وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ اَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَٓا اَبْصَارُكُمْ وَلَا جُلُودُكُمْ وَلٰكِنْ ظَنَنْتُمْ اَنَّ اللّٰهَ لَا يَعْلَمُ كَث۪يراً مِمَّا تَعْمَلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fussilet Sûresi, 22. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: fussilet suresi 22. ayet, fussilet 22, yanlış zan, ilahi bilgi, gizlenme, fussilet suresi, allah, ilim, bilgi
-
"Vaktiyle siz, ne kulaklarınızın ne gözlerinizin ne de derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmesinden sakınıyordunuz; üstelik yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilmediğini sanıyordunuz."
Vaktiyle siz, ne kulaklarınızın ne gözlerinizin ne de derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmesinden sakınıyordunuz. Bu İlâhî beyanın yorumunda da farklı görüşler vardır. Bazıları âyete şöyle bir anlam verdi; Kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmeyeceğinden kesin olarak emin idiniz, ancak yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmeyeceğini zannediyordunuz. Bazıları da şöyle dedi: Kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmeyeceğini, ancak yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmeyeceğini zannediyordunuz. Bu yoruma göre buradaki “zan” (ظَنّ) kelimesi, gerçek anlamda zan mânasına veya bilmemek anlamına gelmektedir. Yani emin olamadığınız halde yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmeyeceğini söylüyordunuz. Eğer bu yorum doğru ise o zaman âyet, insanın bilgisizlik yüzünden yaptıklarından da azap görmesi gerektiğine işaret etmektedir; çünkü insanın düşünmekle, teemmül ve tefekkürle veya başka vesilelerle bilgiye ulaşma imkânı vardı. Dolayısıyla düşünmeyi ve tefekkürü terkettiği için gerçeği bilmeyenin cehaleti mazeret sayılmaz. Bu ölçüye göre bilgiye ve bilgiye ulaşma imkânına sahip olduğu halde onu elde etmek için sorumlu davranmayan kişinin bilgisizliği mazeret olmaz. Bundan dolayı Ebû Hanîfe, çocukların nesneleri idrak etme seviyesine ulaşıp ulaşmadıkları bilinmediği için, “Benim onlar hakkında bilgim yok” dedi. Bazıları ise şöyle dedi: Sakınmıyordunuz sözü, yaptıklarınızı gizlemeye ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin ve ne de derilerinizin gücü yetecek anlamına gelir. İnsan bir eylemi gerçekleştirdiği zaman onu kendinden gizleyemez. İşte sizin zannınız, yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmeyeceğini, gizli kalacağını düşünüyordunuz anlamındadır.
Yorumu Yorumla
-
Testetirûne (تَسْتَتِرُونَ)
İbn Fâris, "s-t-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, perdelemek ve saklamak" anlamlarına geldiğini belirtir. İftial babındaki bu fiilin, kişinin kendi iradesiyle, bilinçli bir şekilde etrafına kılıflar veya engeller koyarak fiziki eylemlerini gözlerden saklama çabasını ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "istitar" (gizlenme/örtünme) eyleminin sadece bedeni saklamak değil, sırları ve suçları şahitlerden kaçırmak amacı taşıdığını söyler. Bu ayetteki bağlamında derin bir trajik ironiye dikkat çeker: İnsan dışarıdaki şahitlerden gizlenmeye (testetirûn) çalışırken, asıl şahitlerin kendi bedenine (kulak, göz, deri) entegre edildiğini unutmuş ve kendi parçalarından saklanmayı akıl edememiştir.
Toshihiko Izutsu, gizlenme eylemini insanın ontolojik bir yanılgısı (kendini kandırması) olarak analiz eder. İnkarcıların saklanma çabası, ilahi gözetimin sınırları olduğuna dair kusurlu bir teolojik varsayıma dayanır. İnsan, maddi perdelerin (duvarların veya karanlığın) kendisini mutlak olanın bakışından (basar) koruyabileceği gibi ontolojik bir yanılsamaya düşmüştür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin arka planını Mekke toplumunun sosyolojisi üzerinden okur. "Testetirûn" fiilinin, Mekke aristokrasisinin kapalı kapılar ardında (Darunnedve'de) veya gecenin karanlığında peygambere karşı kurdukları gizli komploları, fısıldaşmaları nitelediğini; onların bu fiziki yalıtılmışlığın kendilerini ilahi bilgiden tamamen koruduğuna dair tarihsel ve pragmatik bir inanca sahip olduklarını ifade eder.
Yeşhede (يَشْهَدَ)
İbn Fâris, "ş-h-d" kökünün "kesin bilgiyle bilmek, bir olaya bizzat hazır bulunmak, görmek ve açıkça beyan etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Şehadet eyleminin zanna veya duyuma değil, mutlak bir katılıma, birincil elden tanıklığa dayandığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, şahitlik eylemini, bir gerçeğin inkar edilemeyecek kadar net ve mutlak bir doğrulukla ortaya konması olarak tanımlar. Ayette insanın gizlenme (istitar) çabasının, uzuvlarının "şahitliğiyle" (yeşhede) darmadağın edilmesinin, dünyevi gizliliğin ahiretteki mutlak ifşa (açığa çıkma) yasasıyla nasıl parçalandığını gösterdiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, "şehadet" kavramını Kur'an'ın eskatolojik (ahirete dair) yargı sisteminin merkezinde değerlendirir. Günahkarın her şeyi örttüğünü sandığı anda, bizzat saklanmaya çalıştığı aletlerin (bedeninin) ilahi hakikatin sesi haline gelerek aleyhine şahitlik yapmasının, insanın evrendeki mutlak çaresizliğini resmeden bir yüzleşme anı olduğunu tespit eder.
Sem'ukum (سَمْعُكُمْ)
İbn Fâris, "s-m-a" kökünün sözlükte "kulağa ulaşan sesi algılamak, işitmek ve duyma duyusu" anlamına geldiğini kaydeder. İnsanın fiziksel işitme aygıtının ve bu aygıtla elde ettiği tüm duyusal verilerin bu kelimeyle ifade edildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, sem' (işitme) kavramının, sesleri algılayan kulak anlamına geldiğini söyler. Dünyadayken hakikatin çağrısına kapatılan, fısıldaşmalara ve inkara alet edilen kulakların; hesap gününde ilahi adaletin bir parçası olarak kendi sahibinden bağımsızlaşıp, duyduğu her şeyi itiraf eden objektif bir ses kayıt cihazına dönüştüğünü ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir yeteneği (beyan) bağlamında duyuların kişileştirilmesini (teşhis) analiz eder. Biyolojik ve edilgen bir organ olan kulağın (sem'in), ayette hukuki bir tanık makamına yükseltilerek kişiselleştirilmesinin, eskatolojik sahnenin dehşetini ve insanın kendi organları karşısındaki yabancılaşmasını gösteren güçlü bir edebi metafor olduğunu belirtir.
Ebsârukum (أَبْصَارُكُمْ)
İbn Fâris, "b-s-r" kökünün "görmek, farkına varmak, idrak etmek ve göz" anlamlarına geldiğini tespit eder. Basar kelimesinin çoğulu olan ebsâr sözcüğünün, insanın görme organlarını ve bu organların gerçekleştirdiği tüm görsel eylemleri kapsadığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, basar kavramının hem fiziksel göz hem de kalp gözü (basiret) anlamında kullanıldığını söyler. Dünyadayken harama bakan, ilahi delilleri görmezden gelen fiziki gözlerin; ahirette kendi sahibinin yalanlarını çürüten, baktığı her eylemi tek tek ifşa eden mutlak ve sarsılmaz birer şahit olarak ilahi mahkemede konuşmasını vurgular.
Dücane Cündioğlu, ebsâr (gözler) kelimesini ontolojik bir yarılma üzerinden okur. İnsanın dünyadayken kendi benliğinin bir parçası zannettiği ve dünyaya hükmetmek için kullandığı gözlerinin, ahirette insandan koparak doğrudan Yaratıcı'nın emrine amade birer "öteki" şahide dönüşmesinin, insanın varoluşsal yalnızlığını derinleştiren bir mahrumiyet tablosu olduğunu ifade eder.
Culûdukum (جُلُودُكُمْ)
İbn Fâris, "c-l-d" kökünün temelinde "bedenin dış yüzeyi, sağlamlık ve deri" anlamının yattığını belirtir. Cild kelimesinin çoğulu olan culûd sözcüğünün, insanın etini ve kemiğini kaplayan, onu dış dünyadan ayıran ve dokunma duyusunu barındıran fizyolojik örtü olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, deri kavramının insanın günahla en çok temas eden, fiziki dünyayı doğrudan hisseden sınır tabakası olduğunu söyler. Kulak ve gözün şahitliğinin ötesinde, insanın tüm bedenini saran derilerin (culûd) şahitliğinin, bedensel temasa ve eyleme dayalı hiçbir suçun (zinanın, cinayetin, hırsızlığın) saklı kalamayacağını gösteren mutlak bir kuşatma olduğunu vurgular.
Angelika Neuwirth, Mekke surelerinin eskatolojik retoriğinde "derinin konuşması" motifinin dinleyici üzerindeki sarsıcı etkisine dikkat çeker. İnsanın en mahrem, en içsel sınırı olan kendi derisinin ona ihanet etmesinin, dönemin edebi tasavvurunda eşine az rastlanan, Kur'an'a özgü derin bir psikolojik terör ve kozmik dehşet (horror) estetiği yarattığını belirtir.
Zanentum (ظَنَنْتُمْ)
İbn Fâris, "z-n-n" kökünün "kesinliğe ulaşmamış bilgi, bir şeye ihtimal vermek, sanı, tahmin ve şüphe" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zann eyleminin, kişinin elinde somut bir delil olmaksızın kendi kuruntularıyla bir kanaate varması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zann kavramını, şüphe ile kesin bilgi (yakîn) arasında gidip gelen, ancak çoğunlukla vahye ve akla dayanmadığında insanı yanılgıya sürükleyen zihinsel bir durum olarak tanımlar. Ayetteki bağlamında zannın, masum bir tahmin değil, inkarcıların kendi suçluluk duygularını bastırmak için ürettikleri sahte ve felaket getirici bir teolojik kanaat olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, zann kelimesini Kur'an'ın epistemolojisinde "ilim" (kesin bilgi) kavramının mutlak zıddı olarak inceler. İnkarcıların, ilahi yapıyı ve ahireti kendi kısıtlı insanı algılarıyla (zann) değerlendirmelerinin, hakikatten tamamen kopuk ontolojik bir körlük doğurduğunu; bu ayetteki zannın, "Allah bizim sırlarımızı bilmez" şeklindeki ahlaki çöküşün düşünsel altyapısını oluşturduğunu tespit eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, zann eylemini varoluşsal bir otonomi (bağımsızlık) yanılsaması olarak değerlendirir. İnsanın "sandınız ki" (zanentum) fiiliyle eleştirilen tutumunun, Yaratıcı'yı insanın dünyasından uzaklaştırıp pasifleştiren, böylece insana günah işleme özgürlüğü sağlayan kasti ve kibirli bir tasavvur inşası olduğunu ifade eder.
Allâhe (اللَّهَ)
İbn Fâris, bu ismin etimolojisinde "e-l-h" kökünün yattığını, sözlükte "ibadet etmek, sığınmak, birine yönelmek ve yüceliği karşısında hayret etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Varlık aleminin muhtaç olduğu ve kudreti karşısında aciz kaldığı yegane mabudun (ilahın) isminin bu kökten türeyerek özel isim halini aldığını ifade eder.
Arthur Jeffery, Allah kelimesinin kökeninin saf Arapça türetmelere dayanmakla birlikte, Kuzeybatı Sami dillerindeki (Süryanice "Alaha", İbranice "Eloah") monoteistik kullanımlarla derin bir tarihsel bağ taşıdığını tartışır. Kur'an'ın bu ismi, müşriklerin kafasındaki "uzak ve bilgisiz" tanrı tasavvurunu (zann) yıkıp, her şeye şahit olan ve her şeyi bilen mutlak otorite olarak yeniden inşa ettiğini iddia eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Allah isminin, varlığı zorunlu olan ve kainatı yoktan var eden mutlak yaratıcının has ismi olduğunu; O'nun, kullarının gizlediği her şeyi eksiksiz bilen yegane varlık (Alîm) olduğunu aktarır.
Lâ Ya'lemu (لَا يَعْلَمُ)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün "bir şeyin hakikatine ve mahiyetine ulaşmayı sağlayan işaret (alamet), idrak etmek ve bilmek" anlamında olduğunu kaydeder. İlim kelimesinin, cehaletin ve zannın zıddı olarak, nesneyi olduğu gibi kesin olarak kavramak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bilmek (ilim) eyleminin en üst derecesinin Allah'a ait olduğunu söyler. "Allah bilmez" şeklindeki cüretkar varsayımın, şirk koşmanın ötesinde, Yaratıcı'nın mutlak ilim sıfatını iptal etmeye ve O'nu insani bir acziyete indirgemeye çalışan ontolojik bir sapkınlık olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel ağında Allah'ın "ilim" sıfatının sonsuz, kuşatıcı ve nüfuz edici karakterini inceler. Ayetteki çatışmanın, insanın temelsiz varsayımı (zann) ile Allah'ın her zerreyi kuşatan mutlak bilgisi (ilm) arasında yaşandığını; "O bilmez" zannının insanın cehennemdeki rüsvalığının temel teolojik sebebi olduğunu tespit eder.
Kesîran (كَثِيرًا)
İbn Fâris, "k-s-r" kökünün "azlık durumunun (kıllet) zıddı, çokluk, yığın ve niceliksel fazlalık" anlamına geldiğini belirtir. Kesîr kelimesinin büyük bir miktarı ve çoğunluğu nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, kesîr kelimesinin doğrudan sayısal ve oransal bir büyüklüğü ifade ettiğini söyler. Müşriklerin "Allah yaptıklarımızın çoğunu (kesîran) bilmez" şeklindeki zanlarının, onların Allah'ı tamamen inkar etmediklerini, ancak O'nun bilgisini kainatın yaratılışı gibi büyük olaylarla (külliyât) sınırlayıp, günlük ve gizli insani eylemlerin (cüziyyât) çoğunu kapsamadığına inandıklarını gösterdiğini vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke aristokrasisinin teolojik kurnazlığı üzerinden bağlamsallaştırır. "Çoğunu (kesîran) bilmez" inancının, Mekkeli zenginlerin ticari hilelerini, köle sömürülerini ve siyasi komplolarını ilahi yargının dışında tutmak için geliştirdikleri, dini sosyal hayattan izole eden (seküler) tarihsel bir kaçış ideolojisi olduğunu ifade eder.
Mimmâ (مِمَّا)
İbn Fâris, bu yapının "den/dan, aitlik ve bir kısmı" anlamlarına gelen "min" (harf-i cer) ile "şey/ne" anlamındaki "mâ" (ilgi zamiri) edatının kaynaşmasından oluştuğunu belirtir. Eylemin kapsamını ve neye yönelik olduğunu belirleyen bir bağlaç işlevi gördüğünü kaydeder.
Ta'melûn (تَعْمَلُونَ)
İbn Fâris, "a-m-l" kökünün sözlükte "çalışmak, bir iş yapmak, çabalamak ve kasten fiile dökmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Amel kelimesinin, rastgele bir hareketten ziyade, iradeye ve kasta dayanan, planlanmış eylemleri kapsadığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramını cansız varlıkların veya hayvanların "fiil" (sıradan hareket) kavramından semantik olarak ayırır. Amel kelimesinin mutlak surette akıl, niyet ve irade sahibi bir varlığın bilinçli eylemini ifade ettiğini söyler. Müşriklerin gizlemeye çalıştıkları şeyin tam da bu bilinçli, kasıtlı ve ahlaki sorumluluk gerektiren "ameller" olduğunu vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "kasten yapmak" anlamındaki a-m-l kökünden geldiğini; insanın dünya hayatında kendi hür iradesiyle seçip uzuvlarıyla uyguladığı, ahirette ilahi mahkemede hesabını vermek zorunda kalacağı gizli veya açık her türlü niyetli davranışın (amel) bütününü ifade ettiğini aktarır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla