وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا رَبَّـنَٓا اَرِنَا الَّذَيْنِ اَضَلَّانَا مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ اَقْدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ الْاَسْفَل۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fussilet Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: cin, fussilet 29, pişmanlık, ayak altına alma, insan, saptıranlar, fussilet suresi 29. ayet, fussilet suresi, dalalet, nebi
-
"İnkâra sapmış olanlar şöyle diyecekler: Rabb'imiz! Bizi saptıran şu cinleri ve insanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım ki herkesten daha çok aşağılanmış olsunlar!"
Bazıları bu âyet hakkında şöyle dedi: Cinlerden onları saptıran kişi İblistir. Çünkü Allah'a ilk isyan eden ve isyan etme âdetini ilk defa ortaya koyan odur. İnsan da, Âdem’in çocuklarıdır, onun çocukları da kardeşini öldürmüştür, buna göre öldürme âdetini ilk defa ortaya koyan da odur. Ancak bize göre onlar, kendilerini saptıranı göstermesini istemişlerdi. Bütün cinler, insanların kalbine vesvese ve kötülük sokabilir, bütün insanlar da açıkça sapıklığa çağırabilir. Her sapık ve kâfir de böyledir. Dolayısıyla bu dalâlet ve küfür ancak, cinlerin vesveseleriyle veya insanın diliyle yaptığı telkin sayesinde gerçekleşir. Bundan dolayı insanlar Allah’tan onları açıkça göstermesini istiyorlardı, çünkü her birinin çektiği azap daha şiddetli ve daha aşağılık bir ceza olduğu için onları ayaklarının altına alıp çiğneyeceklerdi. Bundan dolayı Allah’tan onu istemişlerdi. Başka bir âyette ise Rab’lerinden, onlara daha çok azap vermesini isteyecekleri belirtilir: “Hepsi birbiri ardından orada (cehennem) toplanınca, sonrakiler öncekiler için, ‘Ey Rabb’imiz! Bizi işte bunlar saptırdılar. Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver!’ diyecekler”, “Onların ateşte çekecekleri azabı bir kat daha arttırl” Onların Allah’tan istekleri böyle olacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (وَقَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "ağızdan çıkan söz, bir düşünceyi sese dönüştürerek telaffuz etmek ve söylemek" gibi temel anlamlara geldiğini belirtir. Bu eylemin, insanın iç dünyasındaki bir maksadı, öfkeyi veya talebi dış dünyaya aktarma aracı olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramını anlamsız bir nidadan ayırarak, belirli bir idrakin, kararın ve hedefin dile dökülmesi (mantıklı söz) olarak tanımlar. Ayetteki "dediler ki" (kâle) fiilinin, cehennemdeki inkarcıların yaşadıkları dehşetin ve pişmanlığın neticesinde, kendi iradeleriyle saptırıcılarına karşı duydukları derin öfkeyi sözlü bir talebe dönüştürmelerini ifade ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (ahirete dair) diyaloglarında bu fiili, cehennem ehli arasındaki psikolojik ve ontolojik çatışmanın bir deklarasyonu olarak inceler. Dünyada aynı safta yer alan saptırıcılar ile sapanların, azapla yüzleştiklerinde aralarındaki ittifakın nasıl bir nefrete ve karşılıklı suçlamaya ("kâle" eylemine) dönüştüğünü tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Arapça "söylemek, konuşmak" anlamındaki k-v-l kökünden geldiğini; Kur'an'da taraflar arası ahiret diyaloglarını, isyan beyanlarını veya (bu ayette olduğu gibi) azaba uğrayanların ilahi adaletten intikam talep etmelerini nitelediğini aktarır.
Keferû (الَّذِينَ كَفَرُوا)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek ve gizlemek" temel anlamına sahip olduğunu kaydeder. Tohumu toprağa gizleyen çiftçiye de bu kökten dolayı "kâfir" denildiğini hatırlatan müellif, ilahi hakikatin ve apaçık delillerin üzerini kasten örten kişilerin bu eylemine "küfür" adı verildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, küfür eylemini fıtratın ve aklın onayladığı gerçekleri bilinçli bir şekilde örtbas etmek ve reddetmek olarak tanımlar. Ayetteki "inkar edenler" nitelemesinin, dünyadayken hakikati bilmedikleri için değil, kendi menfaatleri veya saptırıcı liderlerin peşinden gitmek uğruna nimete nankörlük yapan bir kitleyi anlattığını vurgular.
Toshihiko Izutsu, küfür kavramını "iman" kavramının mutlak ontolojik zıddı olarak semantik bir analizle inceler. Ayette cehennemde azap çekenlerin "keferû" eylemiyle anılmasının, onların dünyadaki aktif isyanlarının (hakikate savaş açmalarının) ahiretteki silinmez kimliği olduğunu ve bu kimliğin, saptırıcılarıyla birlikte paylaştıkları ortak bir varoluşsal çöküşü temsil ettiğini tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke toplumunun sosyo-politik bağlamı üzerinden değerlendirir. "İnkar edenler" ifadesinin, Mekke'nin kurulu sömürü düzenini ve putperest statükosunu korumak uğruna tevhid inancına direnen, kitleleri de bu direnişe (küfre) zorlayan veya o kitlelerin cehaletinden beslenen dönemin somut pagan aklını nitelediğini ifade eder.
Rabbenâ (رَبَّنَا)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "sahip, efendi, terbiye eden, bir şeyi kademe kademe olgunluğa eriştiren" anlamlarına geldiğini belirtir. Rab isminin, varlığı her an gözetip yöneten, mutlak itaat edilen makamı ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, Rab kelimesinin sadece "yaratıcı" demek olmadığını, aynı zamanda varlığın tüm ihtiyaçlarını karşılayan, onu terbiye eden "mürebbî" vasfını da barındırdığını vurgular. İnkarcıların dünyada reddettikleri veya ortaklar koştukları bu otoriteye, ahirette azabın şiddetiyle "Rabbimiz" (Rabbenâ) diye sığınmalarının ve ondan talepte bulunmalarının, geç kalınmış trajik bir fıtrat itirafı olduğunu söyler.
Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça kökenine rağmen, anlamsal gelişiminde dış etkenlerin (Sami dillerinin) bulunduğunu tartışır. Aramice ve Süryanicede "rabb" (öğretmen, ulu kişi, efendi) şeklindeki kullanımın Ortadoğu'daki yaygınlığına işaret ederek, kelimenin Kur'an'da kozmik ve mutlak bir "Efendi/Sahip" anlamında monoteistik bir zirveye ulaştığını iddia eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapça "r-b-b" kökünden türeyen bu kelimenin sözlükte "sahip, efendi, terbiye eden" anlamlarına geldiğini; ayette ise cehennem ehlinin, mutlak çaresizlik içinde ilahi otoritenin tekliğini kabul ederek yaptıkları bir yakarış ve nida formu olduğunu aktarır.
Erinâ (أَرِنَا)
İbn Fâris, "r-e-y" kökünün sözlükte "gözle görmek, fark etmek, bilmek ve bir şeyin mahiyetini idrak etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki "erâ" fiilinin, "birine bir şeyi göstermek, vizyon sunmak ve görünür kılmak" eylemini anlattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" (görme) eylemini fiziksel gözle görmek (basar) ve kalp/akıl gözüyle idrak etmek (basiret) olarak ikiye ayırır. Ayetteki "bize göster" (erinâ) talebinin, entelektüel bir idrak talebi değil; tamamen intikam duygusuyla, saptırıcılarını bedensel olarak gözlerinin önünde, savunmasız ve fiziksel bir gerçeklik (somut bir hedef) olarak görme arzusu olduğunu vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki görme fiilinin varoluşsal karşılığını inceler. İnkarcıların dünyada hakikatin apaçık delillerine (ayetlere) "kör" kalmayı tercih etmelerine karşılık, ahiretteki azap psikolojisiyle, kendilerini bu duruma düşürenleri "görmek" (erinâ) için Yaratıcı'dan yardım dilenmelerinin; dünyevi körlüğün ahiretteki en acı bedeli ve trajik bir intikam körlüğü olduğunu ifade eder.
Ellezeyni (الَّذَيْنِ)
İbn Fâris, bu kelimenin tesniye (ikil) formunda bir ism-i mevsûl (ilgi zamiri) olduğunu ve "o iki kişi/o iki grup" anlamına geldiğini belirtir. Kendisinden sonra gelen "saptırdılar" (edallânâ) fiilini, saptırma eyleminin faili olan "cin ve insan" kategorilerine bağlayan gramatik bir köprü olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, ikil formun (ellezeyni) kullanılmasının, kötülüğün evrendeki iki temel şuurlu (mükellef) varlık türünden (cinler ve insanlar) kaynaklandığına işaret ettiğini söyler. Sorumluluğun soyut bir kötülük problemine değil, doğrudan irade sahibi spesifik iki kaynağa yöneltildiğini vurgular.
Edallânâ (أَضَلَّانَا)
İbn Fâris, "d-l-l" kökünün sözlükte "yolunu kaybetmek, doğru yoldan sapmak, kaybolmak ve boşa gitmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İf'al babındaki eylemin (idlâl), birini kasten doğru yoldan çıkarmak, hakikatten uzaklaştırmak ve onu hüsrana sürüklemek olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, dalalet kavramının "hidayet" (doğru yolu bulma) kavramının tam zıddı olduğunu söyler. "Bizi saptıranlar" (edallânâ) şeklindeki suçlamanın, insanın ahirette kendi hür iradesiyle işlediği günahın faturasını dışsal bir faktöre (şeytanlara ve kötü liderlere) kesme çabası olduğunu; saptırıcıların illüzyonuyla, sapanların iradi zafiyetinin bu kelimede birleştiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik ve anlambilimsel sisteminde "dalalet" kavramını inceler. İnsanın varoluşsal rotasını yitirmesinin ontolojik bir karanlık (körlük) olduğunu belirterek; ayette cehennemliklerin, kendi "küfür" tercihlerini "bizi saptırdılar" diyerek edilgen (kurban) bir psikolojiyle sunmalarının, ahiretteki psikolojik yıkımın ve sorumluluktan kaçış hezeyanının bir yansıması olduğunu tespit eder.
Minel Cinni (مِنَ الْجِنِّ)
İbn Fâris, "c-n-n" kökünün temelinde "bir şeyin üzerini örtmek, gözden saklamak ve gizlemek" anlamının yattığını tespit eder. İnsanın duyusal algısının dışında kalan, mahiyeti itibarıyla gizli olan ruhani varlık türüne bu kökten türetilen "cin" isminin verildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, cinlerin görünmezliğine dikkat çekerek, insanın saptırılmasında bu görünmezliğin şeytani bir avantaj sağladığını söyler. İnsanın iç dünyasına fısıldayan, vesvese veren ve günahı süsleyen (tezyîn) "cin şeytanlarının", insanı doğru yoldan saptıran (idlâl) birinci failler kategorisi olduğunu vurgular.
Patricia Crone, cin kavramını Geç Antik Çağ'ın Ortadoğu şeytanbilimi (demonoloji) bağlamında inceler. İslam öncesi Arap toplumunda korkulan, tapılan veya doğaüstü güçler atfedilen cinlerin; Kur'an tarafından tanrısallıktan soyutlanarak, insanları yoldan çıkaran ancak nihayetinde insan gibi hesap verecek olan "fani/yaratılmış" saptırıcılar kategorisine indirgendiğini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "örtmek, gizli kalmak" anlamındaki c-n-n kökünden geldiğini; İslam inancında, duyularla idrak edilemeyen, şuur ve irade sahibi ruhanî varlıkları ifade ettiğini; ayette ise insanları hakikatten uzaklaştıran görünmez kötücül güçlerin (şeytanların) kastedildiğini aktarır.
vel İnsi (وَالْإِنْسِ)
İbn Fâris, "e-n-s" kökünün "yabaniliğin/ıssızlığın (vahşet) zıddı olarak ünsiyet kurmak, bir arada yaşamak, sosyalleşmek ve evcilleşmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İnsan türünün bu sosyal ve etkileşime açık doğası sebebiyle "ins" adını aldığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "ins" kavramının sosyal bir varlık olmasına vurgu yapar. Cinlerin gizli vesveselerine karşılık; ins (insan) şeytanlarının, toplumsal hayatta kötü örnek olan, siyasi ve ekonomik gücüyle hakikati engelleyen, şirki bir sistem olarak dayatan zorba liderler ve kötü yoldaşlar (kuranâ) olduğunu söyler. Saptırmanın (idlâl) cin ve insan eliyle iki koldan gerçekleştiğini ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamını dönemin sosyolojisi üzerinden okur. "Bizi saptıran insanlar" ifadesinin, ahirette kitlelerin, dünyadayken peşinden körü körüne gittikleri Mekke aristokrasisinin liderlerine (Ebu Cehil, Velid b. Muğire gibi) duydukları kini ve o zorba siyasal/sosyal otoriteye karşı hissettikleri eskatolojik nefreti nitelediğini belirtir.
Nec'alhumâ (نَجْعَلْهُمَا)
İbn Fâris, "c-a-l" kökünün sözlükte "bir şeyi bir yere koymak, oluşturmak, kılmak ve bir halden başka bir hale çevirmek" gibi temel anlamlara geldiğini tespit eder. Ayetteki "kılalım/koyalım" eyleminin, saptırıcıları pasif ve zelil bir nesne konumuna düşürme arzusunu ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "ce'ale" fiilinin "halaka" (yoktan var etmek) kelimesinden daha işlevsel bir anlama sahip olduğunu tespit eder. İsfahânî'ye göre bu fiil, mevcut olan bir şeyi alıp ona yeni, aşağılayıcı ve cezai bir statü/konum atfetmeyi nitelemektedir.
Tahte (تَحْتَ)
İbn Fâris, "t-h-t" kökünün "bir şeyin alt kısmı, aşağısı ve üst (fevk) kavramının zıddı" anlamına geldiğini belirtir. Mekansal bir altı ifade ettiği gibi, mecazi olarak tahakküm altına girmeyi ve ezilmeyi de bildirdiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, taht (alt) kelimesinin ayette doğrudan mekansal bir istiare (metafor) olduğunu söyler. Dünyadayken "üst" makamlarda olan, yönlendiren ve saygı duyulan saptırıcı liderlerin, ahirette mağdurların (sapanların) "altına" atılarak mutlak bir hiyerarşik çöküş yaşamalarının talep edildiğini vurgular.
Akdâminâ (أَقْدَامِنَا)
İbn Fâris, "k-d-m" kökünün temelinde "öne geçmek, ilerlemek, bir şeyin ön tarafı ve ayak" anlamının yattığını tespit eder. Kadem kelimesinin çoğulu olan akdâm sözcüğünün, insanın yürümesini sağlayan ve yere basan uzvu (ayakları) ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ayağın fiziksel olarak bedenin en alt noktası olduğunu ve yerle (toprakla) temas ettiğini söyler. Birini ayakların altına (tahte akdâminâ) almanın, Arap dilinde ve evrensel sembolizmde bir varlığı ezmenin, onu itibarsızlaştırmanın ve sıfırlamanın en dramatik ifadesi olduğunu vurgular.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir gücü (beyan) bağlamında "ayaklar altına alma" metaforunu analiz eder. Ayetteki bu sarsıcı sahnenin, kibrin ve dünyevi iktidarın ahirette nasıl bir varoluşsal nefrete dönüştüğünü gösterdiğini; sapanların, dünyada önlerinde eğildikleri saptırıcı efendilerini "ayaklarının altında çiğnemek" istemelerinin, eskatolojik sahnede (cehennemde) yaşanan dehşet verici bir psikolojik tatmin ve aşağılama edebiyatı olduğunu belirtir.
Liyekûnâ (لِيَكُونَا)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "var olmak, meydana gelmek ve bir duruma dönüşmek" anlamlarına geldiğini kaydeder. Başındaki sebep bildiren "lam" harfi ile (liyekûnâ/olmaları için), eylemin (ayaklar altına almanın) asıl amacının, saptırıcıların ontolojik statülerini değiştirmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kâne (olmak) fiilinin bu bağlamda geçici bir durumu değil, kalıcı ve kesinleşmiş bir varoluşsal mahkumiyeti (aşağıların aşağısı olma halini) nitelediğini ifade eder.
Minel Esfelîn (مِنَ الْأَسْفَلِينَ)
İbn Fâris, "s-f-l" kökünün "yukarıda olmanın (ulüvv) zıddı olarak alçalmak, inmek, en alt seviyede olmak ve aşağılık" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i tafdil (en üstünlük derecesi) veznindeki esfel kelimesinin çoğulu olan esfelîn sözcüğünün, zilletin, alçaklığın ve çöküşün en dip noktasında olanları anlattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "süfl" ve "sifâl" kavramlarının sadece fiziksel bir çukuru değil, makam, değer, onur ve haysiyet bakımından mutlak bir düşüşü (alçalmayı) ifade ettiğini söyler. Dünyadayken "en üstte" (müstekbir) olan şeytanların ve zalim önderlerin, cehennemde "en alttakiler" (esfelîn) olmasının istenmesinin, ilahi adaletin simetrisi olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik değerler hiyerarşisinde bu kelimeyi değerlendirir. Dünyevi "istikbâr"ın (kibirlenerek yücelme çabasının), ahirette kaçınılmaz olarak "esfelîn" (en aşağılık olma) durumuyla sonuçlanacağını; ayaklar altına alınma talebinin, kibrin (büyüklük taslamanın) evrensel ahlak yasası tarafından bizzat ontolojik bir "hiçliğe ve alçaklığa" mahkum edilmesi olduğunu tespit eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı varoluşsal bir tükeniş olarak niteler. "En alttakilerden olmaları" arzusunun, insanın yaratılışındaki yüceliği (eşref-i mahlukat) terk ederek, şeytanlaşan iradesi sebebiyle esfel-i sâfilîne (aşağıların en aşağısına) yuvarlanışının, bedensel ve ruhsal onurun tamamen iptal edildiği sarsıcı bir eskatolojik son olduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla