فَاِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْۚ وَاِنْ يَسْتَعْتِبُوا فَمَا هُمْ مِنَ الْمُعْتَب۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fussilet Sûresi, 24. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ateş, kabul edilmeme, mazeret, fussilet suresi, dayanma, fussilet suresi 24. ayet, fussilet 24, sabır
-
"Artık dayanabilirlerse kalacakları yer ateştir; kendilerine yeni bir fırsat verilmesini talep etseler de bu talepleri kabul edilmez."
Artık dayanabilirlerse kalacakları yer ateştir. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onlar ölünceye kadar bu yaptıklarına devam ederlerse, âhirette kalacakları yer ateştir. İkincisi, onlar âhirette cehenneme dayanabilirlerse, kalacakları yer ateştir, yani sabredip dayanmalarının onlara faydası olmayacaktır. Sabretmek, o azaptan kurtulmanın yolu değildir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir ilâhı beyanda onların durumunu şöyle haber verir: “Şimdi sızlansak da katlansak da farketmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok!”. Dolayısıyla bu âyetin yorumu, biri dünya hayatı hakkında, diğeri de âhiret hayatı hakkındadır.
Kendilerine yeni bir fırsat verilmesini talep etseler de bu talepleri kabul edilmez. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın mânası şöyledir: Kendilerine bir şans verilmesini isteseler de onlara şans verilmez, Allah’tan rıza isteseler de Allah onlardan razı olmaz.
Yorumu Yorumla
-
Yasbirû (فَإِنْ يَصْبِرُوا)
İbn Fâris, "s-b-r" kökünün sözlükte "bir şeyi tutmak, hapsetmek, engellemek ve güçlü/dayanıklı olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Sabır kelimesinin, nefsi telaş ve şikayetten alıkoymak olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, bu ayetteki sabır eyleminin dünyadaki ahlaki sabırdan farklı olarak "azaba katlanmak" anlamına geldiğini söyler. İsfahânî'ye göre buradaki şartlı ifade (eğer sabrederlerse), inkarcıların ateşteki durumlarının bir tercih değil, kaçınılmaz bir mahkumiyet olduğunu; ister dayansınlar ister feryat etsinler sonucun değişmeyeceğini vurgulayan sarsıcı bir retorik barındırır.
Toshihiko Izutsu, sabır kavramını Kur'an'ın etik yapısında incelerken, bu ayette kavramın ironik bir şekilde tersine çevrildiğini belirtir. Dünyada hidayete karşı sabır (direnç) gösterenlerin, ahirette azaba karşı gösterecekleri "sabrın" (katlanmanın) onlara hiçbir fayda sağlamayacağını, çünkü artık ahlaki bir seçim alanının kalmadığını tespit eder.
en-Nâru (فَالنَّارُ)
İbn Fâris, "n-v-r" kökünün "aydınlık ve ışık" anlamına geldiğini, ancak "nâr" formunun yakıcı, hararet verici ve yok edici ateşi temsil ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, nâr kelimesinin burada eskatolojik ceza yurdunu (cehennemi) nitelediğini söyler. İnkarcıların sabretse de etmese de tek sığınaklarının veya varacakları nihai mekanın (mesvâ) ateş olmasının, ontolojik bir kuşatılmışlığı ifade ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, nâr kavramını ilahi gazabın mekansal tecellisi olarak görür. İnsanın dünyada hakikati örtmesi (küfür) neticesinde bozulan dengenin, ahirette yakıcı bir gerçeklik olarak insanın tüm varlığını sarmasını temsil ettiğini belirtir.
Mesven (مَثْوًى)
İbn Fâris, "s-v-y" kökünün "bir yerde uzun süre kalmak, yerleşmek, konaklamak ve ikamet etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Mesvâ" kelimesinin, kişinin ayrılmamak üzere yerleştiği kalıcı durak anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin genellikle "iyi veya kötü bir akıbetin kalıcı mekanı" için kullanıldığını söyler. Ayetteki "ateş onlar için bir mesvâdır" ifadesinin, azabın geçici bir uğrak yeri değil, varoluşsal bir hapis ve ebedi bir yerleşim yeri olduğunu vurguladığını ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke toplumunun göçebe ve yerleşik hayat algısı üzerinden değerlendirir. "Mesvâ" kelimesinin, çöldeki geçici konaklamaların aksine "sabitlenmiş ebedi yurt" fikrini verdiğini; Kur'an'ın bu kelimeyle müşriklere, kaçışı olmayan ve sonu gelmeyen bir hapis hayatını tasvir ettiğini belirtir.
Lehum (لَهُمْ)
İbn Fâris, "lâm" harf-i cerinin "aitlik, mülkiyet ve tahsis" bildirdiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, buradaki tahsisin (lehum/onlar için) bir hak edişi ve zorunluluğu ifade ettiğini söyler. Ateşin onlara "ait" bir yurt kılınması, işledikleri suçların (zann ve istikbar) doğal ve ayrılmaz bir sonucu olduğunu belirtir.
Ve in Yesta'tibû (وَإِنْ يَسْتَعْتِبُوا)
İbn Fâris, "a-t-b" kökünün sözlükte "eşik, bir yerden bir yere geçerken duyulan zorluk, kınama, azarlama ve birinin gönlünü alma" anlamlarına geldiğini belirtir. "İstiatab" fiilinin, yapılan bir hatadan dolayı özür dilemek, affedilmeyi talep etmek ve karşı tarafın hoşnutluğunu (rızasını) geri kazanmaya çalışmak olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "itâb" kelimesinin aslında "kınamak" olduğunu, bu fiilin (istiatab) ise "kınamanın kaldırılmasını istemek" anlamına geldiğini söyler. İsfahânî'ye göre bu, bir suçlunun cezasının hafifletilmesi veya affedilmesi için yalvarması, pişmanlık göstererek ilahi rızaya tekrar talip olması durumunu ifade eder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin kökenindeki "eşik" (atabe) ilişkisine dikkat çeker. "İstiatab" eylemini, kapatılmış olan rahmet kapısının eşiğine geri dönme çabası olarak yorumlar. Ancak ayetteki bağlamın, bu çabanın zamanlamasının (ahirette olmasının) hatalı olduğunu ve bu kapının artık kapandığını vurguladığını ifade eder.
Fe mâ Hum (فَمَا هُمْ)
İbn Fâris, "mâ" edatının olumsuzluk bildirdiğini ve cümleyi kesin bir reddiyeye dönüştürdüğünü belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu olumsuzlamanın, inkarcıların tüm umutlarını ve kurtuluş arayışlarını boşa çıkaran eskatolojik bir mühür olduğunu söyler.
minel Mu'tebîn (مِنَ الْمُعْتَبِينَ)
İbn Fâris, "a-t-b" kökünden türeyen ism-i mef'ul (edilgen sıfat) olduğunu, "özrü kabul edilen, rızası gözetilen, kendisinden hoşnut olunan ve kınanması kaldırılan" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "mu'tebîn" kavramını, hataları bağışlanmış ve ilahi hoşnutluk dairesine tekrar alınmış kimseler olarak tanımlar. Ayetin "onlar mu'tebîn (özrü kabul edilenlerden) olmayacaklardır" şeklindeki bitişinin, ahiretteki pişmanlığın ontolojik olarak geçersizliğini ve ilahi adaletin kesinleşmiş hükmünü temsil ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, bu kavramı "tevbe" kavramının ahiretteki karşılığı bağlamında inceler. Dünyada mühlet varken yapılmayan tövbenin (istiatab), azapla yüzleşildiğinde bir "kurtuluş pazarlığına" dönüşmesinin ilahi yasada (sünnetullah) yeri olmadığını; "mu'tebîn" olamamanın, geri dönüşü olmayan bir hüsran eşiği olduğunu tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "rızasını istemek" anlamındaki "a-t-b" kökünden geldiğini; ayette, ahirette azabı gördükten sonra dünyadaki inkar ve isyanları için af dileyip Allah'ın rızasını kazanmaya çalışacak olanların, artık bu imkana sahip olamayacaklarını ifade eden bir hüküm cümlesi olduğunu aktarır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla