve böyle davranma özelliğini, Allah ancak onlara verir. Yahut âyet şunu söylemektedir: Bahsedilen bu sonuca ancak Allah’ın buyruklarına sabır göstermekte azimli davrananlar ulaşabilir. Allah böyle bir özelliği, ancak onlara verir ve böyle yapanlar ancak başarıya ulaştırılır. Yine buna ancak (erdemlerde) büyük pay sahibi olanlar ulaşabilir. Cenâb-ı Hakk’ın sözünü ettiği kötülüğü iyilikle savma ve suçluyu bağışlama gücüne ancak Allah katında büyük bir paya ve hisseye sahip olanlar ulaşabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Yulakkâhâ (يُلَقَّاهَا)
İbn Fâris, "l-k-y" kökünün sözlükte "biriyle karşılaşmak, yüz yüze gelmek, buluşmak ve bir şeyi almak/kabul etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Edilgen (meçhul) formdaki "yulakkâ" fiilinin, kişinin kendi çabasıyla ulaştığı bir şeyden ziyade, dışarıdan (ilahi bir lütufla) o şeye ulaştırılması, kendisine bu özelliğin verilmesi ve bahşedilmesi anlamına geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "likâ" kavramının bir şeyle yüz yüze gelmeyi ifade ettiğini söyler. Ayetteki "buna (bu ahlaki zirveye) ulaştırılmaz" ifadesinin, kötülüğe iyilikle karşılık verme erdeminin sıradan bir insan iradesiyle kolayca elde edilemeyeceğini; bu üstün ahlakın ancak ciddi bir bedel ödeyenlere ilahi bir ihsan olarak "verileceğini" (telakkî ettirileceğini) vurgular.
Dücane Cündioğlu, fiilin edilgen (meçhul) yapısını ontolojik bir kabul ve varoluşsal bir idrak süreci olarak okur. İnsanın kendi kibrini aşarak kötülüğe en güzel (ahsen) şekilde karşılık verme olgunluğuna sırf kendi iradesiyle sıçrayamayacağını; bu yüksek erdemin (ahlaki zirvenin), kişinin sabrının neticesinde ilahi bir lütufla onun kalbine "telkin edileceğini/verileceğini" ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "karşılaşmak, verilmek" anlamındaki l-k-y kökünden türediğini; ayetin bağlamında, düşmanlığı dostluğa çeviren bu eşsiz ahlaki mertebeye ancak belirli manevi sınavlardan geçmiş, seçkin niteliklere sahip kişilerin ulaştırılabileceğini aktarır.
Saberû (صَبَرُوا)
İbn Fâris, "s-b-r" kökünün sözlükte "tutmak, hapsetmek, engellemek, dayanıklı ve dirençli olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Sabır eyleminin, kişinin nefsini telaşlanmaktan, feryat etmekten ve aceleci bir intikam duygusundan alıkoyarak onu hapsedebilmesi (kontrol altında tutması) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, sabır kavramını insanın iç dünyasındaki bir kontrol mekanizması olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre sabır, aklın ve dinin sınırları içinde kalarak nefsin arzularını ve öfkesini frenlemektir. "Sabredenler" (saberû) nitelemesinin, kendisine yapılan kötülüğe anında (misliyle) karşılık verme içgüdüsünü yutabilen, tahammül göstererek ahlaki tepkisini olgunlaştıran kişileri anlattığını vurgular.
Toshihiko Izutsu, sabır kavramını Kur'an'ın etik (ahlaki) sisteminin en temel yapı taşlarından biri olarak inceler. Sabrın sadece pasif bir acı çekme veya boyun eğme olmadığını, aksine son derece aktif, dinamik ve dönüştürücü bir manevi direniş olduğunu belirtir. Kötülüğü iyilikle savuşturmak gibi imkansız görünen bir eylemin, ancak insanın kendi öfkesine karşı kazandığı bu mutlak "sabr" zaferiyle mümkün olabileceğini tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke döneminin sosyo-politik gerilimi üzerinden değerlendirir. "Sabredenler" vurgusunun, Mekke aristokrasisinin bitmek bilmeyen alayları, boykotları ve fiziksel saldırıları karşısında provokasyona gelmeyen; öfkeyi rasyonel ve onurlu bir stratejiye dönüştürerek pasif direniş sergileyen ilk Müslümanların toplumsal direncini (ahlaki mukavemetini) nitelediğini ifade eder.
Zû (ذُو)
İbn Fâris, bu kelimenin "sahip, mâlik, ehl" anlamına geldiğini ve her zaman bir isimle tamlama (izafet) oluşturarak kullanıldığını belirtir. Eklendiği özelliğin, kişinin ayrılmaz bir parçası, kalıcı bir niteliği olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "zû" edatının sıradan bir sahiplikten ziyade, varoluşsal bir bütünleşmeyi ifade ettiğini söyler. Kişinin bahsedilen o büyük nasibe (hazz-ı azîm) sadece dışarıdan verilmiş bir hediye olarak değil, kendi ahlaki çabasıyla hak ettiği, bizzat kazandığı ve kendi şahsiyetiyle bütünleştirdiği bir "mülk/nitelik" olarak sahip olduğunu vurgular.
Hazzın (حَظٍّ)
İbn Fâris, "h-z-z" kökünün "pay, nasip, insanın elde ettiği hisse, kısmet ve talih" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hazz kelimesinin, bir bütünün içinden kişiye özel olarak ayrılmış, ona tahsis edilmiş iyi ve değerli payı nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hazz kavramının genellikle dünyevi nimetler, makam, şans veya maddi paylar için kullanıldığını söyler. Ancak Kur'an'ın bu ayetinde kelimenin anlamının yukarıya doğru çekilerek (yüceltilerek); affetme, kötülüğü iyilikle savma ve sabır gibi evrensel erdemlere sahip olmanın, insanın dünyada elde edebileceği en büyük "nasip" ve en değerli manevi "pay" olarak yeniden tanımlandığını vurgular.
Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak saf Arapça olduğunu ve İslam öncesi dönemin edebiyatında "şans, talih, ganimetten düşen pay" gibi daha çok maddi ve determinist bir varoluş algısını yansıttığını tartışır. Kur'an'ın bu yerleşik bedevi "talih/pay" tasavvurunu alıp, onu insanın ahlaki eylemleriyle elde ettiği eskatolojik (ahirete dair) ve ontolojik bir "erdem nasibi"ne dönüştürerek kelimeyi monoteistik bir çerçevede İslamileştirdiğini iddia eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, hazz (pay/nasip) kelimesini ontolojik bir kapasite bağlamında değerlendirir. "Büyük bir paya sahip olmak" ifadesinin maddi bir zenginliği değil; insanın kalbinin, öfkeyi yutabilecek, düşmanlığı dostluğa çevirebilecek kadar genişlemesini, ruhsal bir zenginliğe ulaşmasını temsil ettiğini; bu manevi büyüklüğün evrendeki en yüksek varoluşsal sermaye (hazz) olduğunu ifade eder.
Azîm (عَظِيمٍ)
İbn Fâris, "a-z-m" kökünün "kemik, büyüklük, yücelik ve sağlamlık" anlamlarına geldiğini belirtir. İnsanın ve hayvanın iskeletini (taşıyıcı yapısını) oluşturan kemiğe "azm" denildiğini hatırlatan müellif, "azîm" kelimesinin yapısal olarak sarsılmaz, idraki aşan büyüklükte ve ulu olanı ifade etmek için türetildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, azamet (büyüklük) kavramının hem fiziksel/mekansal hem de soyut/manevi boyutları olduğunu söyler. Ayetteki "büyük" (azîm) sıfatının "nasip/pay" (hazz) kelimesini nitelemesinin, bu ahlaki erdemin (kötülüğe iyilikle karşılık vermenin) değerinin insanların ölçüleriyle anlaşılamayacağını, ancak ilahi terazide tartılabilecek kadar ulu, sarsılmaz ve görkemli bir ahlaki mertebe olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, azîm kelimesini Kur'an'ın değer biçme (kıymet/hiyerarşi) sistemi içinde inceler. Kur'an'ın bir insanın ahlaki eylemini veya o eylemin sonucunu "azîm" (devasa/yüce) olarak tanımlamasının, o kişinin sıradan beşeri sınırları (öfke, intikam, nefis) aşarak ilahi ahlakla (ahlakullah) bütünleştiği ontolojik bir mükemmellik noktasına (zirveye) ulaştığını tespit eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla