Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fussilet Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fussilet Sûresi, 27. Ayet

    فَلَنُذ۪يقَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَذَاباً شَد۪يداً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَسْوَاَ الَّذ۪ي كَانُوا يَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felenużîkanne-lleżîne keferû ‘ażâben şedîden velenecziyennehum esvee-lleżî kânû ya’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "O inkâra sapanlara mutlaka şiddetli bir azap tattıracağız, onları yaptıklarının en kötüsüne denk bir şekilde cezalandıracağız."

      Kâfirin Yaptığı Güzel İşlere Mükafat Var mı?

      Yani inkâr edenleri ve ölünceye kadar inkâra devam edenleri böyle cezalandıracağız. Fakat bir dönemde inkâr eden, sonra vazgeçip müslüman olan böyle değildir. İnsanlardan bazıları şöyle dediler: O inkâra sapanlara mutlaka şiddetli b ir azap tattıracağız meâlindeki İlâhî kelâmda, bunun dünyada olacağı kastedilmektedir. O nları yaptıklarının en kötüsüne denk bir şekilde cezalandıracağız cümlesinde de âhiretteki azap murat edilmektedir. Dolayısıyla bu âyette sözü edilen iki azaptan biri dünyada, diğeri âhirette görülecektir, Her ikisinin âhirette olması da câizdir. Onları yaptıklarının en kötüsüne denk bir şekilde cezalandıracağız, yani onların dünyada yaptıkları güzellikler vardır, ancak bu güzellikler iptal edilecektir, bunlara karşılık olarak onlara bir mükâfat verilmeyecek, ancak dünyada iken yaptıkları kötülüklerin cezası verilecektir. Çünkü güzellikler, ancak iman ve tevhit inancı ile birlikte gelirse, kalıcı olur ve mükâfat kazanır. Fakat imanla gelmezse, o güzelliklerden yararlanamazlar ve mükâfat alamazlar. Buna karşılık müminlerin kötülüklerinin bağışlanacağı ve yaptıklarının daha güzeli ile mükâfatlandırılacağı ifade edilmiştir: “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz’”, “Allah onların geçmişte yaptıkları en kötü şeyleri bile bağışlayıp silecek ve onları yaptıkları en güzel işlere göre ödüllendirecektir’”. Cenâb-ı Hak müminlerin dünyada yaptıkları kötülükleri sileceğini, yaptıkları güzellikleri ise mükâfatlandıracağını vâdetmektedir. Kâfirlere de imanla gelmediklerinden dolayı yaptıkları iyilikleri sileceğini ve onları kötülüklerle cezalandıracağını söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Lenuzîkanne (لَنُذِيقَنَّ)

        İbn Fâris, "z-v-k" kökünün sözlükte "dille bir şeyin tadına bakmak, lezzetini veya acısını doğrudan deneyimlemek" anlamlarına geldiğini kaydeder. Kelimenin başındaki "le" ve sonundaki şeddeli "nun" (tekid/pekiştirme) harflerinin, eylemin kesinliğini bildirdiğini; azabı "tattırma" fiilinin, failin (Allah'ın) bu cezayı muhataba bizzat ve kaçınılmaz bir şekilde yaşatacağını ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tatmak (zevk) eyleminin sadece yiyecekler için değil, elem veya haz veren her türlü somut deneyim için Kur'an'da çok güçlü bir istiare (metafor) olarak kullanıldığını söyler. Azabı "tattırmak" ifadesinin, cezanın uzaktan izlenen veya soyut bir korku olmadığını, doğrudan deriye, bedene ve ruha nüfuz eden, insanın tüm algılarını işgal eden sarsıcı bir yüzleşme olduğunu vurgular.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bedensel ve duyusal metaforları incelerken, Kur'an'ın azabı "tattırma" eylemiyle ifade etmesinin derinliğine dikkat çeker. Görme veya işitme uzaktan da gerçekleşebilirken, "tatma" eyleminin fail ile nesnenin birbirine karıştığı, aradaki mesafenin sıfırlandığı en somut, en yakıcı ontolojik temas hali olduğunu; ayetin bu kelimeyle müşriklere ontolojik bir dehşet (horror) estetiği sunduğunu ifade eder.

        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek" temel anlamına sahip olduğunu kaydeder. Ziraatçının tohumu toprağa örtmesi gibi, ilahi hakikatin ve apaçık delillerin üzerini inatla örten kişilere, bu kasıtlı eylemleri sebebiyle "kâfir" denildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, küfür eylemini fıtratın tanık olduğu, aklın ve vahyin sunduğu ilahi gerçekleri bilinçli bir şekilde örtbas etmek ve reddetmek olarak tanımlar. Bu ayetteki bağlamında (Kur'an'ı gürültüyle bastırma çabalarının hemen ardında gelmesiyle), küfrün salt bir inançsızlık değil, doğrudan nimete (vahye) karşı nankörlük yapmak ve onu yalanlamakla eşdeğer olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, küfür kavramını "iman"ın mutlak ontolojik zıddı olarak inceler. Ayetteki "inkar edenler" nitelemesinin, bilgisizlikten (cehaletten) kaynaklanan bir şüphe hali değil; peygamberin elçiliğine, Kur'an'ın mesajına ve doğrudan o kelamın sahibine karşı sergilenen bilinçli, düşmanca ve kibirli bir varoluşsal isyan (aktif direniş) hali olduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kesin inkarcı tutumu Mekke aristokrasisinin sosyo-ekonomik ve politik kaygıları üzerinden okur. "Keferû" (inkar ettiler) eyleminin, Kur'an'ın getirdiği eşitlik, adalet ve tevhid inancının, Mekke'nin kurulu ticari sömürü düzenini sarsacak olmasına karşı müşrik elitlerin geliştirdiği örgütlü ve politik bir sansür (gürültü yapma/ilğav) reaksiyonu olduğunu ifade eder.

        Azâben (عَذَابًا)

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün temel anlamının "alıkoymak, engellemek, men etmek ve tatlılığı gidermek" olduğunu tespit eder. İnsanı huzurundan, rahatından, yaşama sevincinden ve normal durumundan mahrum bıraktığı, bedeni elem içinde tuttuğu için bu duruma "azap" denildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, azap kelimesini, insanın canına ağır gelen, ona sürekli elem veren ve dayanma sınırlarını tamamen aşan her türlü ruhsal ve bedensel şiddet olarak tanımlar.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Kuzeybatı Sami dillerindeki (Süryanice ve İbranice) "kınamak, azarlamak, ıstırap" anlamlarında kullanılan dini terminolojiden beslenmiş olabileceğini savunur. Kur'an'da ise kelimenin doğrudan ilahi cezalandırmanın eskatolojik (ahirete dair) ve dünyevi teolojisini oluşturan merkezi bir terime dönüştürüldüğünü iddia eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapça engellemek ve tatlılığı gidermek anlamındaki kökten geldiğini belirterek; İslami terminolojide günahkârların, inkârcıların ve ilahi kelamı sabote edenlerin hem dünyada hem de ahirette çekecekleri maddi ve manevi yıkımları ifade eden en kapsamlı kavram olduğunu aktarır.

        Şedîden (شَدِيدًا)

        İbn Fâris, "ş-d-d" kökünün "bağlamak, sağlamlaştırmak, sertlik, zorluk ve kuvvet" anlamlarına geldiğini belirtir. Şedîd kelimesinin, gevşekliğin ve hafifliğin zıddı olarak, aşılması imkansız bir direnci ve katılığı nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, şiddet kavramının sadece fiziksel bir sertlik değil, psikolojik bir katılık ve mukavemet edilemez bir ağırlık barındırdığını söyler. Ayette "azap" kelimesinin sıfatı olarak gelen "şedîden" kelimesinin, ilahi cezanın merhametten tamamen yalıtılmış, insanın tahammül kapasitesini ezip geçen mutlak bir yıkım olduğunu vurgular.

        Lenecziyennehum (وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ)

        İbn Fâris, "c-z-y" kökünün "bir şeyin karşılığını tam olarak vermek, bedelini ödemek, yerine geçmek ve cezalandırmak/mükafatlandırmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Kelimenin başındaki "le" ve sonundaki şeddeli "nun" harflerinin, tıpkı tattırma fiilindeki gibi, bu karşılığın verilmesinin ilahi adaletin mutlak ve ertelenemez bir taahhüdü olduğunu gösterdiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ceza (ceza vermek/karşılık vermek) kavramının Arapçada hem iyilik (mükafat) hem de kötülük (azap) için kullanıldığını söyler. İsfahânî'ye göre bu fiil, rastgele bir öfke patlamasını değil, yapılan eylemin (Kur'an'ı bastırmaya çalışmanın) tam mukabilini, ontolojik ve hukuki dengeyi sağlayacak şekilde milimetrik bir adaletle geri ödemeyi ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik adalet sisteminde bu kelimeyi değerlendirir. "Cezalandıracağız" eyleminin, evrendeki ahlaki eylem-sonuç (illiyet) bağının zorunluluğunu gösterdiğini; insanın dünyada işlediği negatif eylemin (küfrün), ahirette ilahi yasa gereği kendi aleyhine dönerek zorunlu bir kozmik "karşılığa" (cezaya) dönüştüğünü tespit eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "karşılık vermek" anlamındaki c-z-y kökünden türediğini; İslam akaidinde (inanç sisteminde) insanın dünyadaki amellerinin ahiret hayatında ilahi mahkeme tarafından teraziye konulup eksiksiz bir şekilde mukabele görmesini anlatan temel bir eskatolojik terim olduğunu aktarır.

        Esvee (أَسْوَأَ)

        İbn Fâris, "s-v-e" kökünün "çirkinlik, kötülük, insanı üzen ve rahatsız eden şey" anlamlarına geldiğini belirtir. İsm-i tafdil (en üstünlük derecesi) veznindeki "esve" kelimesinin, kötülüğün ve çirkinliğin ulaşabileceği en dip noktayı, en beter durumu nitelediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "sû'" kavramının insanın bedeni, ruhu veya dünyevi durumu için nefret edilen, acı veren her türlü çirkin eylemi anlattığını söyler. Ayetteki "en kötüsüyle" (esvee) ifadesinin, ilahi adaletin bir yansıması olarak müşriklerin tüm amelleri içindeki en çirkin, en yıkıcı ve en affedilmez olanına (ki bağlama göre bu, vahyi susturmaya çalışmalarıdır) denk bir karşılıkla cezalandırılacaklarını vurgular.

        Ya'melûn (يَعْمَلُونَ)

        İbn Fâris, "a-m-l" kökünün sözlükte "çalışmak, bir iş yapmak, çabalamak ve kasten fiile dökmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Amel kelimesinin, iradeye ve kasta dayanan, üzerinde düşünülerek icra edilen eylemleri kapsadığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramını cansız varlıkların veya hayvanların istemsiz "fiil" (hareket) kavramından semantik olarak kesin çizgilerle ayırır. Amel kelimesinin mutlak surette akıl, niyet ve hür irade sahibi bir varlığın bilinçli eylemini ifade ettiğini söyler. Ceza fiilinin (lenecziyennehum) doğrudan "amellere" bağlanmasının, insanın kendi sonunu kendi seçimleriyle hazırladığını gösteren bir sorumluluk tescili olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, amel kavramını insanın iç dünyasındaki yozlaşmanın (küfrün) dış dünyadaki fiziksel ve ahlaki tezahürü olarak inceler. Müşriklerin Kur'an okunurken gürültü yapmaları (ilğav) şeklindeki somut "amellerinin", sadece basit bir eylem olmadığını; varoluşsal kibrin, hakikate düşmanlığın ve ontolojik reddedişin fiiliyata dökülmüş, ceza gerektiren mutlak bir kötülük (esveellezî) olduğunu tespit eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X