Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fussilet Sûresi, 31. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fussilet Sûresi, 31. Ayet

    نَحْنُ اَوْلِيَٓاؤُ۬كُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۚ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَشْتَـه۪ٓي اَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ ف۪يهَا مَا تَدَّعُونَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Nahnu evliyâukum fî-lhayâti-ddunyâ ve fî-l-âḣira(ti)(s) velekum fîhâ mâ teştehî enfusukum velekum fîhâ mâ tedde’ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostunuzuz. Orada sizin için canınızın çektiği her şey bulunacak, yine orada umduğunuz her şeyi elde edeceksiniz."

      Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostunuzuz. Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bunu, müjdeleyenler söylemiş gibi görünüyor. Onlar şöyle diyorlar: Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostunuzuz. [İkincisi], müjdelemenin arkasından bahsedilen sözler eğer meleklere söylenmişse, onun Cenâb-ı Hak tarafından söylenmiş olması da mümkündür. Buna benzer ifadeler başka âyetlerde de geçer: “İnkârcıların yalvarmaları boşunadır. Elbette biz, hem dünya hayatında hem de şahitlerin hazır bulunacağı günde elçilerimize ve inanmış kişilere yardım ederiz”. Bu söz eğer her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah tarafından söylenmiş ise şöyle yorumlanır; Biz dünyada korunmanızda sizin dostunuzuz, âhirette de yardım etmekte size en yakın olanız. Yahut şunu söylemiştir: Biz dünyada yardım etmek ve muvaffak kılmakta, âhirette de sevap ve mükâfat vermekte size en yakın biziz. En doğrusunu Allah bilir. Bu söz şayet onları müjdeleyen melekler tarafından söylenmiş ise biz dünyada ve âhirette sohbet ve arkadaşlıkla sizin dostunuzuz anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir

      Orada sizin için canınızın çektiği her şey bulunacak. Bu âyet de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, canınızın istediği ve içinizin çektiği her şey, (İkincisi) gönülden sevdiğiniz ve her türlü yiyecek mânasına gelir. Orada umduğunuz her şeyi elde edeceksiniz. Buna temenni ettiğiniz ve istediğiniz her şey veya canınızın çektiği her şey mânası verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nahnu (نَحْنُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin sözlükte "biz" anlamına gelen, birinci çoğul şahıs zamiri olduğunu belirtir. Kök olarak kendine has bir yapısı olduğunu ve eylemi gerçekleştiren veya durumu üstlenen grubu ifade etmek için kullanıldığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, çoğul zamiri olan bu kelimenin, Arapça dil kullanımında sadece sayısal bir çokluğu değil, aynı zamanda azamet, otorite ve güç temsiliyetini de ifade edebildiğini söyler. Ayette meleklerin "Biz sizin dostlarınızız" şeklindeki nidasında bu zamiri kullanmalarının, onların bireysel varlıklarından ziyade, ilahi otoritenin ve mutlak kudretin temsilcileri olarak konuşmalarına (azamet çoğuluna) işaret ettiğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapça gramerinde birinci şahıs çoğul zamiri olan bu kelimenin, ayette Allah'ın emriyle müminleri korumak ve müjdelemek üzere inen melekler topluluğunun ortak iradesini ve ilahi desteğini bildiren bir özne olarak yer aldığını aktarır.

        Evliyâukum (أَوْلِيَاؤُكُمْ)

        İbn Fâris, "v-l-y" kökünün sözlükte "iki şeyin aralarında hiçbir boşluk veya yabancılık kalmayacak şekilde birbirine yakın olması, bitişiklik, sevgi, yardım ve dostluk" anlamlarına geldiğini tespit eder. Velî kelimesinin çoğulu olan evliyâ sözcüğünün, bir kimsenin işlerini üstlenen, ona destek çıkan, onu koruyan ve aralarında kopmaz bir manevi bağ bulunan en yakın dostlar olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "velayet" (dostluk/koruyuculuk) kavramının mekansal, nesebî (soy), inançsal ve ahlaki her türlü yakınlığı kapsadığını söyler. Ayette meleklerin "Biz sizin evliyânızız" demelerinin, sadece duygusal bir sevgiyi değil; müminlerin dünyadaki sıkıntılarında ve ahiretteki yalnızlıklarında onlara kol kanat geren, şeytanların saptırmalarına karşı manevi kalkan oluşturan ontolojik bir koruyuculuk (vesayet) ilişkisi olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "velî" kavramını, "adüvv" (düşman) kavramının mutlak zıddı olarak inceler. İnkarcıların dünyada "kuranâ" (şeytani yoldaşlar) edinerek onların velayetine (korumasına) girmelerine karşılık, istikamet sahibi müminlerin melekler tarafından "evliyâ" olarak sahiplenilmesinin; evrendeki safların, koruyucuların ve manevi ittifakların netleştiği derin bir teolojik aidiyet tescili olduğunu tespit eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "yardım etmek, dost olmak, işini üstlenmek" anlamlarındaki v-l-y kökünden türediğini; İslam inancında meleklerin, Allah'ın emriyle müminlere hem dünya hayatında ilham ve sekinet vererek hem de ahirette şefaat edip yoldaşlık yaparak "velîlik" (dostluk) görevini üstlendiklerini ifade eden temel bir terim olduğunu kaydeder.

        el-Hayâti (الْحَيَاةِ)

        İbn Fâris, "h-y-y" kökünün temelinde "canlılık, büyüme, hareket ve ölümün/durgunluğun zıddı" anlamının yattığını tespit eder. İrade gösteren, gelişen ve varlığını sürdüren tüm varlıkların durumunu ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, hayat kavramını bitkisel büyümeden (nebatî), duyusal idrake (hayvanî) ve ahlaki/entelektüel bilince (insanî) kadar farklı derecelerde inceler. Ayetteki dünyevi hayat (el-hayâti'd-dunyâ) vurgusunun, ruhun geçici bir süreliğine bedene bağlı olduğu, insanın sınandığı ve ahlaki eylemlerinin (istikametinin) melekler tarafından bizzat desteklendiği fani varoluş aşamasına işaret ettiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin ortak Sami kökenli olduğunu tartışır. İbranice "hayyim" ve Süryanice "hayye" kelimeleriyle aynı kökten gelen bu ismin, "dünya hayatı ve ahiret hayatı" şeklindeki ikili (düalist) varoluş tasavvurunun, Geç Antik Çağ'ın Ortadoğu dini literatüründe yerleşik olan monoteistik yaşam algısının Arapçadaki yansıması olduğunu iddia eder.

        ed-Dunyâ (الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, "d-n-v" kökünün "mesafe olarak yaklaşmak, yakın olmak, alçak ve aşağıda olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Dünya kelimesinin "en yakın" veya "daha aşağı" anlamına gelen "ednâ" isminin müennesi (dişili) olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, dünya kelimesinin hem zamansal olarak insana ahiretten "daha yakın" olanı ifade ettiğini hem de değer bakımından ahirete nispetle "daha aşağı/geçici" olan varoluş sahasını nitelediğini söyler. Meleklerin dostluğunun bu "yakın ve aşağı" alemde başlamasının, insanın en çok hata yapmaya ve şeytani vesveselere açık olduğu bu kriz ortamında ilahi korumanın (velayetin) devrede olduğunu gösterdiğini vurgular.

        el-Âhirati (الْآخِرَةِ)

        İbn Fâris, "e-h-r" kökünün "öne geçenin zıddı olarak geride kalmak, son, daha sonra gelen" anlamlarını taşıdığını tespit eder. Ahiret kelimesinin, dünya hayatından (el-ulâ/ilk olan) sonra geleceği ve mutlak son olduğu için bu kökten türetildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ahiret kavramının ontolojik olarak son ve kalıcı varoluş düzlemi olduğunu söyler. Meleklerin dostluğunun dünyadan ahirete uzanmasının, ölümün bu ilahi ittifakı koparamadığını, diriliş ve hesap gününün dehşetli anlarında bu koruyuculuğun mutlak bir güvenliğe (emn) dönüşeceğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, ahiret kavramını Kur'an'ın eskatolojik dünya görüşünün temeli olarak inceler. Ahiret boyutunun, dünyadaki fiziki zamanın ve mekanın bittiği yer olduğunu; meleklerin "ahirette de dostunuzuz" müjdesinin, insanın en büyük varoluşsal korkusu olan ölüm ötesi yalnızlık ve belirsizlik anksiyetesini tamamen ortadan kaldıran teolojik bir teminat olduğunu belirtir.

        Teştehî (تَشْتَهِي)

        İbn Fâris, "ş-h-v" kökünün "bir şeyi şiddetle arzulamak, çekici bulmak, nefsin bir şeye meyletmesi ve iştah duymak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İftial babındaki "iştehâ" (teştehî) fiilinin, kişinin kendi iç dünyasında bir şeye karşı duyduğu derin, doğal ve güçlü isteği ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, şehvet kavramının iki yönü olduğunu söyler: Biri dünyadaki aşırı ve aklı perdeleyen hayvani arzular (kötü şehvet), diğeri ise insanın fıtratında var olan, lezzet ve haz almaya yönelik saf isteklerdir. Ayette cennet nimetleri için kullanılan "teştehî" eyleminin, nefsin arzuladığı her şeyin, dünyadaki gibi zararlı, eksik veya yasaklı olmaksızın, en kâmil, en temiz ve mutlak bir doygunluk verecek şekilde var edilmesini nitelediğini vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, arzu (şehvet/iştah) kavramını ontolojik bir tamamlanma üzerinden okur. Dünyada istikamet üzere kalabilmek için haram arzularına gem vuran, nefsini dizginleyen (takva) müminlerin, ahirette bu kısıtlamalardan tamamen özgürleştirildiğini; cennette "nefislerin arzuladığı her şeyin" verilmesinin, insanın haz kapasitesinin ilahi bir lütufla sınır tanımaksızın gerçekleştirilmesi (ontolojik tatmin) olduğunu ifade eder.

        Enfusukum (أَنْفُسُكُمْ)

        İbn Fâris, "n-f-s" kökünün sözlükte "bir şeyin özü, hakikati, can, nefes ve kıymetli olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Nefs kelimesinin (çoğulu enfüs), insanın kendi varlığını, iç dünyasını, canını ve şuur merkezini niteleyen temel bir kavram olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kavramının kan, nefes, ruh ve insanın bizzat kendisi (zatı) gibi farklı bağlamları olduğunu söyler. Ayetteki "nefislerinizin arzuladığı" tamlamasında nefsin, insandaki algılama, haz duyma, isteme ve bilinç merkezini temsil ettiğini; cennetteki mükafatın sadece bedensel değil, doğrudan ruhun/nefsin en derin tatmin arzularına hitap ettiğini vurgular.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibarıyla ortak Sami dil ailesinin en temel kelimelerinden biri olduğunu tartışır. İbranicedeki "nephesh" ve Süryanicedeki "naphsha" (can, ruh, soluk, boğaz) kelimeleriyle birebir aynı olan bu sözcüğün, İslam öncesi monoteistik gelenekte de insanın varoluşsal özünü ve arzu merkezini ifade ettiğini, Kur'an'ın bu köklü antropolojik terimi kendi cennet tasavvuruna uyarladığını iddia eder.

        Toshihiko Izutsu, nefs kavramını Kur'an'ın insan doğası (antropoloji) tasavvurunda inceler. Dünyada "emmâre" (kötülüğü emreden) potansiyeline sahip olan ve terbiye edilmesi gereken nefsin, ahirete (cennete) ulaştığında arınmış, ilahi rızaya ermiş (mutmainne) bir boyuta geçtiğini; dolayısıyla burada nefsin arzularının tamamen meşru, ilahi düzene uyumlu ve kusursuz bir estetik/haz seviyesine dönüştüğünü tespit eder.

        Tedde'ûn (تَدَّعُونَ)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün "çağırmak, nida etmek, birinden bir şey talep etmek ve istemek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İftial babındaki "idde'â" (tedde'ûn) fiilinin, kişinin kendi hakkı olarak bir şeyi ısrarla ve kesin bir dille talep etmesi, çağırması ve istemesi anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, dua ve iddia kelimelerinin aynı kökten geldiğini hatırlatarak, bu eylemin sadece içten geçen bir heves değil, sözlü ve bilinçli bir talep olduğunu söyler. Cennette "ne isterseniz, neyi çağırırsanız (tedde'ûn) sizin içindir" vaadinin, müminlerin taleplerinin anında varlık sahasına çıkmasını, iradeleriyle nesneler arasındaki dünyevi engellerin ve gecikmelerin tamamen kaldırılmasını (Kün/Ol emrinin kulun hizmetine sunulmasını) ifade ettiğini vurgular.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin eylemsel boyutunu insanın kudret sınırlarının genişlemesi olarak değerlendirir. Dünyada dua edip bekleyen, acizliğini hisseden ve her istediğine ulaşamayan insanın; cennette "çağırdığı/istediği her şeye anında sahip olması" (tedde'ûn) durumunun, Yaratıcı'nın insana bahşettiği mutlak bir iktidar, özgürlük ve ontolojik bir krallık tasviri olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "çağırmak, istemek" anlamındaki d-a-v kökünden iftial babında bir fiil olduğunu; İslam ahiret inancında (eskatolojide), cennet ehlinin kalplerinden geçen veya dilleriyle talep ettikleri her türlü nimetin, hiçbir zahmet çekilmeksizin ve anında Allah tarafından kendilerine ikram edilmesini anlatan teolojik bir müjde ifadesi olduğunu aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X