Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fussilet Sûresi, 28. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fussilet Sûresi, 28. Ayet

    ذٰلِكَ جَزَٓاءُ اَعْدَٓاءِ اللّٰهِ النَّارُۚ لَهُمْ ف۪يهَا دَارُ الْخُلْدِۜ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike cezâu a’dâ-i(A)llâhi-nnâr(u)(s) lehum fîhâ dâru-lḣuld(i)(s) cezâen bimâ kânû bi-âyâtinâ yechadûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İşte Allah düşmanlarının cezası: Ateş! Âyetlerimizi inatla inkâr etmelerinin cezası olarak orası onların sonsuza kadar kalacakları yer olacaktır."

      İşte Allah düşmanlarının cezası: Ateş! Bu cümle, bunun âhirette olacağına işaret etmektedir. Âyetlerimizi inatla inkâr etmelerinin cezası olarak orası onların sonsuza kadar kalacakları yer olacaktır. Buradaki “dâru’l-huld” (دَارُ الْخُلْدِ), dâr-ı beka demektir, yani onların ebedî kalacakları yer orasıdır. O, aynı zamanda cennet için de kullanılan bir isimdir. Muhtemelen cennette de “dâru’l-huld” denilen bir yer vardır ve bu tabir özel olarak oranın ismidir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Zâlike (ذَلِكَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin işaret zamiri olduğunu ve işaret edilen nesnenin/durumun uzaklığını, büyüklüğünü veya şiddetini nitelemek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanımının, bir önceki ayette bahsedilen ve inkarcıları bekleyen o korkunç, şiddetli ve tasavvuru zor azap hükmüne (ilahi karara) işaret ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, işaret zamirinin buradaki bağlamını, sadece önceki bir cümleye dilbilgisel bir atıf olmaktan ziyade, ilahi cezanın inkarcıların gözleri önüne serilmiş, kesinleşmiş ve kaçınılmaz bir gerçeklik (somut bir tablo) olarak sunulması şeklinde değerlendirir.

        Cezâu (جَزَاءُ)

        İbn Fâris, "c-z-y" kökünün "bir şeyin karşılığını tam olarak vermek, bedelini ödemek, yerine geçmek ve cezalandırmak/mükafatlandırmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Cezâ kelimesinin, yapılan bir fiilin eksiksiz, ne eksik ne fazla, tam mukabili olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ceza kavramının Arapçada hem iyilik (mükafat) hem de kötülük (azap) karşılığı için ortak kullanıldığını söyler. Ayette bu kelimenin, müşriklerin dünyada işledikleri kasti inkar (cühûd) ve ilahi kelamı bastırma suçlarına denk, ontolojik dengeyi sağlayan milimetrik bir adalet terazisini ifade ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (ahirete dair) adalet sisteminde bu kelimeyi nedensellik çerçevesinde değerlendirir. "Cezâ" kelimesinin, evrendeki ahlaki eylem-sonuç (illiyet) bağının zorunluluğunu gösterdiğini; insanın dünyada işlediği negatif eylemin (küfrün), ahirette ilahi yasa (sünnetullah) gereği kendi aleyhine dönerek zorunlu ve mutlak bir kozmik "karşılığa" dönüştüğünü tespit eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "karşılık vermek" anlamındaki c-z-y kökünden türediğini; İslam akaidinde insanın dünyadaki amellerinin ahiret hayatında ilahi mahkemede teraziye konulup, adaletle hak ettiği bedeli görmesini anlatan temel bir eskatolojik terim olduğunu aktarır.

        A'dâi (أَعْدَاءِ)

        İbn Fâris, "a-d-v" kökünün temelinde "haddi aşmak, sınırı geçmek, zulmetmek, koşmak ve birine karşı düşmanlık gütmek" anlamlarının yattığını belirtir. Adüvv (düşman) kelimesinin çoğulu olan a'dâ sözcüğünün, hak ve adalet sınırlarını aşarak kasıtlı bir şekilde karşıtlık ve husumet sergileyen varlıkları nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "adâvet" (düşmanlık) kavramını sevgi ve uyumun (velayet) tam zıddı olarak tanımlar. Allah'ın düşmanları olmanın, yaratıcının koyduğu kozmik, ahlaki ve ontolojik düzene karşı (haddi aşarak) bilinçli bir savaş açmak, evrendeki varoluşsal uyumu kasten bozmak anlamına geldiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, "Allah'ın düşmanları" (a'dâullah) tamlamasını Kur'an'ın değerler sisteminin en negatif kutbunda konumlandırır. Küfrün (inkarın) sadece pasif bir bilgisizlik (cehalet) değil; peygambere, mesaja ve doğrudan O'nu gönderen ilahi otoriteye karşı yürütülen aktif, militan ve nefret dolu bir muhalefet olduğunu; bu kelimenin katı bir teolojik kimlik tespiti olduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadeyi Mekke aristokrasisi üzerinden sosyolojik ve tarihsel bir zeminde okur. "Allah'ın düşmanları" nitelemesinin, o dönemde inananlara işkence eden, vahyin sesini gürültüyle bastırmaya çalışan, ticari ve politik statükolarını korumak uğruna tevhid inancına fiili bir savaş (adâvet) ilan eden zorba müşrik lider kadrosuna yönelik somut ve polemik bir isimlendirme olduğunu ifade eder.

        Allâhi (اللَّهِ)

        İbn Fâris, bu ismin etimolojisinde "e-l-h" kökünün yattığını, sözlükte "ibadet etmek, sığınmak, birine yönelmek ve yüceliği karşısında hayret etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İnsanın her türlü ihtiyacında kendisine yöneldiği, yegane mabudun isminin bu kökten türeyerek özel isim (alem) halini aldığını ifade eder.

        Arthur Jeffery, Allah kelimesinin kökeninin saf Arapça türetmelere dayanmakla birlikte, terimin Kuzeybatı Sami dillerindeki (Süryanice "Alaha", İbranice "Eloah") monoteistik kullanımlarla derin bir tarihsel ve teolojik akrabalığı olduğunu tartışır. Bu kelimenin İslam öncesi Arap yarımadasında Yüce Yaratıcı'yı ifade eden yerleşik bir isim olduğunu ve Kur'an'ın bu ismi şirk unsurlarından arındırarak mutlak otoritenin merkezine yerleştirdiğini iddia eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Allah isminin, varlığı zorunlu olan ve kainatı yoktan var eden mutlak yaratıcının has ismi olduğunu; O'na karşı düşmanlık (adâvet) beslemenin ontolojik bir çöküş ve en büyük varoluşsal suç olduğunu aktarır.

        en-Nâru (النَّارُ)

        İbn Fâris, "n-v-r" kökünün "ışık, aydınlık, ateş ve parlaklık" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nâr kelimesinin, yakıcı, yok edici ve hararet verici yapısı sebebiyle hem dünyevi ateşi hem de ahiretteki mutlak azap mekanını nitelemek için kullanıldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ateş kavramının elementer yapısına dikkat çeker. "Nûr" kelimesinin aynı kökten gelip ilahi aydınlığı ve rahmeti ifade etmesine karşın, "nâr" kelimesinin genellikle yıkıcı, yakıcı ve azap verici bir kozmik elementi anlattığını; bu ayette "Allah'ın düşmanlarının cezası" olarak eskatolojik ceza yurdunun (cehennemin) bizzat kendisini sembolize ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, nâr kavramını "cennet" kavramının mutlak zıddı olarak semantik bir analizle inceler. Nâr'ın sadece fiziksel bir ateş çukuru değil, ilahi gazabın (azabın) mekansal bir tecellisi olduğunu, hakikate savaş açanların layık görüldüğü ontolojik bir yok oluş ve acı sahnesi olduğunu tespit eder.

        Lehum (لَهُمْ)

        İbn Fâris, "lâm" harf-i cerinin "aitlik, mülkiyet, tahsis ve bir şeyin birine has kılınması" anlamlarını bildirdiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, buradaki tahsisin (lehum/onlar için) bir hak edişi, mutlak bir aidiyeti ve zorunluluğu ifade ettiğini söyler. Ateşin onlara "ait" kılınması, dünyada kendi elleriyle (amelleriyle) hazırladıkları suçların ontolojik ve ayrılmaz bir neticesi olarak cehennemin bizzat onların tapulu yurduna dönüşmesi olduğunu belirtir.

        Fîhâ (فِيهَا)

        İbn Fâris, "fî" edatının zarfiyet (içindelik ve kapsayıcılık) bildirdiğini, bir şeyin diğerinin tam olarak içinde, sınırları dahilinde yer almasını ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın ayetteki kullanımının, azabın yüzeysel bir temas olmadığını; inkarcıların cehennemin (ateşin) tam kalbine, onun kuşatıcı ve kaçışı olmayan derinliklerine bütünüyle hapsedilmelerini niteleyen mekansal bir kesinlik barındırdığını söyler.

        Dâru (دَارُ)

        İbn Fâris, "d-v-r" kökünün "etrafını çevirmek, dönmek, dolanmak ve kuşatmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Dâr kelimesinin, sınırları belirlenmiş, etrafı çevrilmiş, içinde yaşanılan ve barınılan kalıcı mekan (ev, yurt) anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, dâr kelimesinin sadece fiziki bir binayı veya çadırı değil, insanın aidiyet kurduğu, sürekli içinde bulunduğu ve kendisini ait hissettiği varoluşsal bir yurdu ifade ettiğini söyler. Cehennemin onlar için bir "dâr" (yurt) olarak isimlendirilmesinin, oranın geçici bir misafirhane değil, ebedi bir mesken olduğunu vurguladığını ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi dönemin Arap toplumunun bedevi (göçebe) ve hadari (yerleşik) hayat algısı üzerinden değerlendirir. "Dâr" kelimesinin, çöldeki kolayca sökülüp gidilebilen derme çatma konaklamaların aksine, etrafı duvarlarla örülü, sağlam ve "yerleşik/sabit" bir kentsel mekanı hissettirdiğini; Kur'an'ın bu kelimeyle müşriklere, asla terk edemeyecekleri, duvarları (ateşten) aşılmaz ebedi bir hapishaneyi tasvir ettiğini belirtir.

        el-Huldi (الْخُلْدِ)

        İbn Fâris, "h-l-d" kökünün "bir yerde sürekli kalmak, bozulmamak, değişmemek, yaşlanmamak ve ebedilik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Huld kelimesinin, zamanın yıpratıcı etkisinden muaf olan kalıcı durumu ve sonsuzluğu nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, huld kavramının, fani olan (yok olmaya mahkum) dünya hayatının (fena) tam zıddı olduğunu söyler. İnsanın ahiretteki varlığının zamanla kayıtlı olmayan sonsuz bir boyuta geçmesini ifade ettiğini; dâru'l-huld (sonsuzluk yurdu) tamlamasının, azabın hiçbir zaman bitmeyeceğine dair ilahi bir mühür olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik zaman algısında huld kavramının, mutlak sonsuzluğu temsil ettiğini belirtir. Dünyadaki geçici hazlara, statükoya ve fani güce (istikbar) aldanan inkarcıların, bu tercihlerinin karşılığında zamanın donduğu bir "sonsuzluk" (huld) diyarında ebedi bir cezaya çarptırılmalarındaki ontolojik trajediyi ve ince adaleti inceler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "ebedi kalmak, sürekli olmak" anlamındaki h-l-d kökünden geldiğini; İslam inancında (eskatolojide) cennet ve cehennem hayatının sonsuzluğunu, kesintisizliğini ve ölümün tamamen ortadan kalktığı nihai varoluş formunu bildiren temel bir akaid terimi olduğunu aktarır.

        Cezâen (جَزَاءً)

        İbn Fâris, "c-z-y" kökünün "karşılığını tam ve eksiksiz olarak vermek" anlamına geldiğini kaydeder. Ayette bu kelimenin mastar olarak tekrar edilmesinin (tekid), ilahi azabın bir haksızlık veya keyfi bir öfke patlaması olmadığını, tamamen bir "hak ediş ve mutlak denklik" meselesi olduğunu perçinlediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin tekrarının, eylem ile ceza arasındaki kopmaz bağa işaret ettiğini söyler. Onların sonsuzluk yurduna hapsedilmelerinin (cezâen), tamamen kendi hür iradeleriyle ürettikleri suçun teraziye konulmuş neticesi olduğunu vurgular.

        Bimâ (بِمَا)

        İbn Fâris, bu yapının "sebebiyle, yüzünden, karşılığında" anlamlarına gelen "bi" (harf-i cer) ve "mâ" (ilgi zamiri/mastar) edatlarının birleşimi olduğunu belirtir. Eylem ile onun hukuki/ontolojik neticesi (ceza) arasındaki doğrudan nedensellik bağını (illiyet) kurduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "bimâ" bağlacının Kur'an'ın ilahi adalet (adalet-i ilahiye) felsefesindeki kilit rolüne dikkat çeker. Azabın "neden" verildiğinin gerekçesini sunan bu edatın, sorumluluğu tamamen insanın kendi tercihlerine ve eylemlerine yüklediğini ifade eder.

        Kânû (كَانُوا)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "var olmak, meydana gelmek ve bir halde bulunmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Kânû (idiler) fiilinin, bir eylemin geçmişte başlayıp belirli bir süre devamlılık (istimrar) arz ettiğini veya bir durumun köklü bir alışkanlık haline geldiğini bildirdiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, kânû fiilinin "yechadûn" fiiliyle birlikte kullanılmasının, inkar eylemine süreklilik ve karakter özelliği kattığını söyler. İnkarcıların ayetleri yalanlamalarının anlık bir hata, gaflet veya sürçme değil; bilinçli, örgütlü, ısrarcı ve hayat tarzı haline gelmiş bir "kök salmışlık" olduğunu vurgular.

        Bi Âyâtinâ (بِآيَاتِنَا)

        İbn Fâris, "e-y-e" kökünün "açık alamet, nişan, ibret ve iz" anlamlarına geldiğini kaydeder. Kur'an cümlelerine "ayet" denmesinin sebebinin, bunların kendilerini gönderen ilahi kaynağa (Allah'a) ve mutlak hakikate işaret eden apaçık, inkar edilemez birer delil/işaret olmalarında yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ayet kelimesini "kendisine ulaşıldığında başka bir şeyin (hakikatin) de bilinmesini sağlayan görünür işaret" olarak tanımlar. Allah'ın ayetlerinin (bi âyâtinâ), insanın aklına ve kalbine doğrudan hitap eden, tevhidin doğruluğunu ispatlayan epistemolojik kanıtlar olduğunu vurgular.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökenini Süryanice veya Aramicedeki "ata" (mucizevi işaret, ilahi alamet) sözcüğüne dayandırır. Bu kelimenin ortak Sami dini terminolojisinden Arapçaya dahil olduğunu ve önceki monoteistik (Hristiyan/Yahudi) metinlerdeki "ilahi kanıt veya mucize" anlamının, Kur'an'da vahyedilen cümlere uyarlanarak kendi otoritesini kurduğunu iddia eder.

        Toshihiko Izutsu, ayet kavramını ilahi iletişim ağının temel ontolojik kodu olarak inceler. Ayetlerin yalnızca okunacak dilbilimsel cümleler değil, insanın üzerinde düşünerek arkasındaki Yaratıcı iradeyi çözmesi gereken, evrendeki varoluşsal ve semiyotik işaret levhaları olduğunu belirtir.

        Yechadûn (يَجْحَدُونَ)

        İbn Fâris, "c-h-d" kökünün temel anlamının "kişinin kalben ve zihnen bildiği, doğruluğuna kanaat getirdiği bir gerçeği, diliyle kasten veya inatla inkar etmesi" olduğunu kaydeder. Cühûd eyleminin sıradan bir cehalet (bilgisizlik) değil, bile bile yapılan bir yalanlama, üstünü örtme ve örtbas etme (inkar) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, cühûd eylemini, iç dünyada (fıtratta ve akılda) doğruluğu onaylanan hakikatin, dış dünyada (lisanda ve amelde) kibrin veya menfaatin etkisiyle reddedilmesi durumu olarak tanımlar. Ayette müşriklerin "ayetlerimizi cühûd ediyorlardı" şeklinde nitelenmelerinin, onların vahyin ilahi kelam olduğunu içten içe bilmelerine rağmen, liderliklerini ve düzenlerini kaybetmemek adına kasten hakikati boğduklarını vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde cühûd kelimesini, "küfür" kavramının en özel, en militan ve en düşmanca tonlarından biri olarak inceler. Bu kelimenin, epistemolojik bir eksiklikten (anlayamamaktan) kaynaklanan bir inkar değil, kişinin "istikbâr" (büyüklenme) saikiyle hakikate karşı açtığı bilinçli bir savaş, inatçı ve psikolojik bir yadsıma hali olduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, cühûd kavramının psikolojik ve sosyolojik altyapısını değerlendirir. Kelimenin "bildiği halde inkar etme" kök anlamından yola çıkarak; Mekke aristokrasisi için makam, mevki, asabiyet (kabilecilik) veya ekonomik menfaatler gibi engellerin, insanı göz göre göre hakikati boğmaya (cühûd) ittiğini ve ayetleri inatla yalanlamanın temelinde anlama kıtlığı değil, ahlaki ve kalbî bir yozlaşma yattığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X