Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fussilet Sûresi, 34. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fussilet Sûresi, 34. Ayet

    وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُۜ اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ testevî-lhasenetu velâ-sseyyi-e(tu)(c) idfa’ billetî hiye ahsenu fe-iżâ-lleżî beyneke ve beynehu ‘adâvetun ke-ennehu veliyyun hamîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!"

      İyilikle Kötülük Aynı Değildir

      İyilikle kötülük bir olmaz. Bu âyetteki ikinci “lâ” (لَا) harfi zâittir. Bu türlü cümlelerde bu kelime bazan kullanılır, hazan da kullanılmaz. Burada onun kullanıldığını görüyoruz. Sonra İyilikle kötülük bir olmaz cümlesi ile (Kötülüğü) en güzel olan davranışla sav cümlesinden her birinin, diğeriyle bağlantılı olması mümkündür. Her biri tek başına bağımsız bir cümle de olabilir. Eğer bunlardan biri, diğeriyle bağlantılı sayılırsa, o zaman âyet şunu söylemektedir: Kalplerin sevgisini kazanmak ile yumuşak davranmak ve şefkatli olmak konusunda iyilikle kötülük bir değildir. Aksine kalplerin sevgisini kazanmak ve insanı kendine çekmek kötülükle değil, iyilikle olur. Öyleyse (Kötülüğü) en güzel olan davranışla sav! Yani kötülüğe kötülükle değil, iyilikle karşılık ver! Bu mânayı teyit eden başka bir âyette Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur; “Sen onlara sırf Allah'ın lütfü sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi”’. Buna göre burada da şunu söylemeletedir: İtaat, yakınlaşmak ve kalplerin sevgisini kazanmakta iyilikle kötülük bir değildir, aksine bu ikisi farklı davranışlardır ve farklı sonuçlar doğurur. Öyleyse sen onların yaptıkları kötülüklere iyilikle karşılık ver! En doğrusunu Allah bilir. Sözünü ettiğimiz o iki cümlenin birbiriyle bağlantılı olmayıp bağımsız birer cümle olmaları da mümkündür. Eğer böyle ise, o zaman, en doğrusunu Allah bilir ya, âyetin mânası şöyle olur: Sizler iyilikle kötülüğün eşit olmadığını ve iyilik yapanla kötülük yapanın aynı olmadığını akıllarınızla anlıyorsunuz. Bunlar hikmet açısından da aynı değildirler. Halbuki dünyada onların bütün getirilerinde ve lezzetlerinde aynı olduğunu görüyorsunuz. Dolayısıyla burada ikisi de birleşmektedir. Hikmet ve akıl nazarında ise bunların birbirinden ayırt edilmesi gerekir. Bu da göstermektedir kİ, bu ikisini ayırıp ceza ve mükâfatın verileceği başka bir âlem vardır. En doğrusunu Allah bilir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Emrimize boyun eğenleri o günahkârlarla bir mi tutacağız? Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?”, “Yoksa iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanları yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir mi tutacaktık? Yahut günah işlemekten sakınanları günaha batanlar gibi mi sayacaktık?” Yani bunları ötekilerle aynı tutmayacağız. Fakat dünyada bunları ötekilerle aynı tutmuştu. İşte bu gerçek, onların ayırtedileceği başka bir âlemin var olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.

      Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş! Müfessirlerin hepsi bu âyetin Resûlullah (s.a.) ile Ebû Cehil -Allah lânet etsin- hakkında geldiğini söylerler; burada Cenâb-ı Hak, Resûlullah’a, Ebû Cehil’in kötülüklerine iyilikle mukabele etmesini emretmektedir. Ancak böyle bir ihtimal söz konusu değildir. Çünkü Ebû Cehil’in Resûlullah'a (s.a.) karşı tavrının âyette belirtildiği gibi bir değişime uğradığı rivayet edilmemiştir. Âyette Allah meâlen şöyle söylüyor; O zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş! Ebû Cehil’de Resûlullah'a (s.a.) karşı böyle bir tavır değişikliği görülmemiş, aksine ona olan düşmanlığı sürüp gitmiş, insanları da ona karşı tahrik ederek Bedir günü kendisiyle savaşıncaya ve nihayet o gün öldürülünceye kadar bu düşmanlık devam edip durmuştur. Bu durum göstermektedir ki, âyetin Ebû Cehil’le alakası yoktur. Sonra Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav cümlesi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onlar kötülük yaptıkları vakit, sen aym anda onlara iyilikle karşılık ver, yani sen onlara iyilik yaparsan, onlar da sana yaptıkları kötülüklerden hemen vazgeçerler. En doğrusunu Allah bilir. Bu durumda bu cümle, sanki şu ilâhı beyanla aynı mânaya gelir: “Kısasta sizin için hayat vardır”. İkincisi, onların yaptıkları kötülükleri affet, bağışla! Yani kötülüklerine karşılık verme, görmezden gel ve bağışla! Böyle yaptığın zaman, aranızda düşmanlık bulunan kişi sana karşı sımsıcak bir dost oluverir. Yani artık sana düşmanlık göstermez. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        "İyilikle kötülük bir olamaz; kötülüğü, en büyük iyilik hangisi ise onunla def'et; böyle yaparsan, aranızda düşmanlık bulunan adam, âdeta sâdık dost olur."

        GEÇMİŞİ KURCALAMA

        Ayet-i kerime (حمَ. تَنزِيلٌ مِنَ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ. كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ) âyetleriyle başlayan Sûre-i Secde'ye mensubdur.

        Aftan sonra bir de iyilik et

        Zemahşerî diyor ki: "İyilikle kötülük nefsü'l-emrde ayrı ayrı şeylerdir. Senin önüne iki iyilik çıktığı zaman, nisbetle daha büyük olanını ihtiyar et de düşmanlarının birinden gelen fenalığı onunla defeyle. Meselâ böyle bir fenalığa karşı akla gelecek iyilik onu affetmendir; lâkin en büyük iyilik fazla olarak kendisine iyilikte bulunmandır: Seni zemmedeni medhetmen; ciğerpâreni öldüren adamın oğlunu ölümden kurtarman gibi."

        Büyüklük

        Celaleynde ise (هِيَ أَحْسَنُ) kavl-i celili, "gazaba karşı sabır; cehle karşı hilim; fenalığa karşı afv" ile tefsir olunmuştur.

        Zaten bunu ta'kib eden âyet-i kerîmede fenalığı affettikten başka fazla olarak bir de iyilikte bulunmak büyüklüğü, ancak sabır denilen seciye-yi mübarekeden geniş mikyasda nasib alanlarla, insanlıktan hazz-ı azîmi bulunanların kârı olduğu musarrahtır. Şu halde biz (Celâleyn)in gösterdiği mikdara da razıyız.

        Kusurları büyütmek olmaz

        Evet, ahlâk-ı umûmiyenin bu derekelere düştüğü bir zamanda insanlardan o kadar büyük fedakârlıklar, o kadar necîb hareketler beklemek, hirmâna rıza göstermek demektir.

        Ancak hoş görülebilecek kusurları affetmedikten başka, büsbütün izâm ile, ağır sûrette mukabeleye kalkışmayı; uhuvvet-i İslâmiyeyi unutarak ebedi bir düşmandan intikam alır gibi davranmayı ne insanlık namına muvâfık görürüz; ne de milletin menfaati hesabına.

        Fikir adamlarımız, yanlış yapıyorlar

        Afv ile safh ile muamelede bulunarak düşman-ı cânı yâr-ı cân etmek kābil iken, ufacık bir hataya ağır ağır mukâbelelerde bulunmak yüzünden kardeşlerin ebediyyen birbirine hasım olması revâ mıdır?

        Maalesef görüyoruz ki, efrâd-ı millete mürşidlik etmesi lazım gelen, hem de kendilerini o mevkide gösteren zümre, yani mütefekkir tabaka, sözleriyle yazılarıyla, hareketleriyle halkı pek yanlış bir yola götürüyorlar!

        Memleket dâhilî, hâricî birçok felâketlere maruz iken, biz hâlâ birbirimizin mâzîdeki seyyiâtını kurcalamakla; hâlâ birbirimize bir daha yüz yüze bakamayacak kadar şenî, küfürler savurmakla uğraşıyoruz!

        (وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ)

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          Testevî (تَسْتَوِي)

          İbn Fâris, "s-v-y" kökünün sözlükte "iki şeyin birbirine denk olması, seviye, doğruluk ve düzlük" anlamlarına geldiğini belirtir. İftial babındaki "istevâ" (testevî) fiilinin, iki farklı unsurun değer, mahiyet veya nitelik bakımından birbirine eşit ve mukayese edilebilir olmasını ifade ettiğini kaydeder.

          Râgıb el-İsfahânî, "istivâ" kavramının niceliksel veya niteliksel bir denkliği anlattığını söyler. Ayette bu eylemin olumsuz (lâ testevî) kullanılmasının, iyilik ile kötülük arasındaki ontolojik ve ahlaki uçurumu gösterdiğini; bu iki kavramın evrensel nizamda asla aynı terazide tartılamayacağını ve eşdeğer kabul edilemeyeceğini vurgular.

          Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel yapısında bu fiili, değerler sisteminin zıt kutuplarını birbirinden kesin olarak ayırmak için kullanılan kategorik bir reddiye olarak inceler. "Eşit olmaz/denk değildir" (lâ testevî) hükmünün, inanan zihne, ahlaki eylemler arasında mutlak bir hiyerarşi kurma zorunluluğunu yüklediğini tespit eder.

          el-Hasanetu (الْحَسَنَةُ)

          İbn Fâris, "h-s-n" kökünün sözlükte "çirkinliğin zıddı olarak güzellik, iyilik ve göze hoş gelmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hasene kelimesinin, insana mutluluk veren, estetik ve ahlaki açıdan kusursuz olan eylemleri veya durumları nitelediğini belirtir.

          Râgıb el-İsfahânî, husn (güzellik) kavramının akılla, duyularla ve içgüdülerle algılanan güzellikleri kapsadığını söyler. Ayetteki hasene kelimesinin, sıradan bir iyilikten ziyade, doğrudan ilahi rızaya uygun düşen, insanın kalbini ferahlatan ve toplumda barışı inşa eden ahlaki ve ontolojik bir güzellik (güzel eylem) olduğunu vurgular.

          Toshihiko Izutsu, hasene kavramını Kur'an'ın ahlak felsefesinin pozitif (olumlu) kutbu olarak inceler. Bu kelimenin, inanan insanın evrendeki uyuma (tevhide) uygun olarak ürettiği her türlü yapıcı, adil ve merhametli tavrı ifade ettiğini belirtir.

          Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "iyi, güzel olmak" anlamındaki h-s-n kökünden türediğini; dini ve ahlaki literatürde Allah'ın emirlerine uygun olan, aklın ve selim fıtratın onayladığı, insana dünya ve ahiret mutluluğu kazandıran her türlü güzel eylemi (iyiliği) anlatan temel bir terim olduğunu aktarır.

          es-Seyyietu (السَّيِّئَةُ)

          İbn Fâris, "s-v-e" kökünün "çirkinlik, kötülük, insanı üzen ve ona acı veren şey" anlamlarına geldiğini belirtir. Seyyie kelimesinin, hasene kavramının mutlak ve yapısal zıddı olarak, insanın doğasına, aklına ve evrenin düzenine aykırı düşen yıkıcı eylemleri kaydeder.

          Râgıb el-İsfahânî, "sû'" (kötülük) kavramının insanın bedenine, ruhuna veya toplumsal statüsüne zarar veren her türlü çirkinliği kapsadığını söyler. Seyyie kelimesinin, sadece bireysel bir günahı değil, aynı zamanda başkasına yöneltilen haksızlığı, zulmü ve kaba davranışı (kötülüğü) temsil ettiğini vurgular.

          Toshihiko Izutsu, seyyie kelimesini Kur'an'ın ahlak sistemindeki negatif kutup olarak değerlendirir. Bu kelimenin, müşriklerin inananlara karşı sergilediği düşmanca tavırları, alayları ve zulümleri (ontolojik çirkinliği) kapsadığını; hasene ile seyyie arasındaki mücadelenin aslında hakikat ile bâtılın evrensel savaşı olduğunu tespit eder.

          İdfa' (ادْفَعْ)

          İbn Fâris, "d-f-a" kökünün sözlükte "bir şeyi kendinden uzaklaştırmak, itmek, savuşturmak ve gidermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Defetme eyleminin, kişinin üzerine gelen bir tehlikeyi, zararı veya saldırıyı fiziksel ya da manevi bir güçle bertaraf etmesi olduğunu belirtir.

          Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin rastgele bir itiş değil, kötülüğün etkisini kırmak ve onun vereceği zararı ortadan kaldırmak amacıyla yapılan bilinçli bir savuşturma olduğunu söyler. "Kötülüğü defet" (idfa') emrinin, pasif bir kabulleniş veya sessizlik değil; kötülüğün üzerine, onu yok edecek ve dönüştürecek daha güçlü bir ahlaki eylemle gitmek olduğunu vurgular.

          Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke döneminin gerilimli sosyolojisi üzerinden okur. "Defet" (idfa') emrinin, Mekkeli müşriklerin Müslümanlara uyguladığı psikolojik şiddet, boykot ve fiziksel saldırılara karşı verilmiş bir stratejik ve ahlaki savunma talimatı olduğunu; bu savunmanın şiddetle (misilleme ile) değil, yüksek bir erdemle yapılması gerektiğini ifade eder.

          Ahsenu (أَحْسَنُ)

          İbn Fâris, "h-s-n" kökünden türeyen ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) veznidir. Güzelliğin, iyiliğin ve kusursuzluğun ulaşılabilecek en kâmil, en zirve noktasını nitelediğini belirtir.

          Râgıb el-İsfahânî, "ahsen" kelimesinin, ahlaki eylemde sıradan bir "iyiliği" aşarak fedakarlık boyutuna geçmeyi ifade ettiğini söyler. Kötülüğe sadece misliyle (kısasla) veya adaletin asgari sınırıyla değil, doğrudan en asil, en affedici ve en zarif (ahsen) tavırla karşılık vermenin, insan iradesinin ahlaki zirvesi olduğunu vurgular.

          Dücane Cündioğlu, dildeki estetik (güzellik) kavramının eylemsel boyutunu inceler. Kötülüğün (seyyienin) çirkinliğine karşı, "en güzel olanla" (ahsen) karşılık vermenin ontolojik bir sanat olduğunu; bu emrin, muhatabın kabalığını ahlaki bir zarafetle ezmeyi ve varoluşsal estetiğin mutlak galibiyetini simgelediğini ifade eder.

          Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "daha iyi, en güzel" anlamlarına geldiğini; İslam ahlakında insanın kendisine yapılan haksızlığa intikamla değil, af, merhamet ve yüksek bir insanlık onuruyla (ihsan şuuruyla) mukabelede bulunmasını niteleyen temel bir erdem kavramı olduğunu aktarır.

          Adâvetun (عَدَاوَةٌ)

          İbn Fâris, "a-d-v" kökünün temelinde "haddi aşmak, sınırı geçmek, saldırmak, zulmetmek ve birine karşı düşmanlık gütmek" anlamlarının yattığını belirtir. Adâvet kelimesinin, insanlar arasındaki sevgi ve uyum sınırlarının ihlal edilerek, yerine kasıtlı bir husumetin ve kinin inşa edilmesi durumunu kaydeder.

          Râgıb el-İsfahânî, "adâvet" (düşmanlık) kavramını "velayet" (dostluk/yakınlık) kavramının mutlak zıddı olarak tanımlar. Ayette bahsedilen düşmanlığın, kalplere yerleşmiş derin bir ayrılığı, öfkeyi ve birbirine zarar verme arzusunu barındıran katı bir ontolojik kopuş hali olduğunu vurgular.

          Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimeyi nüzul ortamındaki (Mekke'deki) kabile ilişkileri üzerinden değerlendirir. Tevhid inancının gelmesiyle birlikte, asırlardır süren kan bağlarının koptuğunu, baba ile oğul, kardeş ile kardeş arasında çok şiddetli inanç temelli "düşmanlıkların" (adâvet) ortaya çıktığını; ayetin bu somut, yakıcı ve tarihsel nefreti (sosyolojik yarılmayı) muhatap aldığını ifade eder.

          Veliyyun (وَلِيٌّ)

          İbn Fâris, "v-l-y" kökünün sözlükte "iki şeyin aralarında hiçbir boşluk veya yabancılık kalmayacak şekilde birbirine yakın olması, bitişiklik, sevgi, yardım ve dostluk" anlamlarına geldiğini tespit eder. Velî kelimesinin, araya hiçbir düşmanlığın girmediği, birbirine sırtını dayayan, yardım eden ve savunan yakın dost anlamına geldiğini belirtir.

          Râgıb el-İsfahânî, "velayet" kavramının mekansal, nesebî ve kalbî her türlü samimi yakınlığı kapsadığını söyler. Adâvetin (düşmanlığın) velayete (dostluğa) dönüşmesinin, insan tabiatındaki en sert uçların, "ahsen" (en güzel davranış) formülüyle nasıl yumuşatıldığını ve kalplerin nasıl yeniden birleştirildiğini gösteren bir ahlak mucizesi olduğunu vurgular.

          Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın toplumsal ahlak sisteminde bu kelimeyi değerlendirir. Nefretin (adâvet) sevgiye (velayet) dönüşmesinin psikolojik ve sosyal bir devrim olduğunu; iyiliğin (ahsen) dönüştürücü gücünün, katı düşmanı bile varoluşsal bir "koruyucu/dost" kimliğine evriltebilen aktif bir enerjiye sahip olduğunu tespit eder.

          Hamîmun (حَمِيمٌ)

          İbn Fâris, "h-m-m" kökünün sözlükte "ısınmak, ateşin harareti, sıcak su ve kaynamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Dildeki bu somut (fiziksel) hararet anlamının, insan ilişkilerine mecaz olarak aktarıldığını; kalpten gelen, samimi, sıcak ve kaynayan bir sevgiyle bağlı olan dosta/akrabaya bu kökten dolayı "hamîm" denildiğini kaydeder.

          Râgıb el-İsfahânî, hamîm kelimesinin sıradan bir arkadaştan ziyade, insanın acısını kendi acısı gibi hisseden, onun için şefkatle yanıp tutuşan, "sımsıcak" bir koruyucu ve şefkatli bir yakın (hısım) olduğunu söyler. "Veliyyun hamîm" tamlamasının, düşmanlığın sadece nötr bir duruma değil, sevginin en coşkulu, en sıcak zirvesine sıçramasını ifade ettiğini vurgular.

          Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın eşsiz edebi tasvir gücü (beyan mucizesi) üzerinden kelimenin psikolojik etkisini analiz eder. Kökündeki "sıcaklık/hararet" (hamîm) vurgusunun, düşmanlığın (adâvetin) o soğuk, katı ve buz gibi doğasını "eriten" ve "ısıtan" muazzam bir duygu simülasyonu yarattığını; metnin okuyucuya bu ahlaki dönüşümü kelimenin fonetik ve semantik ısısıyla yaşattığını ifade eder.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X