وَمَنْ اَحْسَنُ قَوْلاً مِمَّنْ دَعَٓا اِلَى اللّٰهِ وَعَمِلَ صَالِحاً وَقَالَ اِنَّن۪ي مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fussilet Sûresi, 33. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: salih amel, fussilet suresi 33. ayet, güzel söz, fussilet suresi, davet, fussilet 33, teslimiyet, allah, dua, amel, salih, ihsan, müslim, müslüman, teslim olan
-
33. "Allah’a çağıran, dine ve dünyaya yararlı iş yapan ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır?"
En Güzel Sözlü Kişi
Allaha çağıran, dine ve dünyaya yararlı iş yapandan daha güzel sözlü kim vardır? Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Allah’a çağırandan, yani Allah’ın birliğine ve O’nun dinine davet edenden yahut iyiliğe davet edip kötülüğe engel olandan, yani başkasını ona davet eden ve kendisi de onu yapandan daha güzel bir görüşe ve daha güzel bir hayat tarzına sahip kim vardır? Bu ifade, bütün hayır ve taatleri içine almaktadır. Daha güzel sözlü kim vardır cümlesinin, eğer söylediğimiz gibi görüş ve hayat tarzı mânasına geldiğini kabul edersek, Cenâb-ı Hakkın sanki şunu ifade buyurduğunu söylemek gerekir: Görüş ve hayat tarzı bakımından bu sözü edilenlerden daha sağlam ve daha muhkem olan kimdir? Şayet âyetin zahirî mânasını esas alırsak, o zaman Daha güzel sözlü kim vardır cümlesi şöyle yorumlanır: Âyette belirtilenleri söyleyen kişiden daha doğru sözlü kim vardır? En doğrusunu Allah bilir.
Ve ‘Ben Müslümanlardanım ’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? [Bu İlâhî beyanın farklı yorumları vardır. Birincisi], o, diğer din ve mezhepler arasından İslâm’ı seçti. Müslüman olanlar hariç diğer gruplar ise İslâm’a intisap etmeye yanaşmadılar. İkincisi, o, her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah’ın özellikle ismini koyduğu dine, yani İslâm’a intisap etmiştir. Cenâb-ı Hak onlara şöyle isim koydu: “O size 'müslümanlar’ adını verdi”, “Bizi sana teslim olan (müslüman) bir ümmet eyle”, İbrahim aleyhisselâm hakkında da şöyle buyurdu: “Rabb’i ona, ‘Bana teslim ol’ buyurmuş; o da, ‘Âlemlerin Rabb’ine teslim oldum’ demişti”, “Mümin” ismi de özellikle hak ehli için kullanılır; yahudiler ve hıristiyanlar, kendilerini mümin diye isimlendiriyorlardı. Onlar mutlak olarak mümin ismini kullanmaktan çekinmiyorlar, fakat müslim ismini kullanmaya yanaşmıyorlardı. Her ne kadar İslâm ve iman kelimeleri yaklaşık olarak aynı mânayı ifade ediyorlarsa da o ismin özellikle onlara ait olması itibariyle Dârüliman değil, Dârülislâm tabiri kullanılmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Yahut şöyle denilebilir; O, İslâm’a intisabı seçti, diğer insanlar ise, dünyada izzet ve şeref kazanacakları yahut dünyada var olan başka kazançlar elde edecekleri şeylere intisabı seçtiler.
Bu âyette kastedilenin kim olduğuna dair farklı görüşler vardır. Bazıları Resûlullah (s.a.) kastedilmiştir, dediler. Bazılarına göre müezzinler kastedilmiştir, âyetin müezzinler hakkında nâzil olduğuna dair bazı rivayetler vardır. Bazıları da, insanları Allah’a itaate davet eden ve kendisi de bunun gereğini yerine getiren her mümin kastedilmiştir, dedi. En doğrusunu Allah bilir. Hasan-ı Basrî, Allah’a çağıran, dine ve dünyaya yararlı iş yapandan daha güzel sözlü kim vardır? meâlindeki âyeti okudu, sonra şöyle dedi: İşte bu Allah’ın en iyi kuludur! O Allah’ın seçkin kuludur! O, yeryüzündeki insanlar içerisinde Allah’a en sevgili olan kişidir; Allah’ın davetine uydu ve insanları da kendisinin uyduğu Allah’ın dinine davet etti, Allah’ın davetine uyarak hayırlı ameller yaptı ve “Ben Rabb’ine teslim olanlardanım” dedi. İşte Allah Teâlâ’nın halifesi budur! En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Men (مَنْ)
İbn Fâris, bu kelimenin sözlükte akıl ve şuur sahibi varlıkları nitelemek, soru sormak veya şart bildirmek için kullanılan bir edat/zamir olduğunu belirtir. Ayetteki "kim" sorusunun, aslında bir cevabın arandığı sıradan bir istifham (soru) olmadığını, aksine meydan okuma ve en üstün makamı işaret etme işlevi gördüğünü kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "men" edatının cansızlar (mâ) için değil, irade sahibi şuurlu varlıklar (insanlar ve melekler) için kullanıldığını söyler. İsfahânî'ye göre "Kim daha güzel olabilir?" şeklindeki bu retorik soru (istifham-ı inkârî), söz konusu eylemleri (davet, salih amel, teslimiyet) yapan kişinin, yeryüzündeki tüm şuurlu varlıklar hiyerarşisinde mutlak ve eşsiz bir ahlaki zirveye oturduğunu vurgular.
Ahsenu (أَحْسَنُ)
İbn Fâris, "h-s-n" kökünün sözlükte "çirkinliğin (kubh) zıddı olarak güzellik, iyilik, estetik ve ahlaki kusursuzluk" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i tafdil (en üstünlük derecesi) veznindeki "ahsen" kelimesinin, güzelliğin ve iyiliğin ulaşılabilecek en kâmil, en zirve noktasını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, husn (güzellik) kavramının üç boyutu olduğunu söyler: Akılla kavranan güzellik, duyularla/gözle algılanan estetik güzellik ve ahlaki/davranışsal güzellik. Ayetteki "daha güzel" (ahsen) nitelendirmesinin, sadece rasyonel bir doğruluğu değil; Allah'a davet etmenin ontolojik olarak evrendeki en estetik, en uyumlu ve en cazip eylem olduğunu ifade ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik (ahlak) sisteminde husn ve ahsen kavramlarını "sû'" (kötülük/çirkinlik) kavramının mutlak zıddı olarak inceler. Güzelliğin (ahsen) sadece sanatsal bir form olmadığını, bizzat tevhide dayalı eylemin ontolojik karakteri olduğunu; "sözce en güzel" olanın, yalanın ve kibrin çirkinliğine karşı hakikatin saf ve ahlaki parıltısını temsil ettiğini tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Arapça "iyi ve güzel olmak" anlamındaki h-s-n kökünden türediğini; İslam ahlak felsefesinde insanın hem niyetinde hem de eyleminde ilahi rızaya en uygun, kusursuz ve eksiksiz olanı tercih etmesi (ihsan) makamını ifade eden temel bir terim olduğunu aktarır.
Kavlen (قَوْلًا)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "ağızdan çıkan söz, bir düşünceyi sese dönüştürerek telaffuz etmek ve fikri beyan etmek" gibi temel anlamlara geldiğini belirtir. Bu kelimenin, iç dünyadaki niyetin dış dünyaya aktarılmasını sağlayan en temel insani eylem olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söz) kavramını anlamsız bir nidadan veya hayvan seslerinden kesin çizgilerle ayırarak, belirli bir idrakin, kararın ve hedefin dile dökülmesi (mantıklı söz) olarak tanımlar. Ayetteki "söz bakımından" vurgusunun, insanın toplum içindeki iletişimine, inşasına ve tebliğine işaret ettiğini söyler.
Dücane Cündioğlu, dildeki söz (kavl) kavramını ontolojik bir tezahür olarak okur. Ayetteki "kavlen" kelimesinin, sıradan bir konuşma eyleminden ziyade, varoluşsal bir "hitap" ve "çağrı" olduğunu; insanın kendi hakikatini sözcüklerle inşa ederek evrendeki sessizliği tevhidin sesiyle yırttığını ve bu kelamın, insanın dünyadaki en büyük ve en güzel eseri/eylemi (ahsen-i kavl) olduğunu ifade eder.
De'â (دَعَا)
İbn Fâris, "d-a-v" kökünün "çağırmak, nida etmek, birinden bir şey talep etmek, davet etmek ve yöneltmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Da'vet kelimesinin, bir insanı belli bir amaca, inanca veya mekâna doğru harekete geçirmek için yapılan ısrarlı ve samimi çağrı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, davet eyleminin sadece dille yapılan bir sesleniş değil, bütün varlığıyla (hal ve kâl ile) muhatabı hakikate, hidayete ve dine çekme çabası olduğunu söyler. "Allah'a çağıran" kişinin, insanları kendi şahsına, kabilisine veya dünyevi bir iktidara değil, doğrudan mutlak ve evrensel bir ontolojik merkeze (Allah'a) yönlendirdiğini vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "de'â" (davet etti) fiilini Mekke'nin zorlu sosyolojik yapısı üzerinden değerlendirir. Müşriklerin baskılarına, alaylarına ve "bu Kur'an'ı dinlemeyin, gürültü yapın" (ilğav) şeklindeki sabotajlarına boyun eğmeden, tevhid inancını toplumun kalbine bıkmadan usanmadan taşımaya (davet etmeye) devam etmenin; o günkü statükoya karşı en büyük, en estetik ve en cesur ahlaki direniş (ahsen-i kavl) olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "çağırmak, seslenmek" anlamındaki d-a-v kökünden geldiğini; İslami literatürde "tebliğ" ve "irşad" ile eş anlamlı olarak, insanları İslam'a, Allah'ın birliğine ve O'nun emirlerine uymaya çağırma faaliyetini ifade eden temel bir dini/sosyal terim olduğunu aktarır.
İlellâhi (إِلَى اللَّهِ)
İbn Fâris, bu ismin etimolojisinde "e-l-h" kökünün yattığını, sözlükte "ibadet etmek, sığınmak, birine yönelmek ve yüceliği karşısında hayret etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. "İlâ" (e doğru) edatıyla birlikte kullanıldığında, eylemin (davetin) nihai varış noktasının, her türlü varlığın muhtaç olduğu yegane mabudun (Allah'ın) bizatihi kendisi olduğunu ifade eder.
Arthur Jeffery, Allah kelimesinin kökeninin saf Arapça türetmelere dayanmakla birlikte, Kuzeybatı Sami dillerindeki (Süryanice "Alaha", İbranice "Eloah") monoteistik kullanımlarla derin bir bağ taşıdığını tartışır. Kur'an'ın bu ismi, müşriklerin taptığı çok sayıdaki puttan ve parçalanmış otoritelerden arındırarak; davetin (çağrının) yöneltileceği tek, mutlak ve aşkın merkez olarak yeniden inşa ettiğini iddia eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Allah isminin, varlığı zorunlu olan ve kainatı yoktan var eden mutlak yaratıcının has ismi olduğunu; ayette davetin rotasının bu isme (İlellâhi) kilitlenmesinin, eylemdeki mutlak ihlası (sadece Allah rızasını gözetmeyi) ve tevhidin merkeziliğini aktardığını kaydeder.
Amile (وَعَمِلَ)
İbn Fâris, "a-m-l" kökünün sözlükte "çalışmak, bir iş yapmak, çabalamak ve kasten fiile dökmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Amel kelimesinin, iradeye ve kasta dayanan, üzerinde düşünülerek ve bir gaye güdülerek icra edilen şuurlu eylemleri kapsadığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramını cansız varlıkların veya hayvanların istemsiz "fiil" (hareket) kavramından kesin çizgilerle ayırır. Amel kelimesinin mutlak surette akıl, niyet ve hür irade sahibi bir varlığın bilinçli eylemini ifade ettiğini söyler. Davet eyleminin hemen ardından amelin (eylemin) zikredilmesinin, söylem (kavl) ile pratik (amel) arasındaki ontolojik tutarlılığı zorunlu kıldığını vurgular.
Toshihiko Izutsu, amel kavramını insanın iç dünyasındaki inancın (imanın) dış dünyadaki fiziksel ve ahlaki tezahürü olarak inceler. Sadece dille yapılan bir çağrının (davetin) yeterli olmadığını; bu çağrının, kişinin kendi şahsi yaşantısında, ahlaki duruşunda ve eylemlerinde (amel) somutlaşması gerektiğini, aksi takdirde "en güzel söz" vasfını yitireceğini tespit eder.
Sâlihan (صَالِحًا)
İbn Fâris, "s-l-h" kökünün "faydalı olmak, iyi ve düzgün bir duruma gelmek, bozukluğun/yozlaşmanın (fesadın) zıddı olarak sağlam ve kusursuz olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Salih amel kavramının, yapısal olarak eksiksiz, amaca uygun ve çevresine fayda sağlayan onarıcı eylemleri nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, salâh (barış/iyilik) eyleminin, bireyin hem kendi nefsindeki uyumu hem de toplumdaki nizamı ifade ettiğini söyler. Salih amelin, yeryüzündeki yıkımı, zulmü ve kötülüğü (fesadı) ortadan kaldırmaya yönelik her türlü ahlaki, hukuki ve yapıcı eylem olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde "salih" kavramını "fâsit" (bozgunculuk yapan) kavramının mutlak zıddı olarak değerlendirir. Salih amelin sadece ritüelistik bir ibadet olmadığını, yeryüzünü ilahi iradeye uygun olarak "ıslah etme" (iyileştirme, düzeltme) çabası olduğunu; tevhid çağrısının (davetin) ancak bu sosyal ve ahlaki iyileştirme eylemiyle (salih amelle) desteklendiğinde ontolojik bir değer kazanacağını tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, salih amel kavramını dönemin sosyolojisi üzerinden okur. Mekke'de yetimlerin ezildiği, adaletsizliğin ve sömürünün kol gezdiği (fesad) bir ortamda "salih amel" işlemenin, kurulu düzene karşı doğrudan adil, merhametli ve eşitlikçi bir pratik sergilemek olduğunu; bu eylemin salt bireysel bir zühd değil, aktif bir sosyal ıslahat hareketi olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "iyi, yararlı, dürüst" anlamındaki s-l-h kökünden ism-i fâil olduğunu; İslami terminolojide imanın gereği olarak Allah'ın rızasına uygun, insanın kendisine ve topluma fayda sağlayan her türlü güzel iş ve davranışı (amel-i sâlih) nitelediğini aktarır.
Kâle (وَقَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün "söylemek ve ağızdan çıkan söz" temel anlamına geldiğini belirtir. Ancak bu bağlamda eylemin, bir önceki "söz bakımından en güzel" (ahsenu kavlen) ifadesiyle bütünleşerek, kişinin kendi varoluşsal kimliğini korkusuzca dış dünyaya ilan etmesi (ikrar ve tasdik) olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, bu ikinci "kâle" (dedi) eyleminin, kişinin inancını ve aidiyetini netleştirme işlevi gördüğünü söyler. Davet eden ve salih amel işleyen kişinin, bu eylemlerini kişisel bir kibirle veya gizlilik içinde değil; şerefle ve mutlak bir teslimiyetle topluma haykırarak kimliğini deklare ettiğini vurgular.
İnnenî (إِنَّنِي)
İbn Fâris, "inne" (şüphesiz/muhakkak) tekit (pekiştirme) edatı ile "nî" (ben) birinci tekil şahıs zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Bu yapının, cümlenin bildirdiği hükmü ve kişinin kendi varlığına dair beyanını her türlü şüpheden, tereddütten ve belirsizlikten arındırarak kesinleştirdiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "innenî" (şüphesiz ben) ifadesinin, muhatabın (müşriklerin) inkarına, alayına veya baskısına karşı verilmiş zihinsel ve ontolojik bir direnç beyanı olduğunu söyler. Kişinin kendi inancından ve seçtiği yoldan (İslam'dan) zerre kadar şüphe duymadığını, bu kimliği mutlak bir aidiyetle benimsediğini ifade eder.
Minel Müslimîn (مِنَ الْمُسْلِمِينَ)
İbn Fâris, "s-l-m" kökünün sözlükte "her türlü noksanlıktan, ayıptan ve tehlikeden uzak olmak, barış, güvenlik, boyun eğmek ve teslim olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki "esleme" (Müslüman oldu) fiilinin, kişinin kendi iradesini hiçbir zorlama olmaksızın, güven ve barış (selamet) içinde Allah'ın iradesine teslim etmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, İslam kavramının, inat, kibir ve şirkin tam zıddı olarak, ilahi otoriteye mutlak bir uysallık ve rıza ile boyun eğmek olduğunu söyler. "Ben Müslümanlardanım" nitelemesinin, kişinin evrendeki tüm sahte otoriteleri (putları, tağutları, kendi hevasını) reddederek, kendisini yalnızca Allah'a itaat eden, O'nunla ontolojik bir barış (selamet) imzalayan evrensel topluluğun (ümmetin) bir parçası kıldığını vurgular.
Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla ortak Sami dil ailesinin dini terminolojisinden beslendiğini tartışır. Süryanice ve Aramicedeki "shlama" (barış, selamet) kelimeleriyle aynı kökten gelmesine rağmen, kelimenin Kur'an'da eşsiz bir teolojik evrim geçirerek salt "barış" anlamından ziyade, yaratıcıya "mutlak teslimiyet ve adanmışlık" (submission) şeklinde yeni ve monoteistik bir dini kimliğin özel adı (alem) haline dönüştüğünü iddia eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Müslim" kavramını ontolojik bir merkez olarak inceler. İslam eyleminin (teslimiyetin), müşriklerin en temel karakteri olan "istikbâr" (kendini yeterli görüp kibirlenme) ve "cühûd" (inatla inkar) hastalıklarının mutlak panzehri olduğunu; "Ben Müslümanlardanım" demenin, insanın evrendeki varoluşsal hiçliğini kabul ederek kendi iradesini ilahi iradede eritmesi (ontolojik teslimiyet) olduğunu tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "barış, güven, teslim olmak" anlamındaki s-l-m kökünden if'al babının ism-i fâili olduğunu; dini terminolojide Allah'ın birliğini, Hz. Muhammed'in peygamberliğini ve onun getirdiği hükümleri kalben tasdik edip diliyle ikrar eden, Allah'ın emirlerine kayıtsız şartsız teslim olan kişiyi (Müslümanı) ifade eden temel kimlik terimi olduğunu aktarır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla