وَيَوْمَ يُحْشَرُ اَعْدَٓاءُ اللّٰهِ اِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fussilet Sûresi, 19. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: fussilet suresi, ateşe sürülme, toplanma, düşmanlar, fussilet suresi 19. ayet, fussilet 19, allah, gün
-
"Allah düşmanlarının ateşe doğru sevkedilecekleri gün, öncekileriyle sonrakileriyle onların hepsi bir araya getirilir."
Allah düşmanlarının ateşe doğru sevkedilecekleri gün. Yani ateşin içinde toplanacakları gün; âyetteki haşir kelimesi toplanmak anlamına gelir, onlar bir araya getirilirler ve cehenneme atılırlar. Nitekim Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah’ın dışında taptıklarını!”. Hepsi bir araya getirilir cümlesindeki “yûzeûn” (يُوزَعُونَ) kelimesinin yorumunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları buna sevkedilirler diye mâna verdi, nitekim Cenâb-ı Hak da şöyle buyurmaktadır: “Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek”. Bazıları bu kelimeye defedilecekler anlamını verdi. Allah Teâlâ başka bir âyette de meâlen şöyle buyurdu: “O gün cehennem ateşine itile kakıla götürülecekler”. Yani cehenneme atılacaklar. Bazıları da hapsolunmak anlamını verdi. Yani onlar hapsolunurlar, öncekileriyle sonrakileriyle onların hepsi bir araya getirilir, hepsi bir araya geldilklerinde de toptan cehenneme atılırlar. Nitekim Allah, “Tâ ki, Allah pisi temizden ayırsın”
Yorumu Yorumla
-
Yevme (يَوْمَ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün sözlükte "gündüz vakti, güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre, aydınlık zaman veya mutlak olarak belirli bir zaman dilimi" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu kelimenin sadece 24 saatlik bir döngüyü değil, başı ve sonu olan herhangi bir büyük hadisenin vaktini ifade etmek için de kullanıldığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin Kur'an'daki eskatolojik (ahirete dair) kullanımına dikkat çeker. Ayetteki bağlamında bu kelimenin, dünyanın fiziksel zaman ölçülerinden tamamen kopuk, ilahi adaletin tecelli edeceği ve sınırları ancak yaratıcı tarafından bilinen o mutlak "hesap ve yargı anını" (kıyamet gününü) nitelediğini vurgular.
Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin hitabet yapısını (retoriğini) incelerken "yevm" (gün) kavramının litürjik bir uyarıcı işlevi gördüğünü belirtir. Neuwirth'e göre surelerde "o gün" şeklinde başlayan ifadeler, dinleyiciyi mevcut dünyevi zaman algısından koparıp, doğrudan doğrusal zamanın kırıldığı o kozmik dehşet eşiğine (eskatolojik eşiğe) fırlatan dramatik bir metin stratejisidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin etimolojik olarak zaman dilimi anlamına geldiğini; Kur'an'da genellikle insanların dünyadaki eylemlerinden hesaba çekilecekleri, zamanın ve mekanın boyut değiştirdiği nihai diriliş ve yargı gününü (yevm-i kıyamet/mahşer) ifade eden temel bir terim olduğunu aktarır.
Yuhşeru (يُحْشَرُ)
İbn Fâris, "h-ş-r" kökünün "insanları veya canlıları bir araya toplamak, onları yerlerinden çıkarıp belirli bir yöne doğru sürmek ve sıkıştırmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Haşr eyleminin, dağınık haldeki kitlelerin iradeleri dışında, zorlayıcı bir güç tarafından tek bir merkeze sevk edilmesini ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, haşr eylemini sıradan bir toplanmadan ayırır. Bu kelimenin, "bir topluluğu savaş veya hesap gibi çok büyük ve sarsıcı bir olay için karargahlarından çıkararak bir alana sevk etmek" olduğunu söyler. Ayetteki "yuhşeru" (toplanıp sürülürler) edilgen fiilinin, müşriklerin kıyamet günündeki mutlak çaresizliklerine ve ilahi iradenin zorlayıcı gücüne işaret ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik sisteminde "haşr" kavramını ontolojik bir otorite devri olarak inceler. İnsanın dünyadaki otonomi ve özgür irade iddiasının (kibrinin) sona erdiği bu eylemde, "toplanıp sürülme" hali insanın nesneleştiği ve sadece ilahi gücün (kudretin) aktif fail olduğu mutlak bir teslimiyet ve boyun eğiş sahnesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "toplamak, sürmek" anlamındaki h-ş-r kökünden geldiğini, terim olarak İsrafil'in sura üflemesiyle dirilen bütün mahlukatın ilahi mahkemede hesap vermek üzere "mahşer" (toplanma) yerinde bir araya getirilmesini ifade ettiğini kaydeder.
A'dâu (أَعْدَاءُ)
İbn Fâris, "a-d-v" kökünün temelinde "haddi aşmak, sınırı geçmek, zulmetmek, koşmak ve birine karşı düşmanlık gütmek" anlamlarının yattığını belirtir. Adüvv (düşman) kelimesinin çoğulu olan a'dâ sözcüğünün, hak ve adalet sınırlarını aşarak kasıtlı bir şekilde karşıtlık ve husumet sergileyen varlıkları nitelediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "adâvet" (düşmanlık) kavramını sevgi ve uyumun (velayet) tam zıddı olarak tanımlar. Allah'ın düşmanları olmanın, yaratıcının koyduğu kozmik, ahlaki ve ontolojik düzene karşı (haddi aşarak) bilinçli bir savaş açmak, fıtrattaki uyumu bozmak anlamına geldiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, "Allah'ın düşmanları" (a'dâullah) tamlamasını Kur'an'ın değerler sisteminin en negatif kutbunda konumlandırır. Küfrün (inkarın) sadece pasif bir bilgisizlik değil; peygambere, mesaja ve doğrudan O'nu gönderen ilahi otoriteye karşı yürütülen aktif, militan ve nefret dolu bir muhalefet olduğunu; bu kelimenin teolojik bir kimlik tespiti olduğunu tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadeyi Mekke aristokrasisi üzerinden sosyolojik bir zeminde okur. "Allah'ın düşmanları" nitelemesinin, o dönemde inananlara işkence eden, vahyin sesini bastırmaya çalışan, ticari ve politik statükolarını korumak uğruna tevhid inancına fiili bir savaş (adâvet) ilan eden zorba müşrik lider kadrosuna yönelik somut, tarihsel ve polemik bir isimlendirme olduğunu ifade eder.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris, bu ismin etimolojisinde "e-l-h" kökünün yattığını, sözlükte "ibadet etmek, sığınmak, birine yönelmek ve hayret etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İnsanın her türlü ihtiyacında kendisine yöneldiği, yüceliği karşısında aklın hayrete düştüğü yegane mabudun (ilahın) isminin bu kökten türeyerek özel isim (alem) halini aldığını ifade eder.
Arthur Jeffery, Allah kelimesinin kökeninin saf Arapça türetmelere dayanmakla birlikte, terimin Kuzeybatı Sami dillerindeki (Süryanice "Alaha", İbranice "Eloah") monoteistik kullanımlarla derin bir tarihsel ve teolojik akrabalığı olduğunu tartışır. Bu kelimenin İslam öncesi Arap yarımadasında Yüce Yaratıcı'yı ifade eden yerleşik bir isim olduğunu ve Kur'an'ın bu ismi şirk unsurlarından arındırarak tevhidin mutlak merkezine yerleştirdiğini iddia eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Allah isminin, varlığı zorunlu olan, bütün övgülere layık bulunan ve kainatı yoktan var eden mutlak yaratıcının has ismi olduğunu; diğer esmâ-i hüsnânın (güzel isimlerin) tüm anlamsal özelliklerini kendisinde topladığını ve Arapça "e-l-h" (ilah) kökünden belirlilik takısı (el) alarak türediği görüşünün alimler arasında ağırlık kazandığını aktarır.
İlen Nâri (إِلَى النَّارِ)
İbn Fâris, "n-v-r" kökünün "ışık, aydınlık, ateş ve parlaklık" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nâr (ateş) kelimesinin, yakıcı, yok edici ve hararet verici yapısı sebebiyle hem dünyevi ateşi hem de ahiretteki azap mekanını nitelemek için kullanıldığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ateş kavramının elementer yapısına dikkat çeker. "Nûr" kelimesinin aynı kökten gelip ilahi aydınlığı ve rehberliği ifade etmesine karşın, "nâr" kelimesinin genellikle yıkıcı, yakıcı ve azap verici bir kozmik elementi veya mekanı anlattığını; bu ayette eskatolojik ceza yurdunun (cehennemin) doğrudan kendisini sembolize ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, nâr kavramını "cennet" kavramının mutlak zıddı olarak semantik bir analizle inceler. Nâr'ın sadece fiziksel bir ateş çukuru değil, ilahi gazabın (azabın) mekansal bir tecellisi olduğunu, Allah'ın düşmanlarının layık görüldüğü ontolojik bir yok oluş ve acı sahnesi olduğunu tespit eder.
Dücane Cündioğlu, kelimeyi insanın kendi varoluşuyla yüzleşmesi üzerinden değerlendirir. Dünyada kendi ihtiraslarının, kibrinin ve hırslarının "ateşiyle" ahlaki düzeni yakanların, ahirette tam da kendi eylemlerinin tabiatına uygun olarak ontolojik bir ateşe (en-nâr) sürülmelerinin dramatik ve adil bir ilahi yüzleştirme olduğunu ifade eder.
Yûze'ûn (يُوزَعُونَ)
İbn Fâris, "v-z-a" kökünün "tutmak, engellemek, alıkoymak ve düzenlemek" anlamlarına geldiğini kaydeder. Sözlükte "vâzi" kelimesinin, bir ordunun kontrolden çıkmasını engellemek için ön safları durdurup arka safların onlara yetişmesini sağlayan, böylece kalabalığı nizam içinde tutan komutan/görevli anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin, büyük kalabalıkların dağılmasını önlemek amacıyla sıkı bir şekilde zapturapt altına alınmasını, önlerinin kesilip arkadakilerle hizalanmasını ifade ettiğini söyler. Ayetteki bağlamın, inkarcıların cehenneme sürülürken başıboş bırakılmadıklarını, adeta tutsak edilmiş, onurları çiğnenmiş ve aşağılanmış devasa bir güruh halinde muhafızlar (zebaniler) tarafından hizaya sokulduklarını gösterdiğini vurgular.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın eşsiz edebi tasvir gücü (beyan) üzerinden "yûze'ûn" eyleminin yarattığı görsel ve psikolojik tabloyu analiz eder. Dünyada orduları komuta eden, başkalarına emirler yağdıran, diledikleri gibi hareket eden kibirli aristokratların; o gün boyunları bükük bir halde, itile kakıla, kaçmalarına veya saftan çıkmalarına (v-z-a) izin verilmeksizin cehenneme sürülmelerindeki trajik tezatı resmettiğini, metnin muazzam bir sahneleme (tecsîm) sanatı sunduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı ontolojik bir hezimet olarak değerlendirir. İnsanın dünyadaki otonomi ve serbestlik yanılgısının ahirette nasıl tuzla buz edildiğini; "hizaya sokulup sürülme" (yûze'ûn) eyleminin, iradenin tamamen sıfırlandığı, sahte ilahlık taslayanların sıradan bir sürü gibi ilahi adaletin zabıtları altında ateşe sevk edilişini simgeleyen varoluşsal bir çöküş tablosu olduğunu tespit eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla