Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fussilet Sûresi, 26. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fussilet Sûresi, 26. Ayet

    وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَالْغَوْا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâle-lleżîne keferû lâ tesme’û lihâżâ-lkur-âni velġav fîhi le’allekum taġlibûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İnkarcılar dediler ki: Bu Kur'ân'a kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın, belki bastırırsınız."

      İnkarcılar dediler ki: Bu Kur’ân’a kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın, yani kendi arzunuzla onu dinlemeyin. Okunuşunun ve sesin duyulmaması için gürültü yapın. Bu ifade onların, Kuranın delil olduğunu ve Allah’tan geldiğini bildiklerine işaret eder. Onu dinleyen biri aklına hâkim olamayınca, dikkatle ona kulak verir ve itaat eder. Bundan dolayı onlar, Kur’ân'ın dinlenmemesi ve ona itaat edilmemesi için şöyle demişlerdi; Bu Kur’ân’a kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın. Bazıları şöyle dedi; Bu Kur’ân’a kulak vermedin, okunurken gürültü yapın, yani ıslık çalın ve alkış tutun. Onlar, Hz. Peygamber’in namazını ve kıraatim karıştırmak için böyle eylemler yapıyorlardı. Belki bastırırsınız, yani ıslık çalarak ve alkış tutarak belki onu bastırırsınız. Başka bir âyette Allah meâlen şöyle buyuruyor; “Beytullah’ın yanında onların namazı ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibarettir”.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "ağızdan çıkan söz, bir düşünceyi sese dönüştürerek telaffuz etmek ve söylemek" gibi temel anlamlara geldiğini belirtir. Bu eylemin, insanın iç dünyasındaki bir maksadı dış dünyaya aktarma aracı olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramını anlamsız bir ses veya gürültüden ayırarak, belirli bir idrakin, kararın ve hedefin dile dökülmesi (mantıklı söz) olarak tanımlar. Ayetteki "dediler ki" (kâle) fiilinin, inkarcıların bireysel ve rastgele bir tepkisinden ziyade, Kur'an'a karşı ortaklaşa aldıkları örgütlü bir boykot kararını ve sistematik bir propagandayı ifade ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim modelinde bu fiili karşıt kutbun (küfrün) eylemsel bir deklarasyonu olarak inceler. İnkarcıların kendi aralarındaki bu "söylem" (kavl) inşasının, vahyin dönüştürücü gücüne karşı geliştirilen aktif bir direniş stratejisi ve bir karşı-iletişim ağı kurma çabası olduğunu tespit eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Arapça "söylemek, konuşmak" anlamındaki k-v-l kökünden geldiğini; Kur'an'da genellikle taraflar arası diyalogları, inanç beyanlarını veya (bu ayette olduğu gibi) müşrik elebaşlarının kendi kitlelerini yönlendirmek için verdikleri sözlü talimatları nitelediğini aktarır.

        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek ve gizlemek" temel anlamına sahip olduğunu belirtir. Tohumu toprağa gizleyen çiftçiye de bu kökten dolayı "kâfir" denildiğini hatırlatan müellif, ilahi hakikatin ve apaçık delillerin üzerini inatla örten kişilerin bu eylemine "küfür" adı verildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, küfür eylemini fıtratın ve aklın onayladığı gerçekleri bilinçli bir şekilde örtbas etmek ve reddetmek olarak tanımlar. Ayetteki "inkar edenler" (ellezîne keferû) nitelemesinin, hakikati bilmedikleri için değil, statükolarını korumak uğruna nimetin değerini bilmeyerek (küfrân-ı nimet) kasten nankörlük yapan bir grubu anlattığını vurgular.

        Toshihiko Izutsu, küfür kavramını "iman" kavramının mutlak ontolojik zıddı olarak semantik bir analizle inceler. Bu ayetteki "keferû" eyleminin sıradan bir inançsızlık, felsefi bir şüphe veya cehalet hali olmadığını; vahyi susturmak için organize olan, düşmanca bir tavır sergileyen ve hakikate savaş açan (aktif isyan) kibirli bir zihniyeti temsil ettiğini tespit eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke toplumunun sosyo-politik bağlamı üzerinden okur. "İnkar edenler" ifadesinin, doğrudan Mekke aristokrasisini, yani Kur'an'ın getirdiği eşitlikçi, adil ve tevhide dayalı sistemi kendi ticari ve siyasi hegemonyalarına (kibirlerine) bir tehdit olarak gördükleri için onu sistematik olarak reddeden elitist güç odaklarını nitelediğini ifade eder.

        Tesme'û (تَسْمَعُوا)

        İbn Fâris, "s-m-a" kökünün sözlükte "kulağa ulaşan sesi algılamak, işitmek ve duyma duyusu" anlamına geldiğini kaydeder. Fiziksel bir duyu organının işlevini ifade eden bu kökün, sese kulak vermek ve yönelmek anlamını da barındırdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sem'" (işitme) eylemini derecelendirerek, Kur'an'da bu kelimenin sadece sese muhatap olmak değil; duyulanı idrak etmek, anlamak ve ondan etkilenerek gereğini yapmak (icabet) olduğunu söyler. "Bu Kur'an'ı dinlemeyin" (lâ tesme'û) talimatının, sadece fiziksel sağırlığı değil, kalbin ve aklın vahyin anlamına karşı tamamen kilitlenmesi, mesaja karşı varoluşsal bir ambargo uygulanması emri olduğunu vurgular.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi ve akustik gücü bağlamında bu yasağı analiz eder. İnkarcıların "dinlemeyin" emrinin, aslında onların Kur'an'ın dilsel mucizesinden (beyanından), ritminden ve psikolojik nüfuzundan ne kadar korktuklarının bir itirafı olduğunu; metnin estetik çekiciliğine yenilmemek için kulakları tıkama stratejisine başvurduklarını ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, işitme eyleminin engellenmesini ontolojik bir tecrit olarak değerlendirir. İnsanın vahiy ile olan bağının "işitme" üzerinden kurulduğunu belirterek; müşrik liderlerin bu yasağı koymasının, kendi kitlelerinin yaratıcıyla ontolojik bir iletişim kurmasını (hidayeti) engellemeye yönelik diktatöryal bir izolasyon ve ruhsal sansür çabası olduğunu tespit eder.

        el-Kur'âni (الْقُرْآنِ)

        İbn Fâris, "k-r-e" kökünün temel anlamının "toplamak, bir araya getirmek" olduğunu ifade eder. Okuma eyleminin de harfleri ve kelimeleri dilde ve zihinde bir araya getirmek olduğu için "kıraat" adını aldığını, bu metnin de ilahi hakikatleri kendisinde topladığı için "Kur'an" olarak isimlendirildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin okumak anlamına gelen bir masdar olduğunu, ancak özel isim hüviyeti kazanarak Hz. Muhammed'e indirilen ilahi kitabın adı olduğunu söyler. İsfahânî'ye göre bu bağlamda müşriklerin "bu Kur'an" diyerek ona işaret etmeleri, metnin o dönemde artık sürekli okunan, dillerde dolaşan ve varlığı inkar edilemeyen belirgin bir sözlü olgu haline geldiğini gösterir.

        Celaleddin el-Suyuti, eseri El-İtkân'da kelimenin etimolojisine dair dilbilimsel tartışmaları aktarır. Kelimenin "k-r-n" (yaklaştırmak) kökünden geldiği iddialarına karşın, ağırlıklı görüş olan "k-r-e" (okumak) kökünden türeyen mühmuz (hemzeli) bir masdar olduğunu ve vahyin çokça okunması gereken tabiatına işaret ettiğini savunur.

        Theodor Nöldeke, kelimenin kökenini klasik Arapça etimolojisinden ayırarak, terimin Süryani kilisesindeki "keryana" (okuma parçası, litürjik metin) kelimesiyle doğrudan akraba olduğunu savunur. Nöldeke'ye göre Kur'an, başlangıçta bu litürjik (ibadete dair) anlama uygun olarak, cemaatle yüksek sesle okunan ilahi metinleri ifade etmekteydi; müşriklerin bastırmaya çalıştığı şey de bu kamusal icraydı (recitation).

        Christoph Luxenberg, Nöldeke'nin tezini geliştirerek, Kur'an kelimesinin doğrudan Süryano-Aramice "keryana" teriminin fonetik bir kopyası olduğunu, metnin kökeninde Hristiyan Süryani litürjisinde kullanılan leksiyonaryum (okuma kitabı) formatının yattığını iddia eder.

        Angelika Neuwirth, kelimenin tarihsel gelişimini surelerin Mekke ve Medine dönemlerindeki bağlamı üzerinden inceler. Mekke döneminde "Kur'an" kelimesinin henüz kapalı, yazılı bir kitap bütününü (Kitab) değil; anlık, canlı, performatif ve sesli olarak icra edilen vahiy parçalarını (recitation) ifade ettiğini; ayetteki "dinlemeyin" tepkisinin de doğrudan bu güçlü "sesli okuma" eylemine karşı verildiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Batılı araştırmacıların Süryanice "keryana" köken iddialarını aktarmakla birlikte, İslam alimlerinin çoğunluğunun kelimeyi Arapça "k-r-e" kökünden "okunan şey" anlamında bir masdar olarak değerlendirdiğini; ayette İslam'ın en temel tebliğ aracı olan ilahi metni nitelediğini kaydeder.

        İlğav (وَالْغَوْا)

        İbn Fâris, "l-ğ-v" kökünün sözlükte "işe yaramayan, boş, faydasız, hükümsüz ve anlamsız söz veya davranış" anlamına geldiğini belirtir. Kuşların anlamsız ötüşlerine de "leğv" denildiğini hatırlatan müellif, ayetteki emir kipinin "anlamsız gürültüler çıkarın, yaygara koparın" anlamını taşıdığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, leğv kavramını aklın ve düşüncenin eseri olmayan, ciddiyetten uzak, bağrışma, ıslık çalma veya laf kalabalığı yapma şeklinde tanımlar. Ayetteki "onun içinde leğv yapın" (ilğav fîhi) taktiğinin, Kur'an okunurken araya girerek, metnin bütünlüğünü ve anlamının dinleyiciye ulaşmasını engellemek amacıyla kasten üretilen sese dayalı bir sabotaj olduğunu vurgular.

        Dücane Cündioğlu, bu kelimeyi insanın hakikat karşısındaki psikolojik savunma mekanizması olarak okur. İlğav (gürültü yapma/boş konuşma) eyleminin, Kur'an'ın sarsıcı ve sessizliği yırtan hakikat çağrısına karşı müşriklerin geliştirdiği çaresiz bir sansür olduğunu; kendi içlerindeki vicdanın sesini ve ilahi kelamı bastırmak için "anlamsızlığa" sığındıklarını ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki pratik karşılığına odaklanır. Mekke aristokrasisinin, Hz. Peygamber Kabe'de veya panayırlarda Kur'an okurken, insanların etkilenmesini önlemek için adamlarına ıslık çalmalarını, el çırpmalarını, anlamsız şiirler okumalarını veya bağırıp çağırmalarını emrettiklerini; "ilğav" kelimesinin bu organize ve provokatif "gürültü kirliliği" stratejisini tam olarak yansıttığını belirtir.

        Tağlibûn (تَغْلِبُونَ)

        İbn Fâris, "ğ-l-b" kökünün "üstün gelmek, yenmek, mağlup etmek, zafer kazanmak ve birini alt etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Bu kelimenin, iki taraf arasındaki bir mücadelede veya yarışta birinin diğerini ezip geçmesini ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, galebe çalmak kavramının kaba kuvvetle, siyasi manevrayla veya baskıyla hakimiyet kurmak olduğunu söyler. Müşriklerin "umulur ki üstün gelirsiniz" (leallekum tağlibûn) şeklindeki motivasyonlarının, meseleyi bir hakikat arayışı değil, tamamen bir iktidar ve egemenlik savaşı olarak gördüklerini tescillediğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde bu kelimeyi "güç dinamiği" çerçevesinde inceler. İnkarcıların Kur'an'a epistemolojik veya ahlaki bir argümanla cevap veremedikleri için (çünkü ilahi kelam "Hak"tır), onu gürültüyle (leğv) fiziksel olarak bastırmaya (tağlibûn) çalışmaları; hakikatin argümanına karşı zorbalığın kaba kuvvetle hayatta kalma çabasıdır. Bu kelime, küfrün entelektüel iflasını ve salt iktidar hırsını resmeder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "tağlibûn" fiilini müşriklerin çaresizliği üzerinden değerlendirir. Kelimenin kökündeki "yenme/galip gelme" hırsının, Kur'an'ın dönemin Arap edebiyatını ve şairlerini aciz bırakan edebi üstünlüğü (i'cazı) karşısında yaşanan paniğin bir sonucu olduğunu; sözle yenemedikleri vahyi, gürültü terörüyle ve psikolojik baskıyla mağlup etme umuduna sarıldıklarını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X