فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحاً صَرْصَراً ف۪ٓي اَيَّامٍ نَحِسَاتٍ لِنُذ۪يقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَخْزٰى وَهُمْ لَا يُنْصَرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fussilet Sûresi, 16. Ayet
Daralt
X
-
"Sonunda dünya hayatında onlara alçaltıcı cezayı tattırmak İçin o kara günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Âhiret azabı ise daha da alçaltıcı olacak, onlara yardım da edilmeyecektir"
Sonunda onlara dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Onları helâk eden şey, o dondurucu rüzgâr idi. Bu, Ebû Avsece’nin sözüdür. Kara günler ifadesi Hâkka sûresinde de geçmektedir: “Âd halkı ise dehşetli bir kasırga ile yok ediliverdi. Allah o kasırgayı ardarda yedi gece, sekiz kara gün onların üzerine gönderdi”. Aynı kelime başka bir âyette de meâlen şöyle geçer: “Onların üzerine bitmek bilmeyen o kara günde şiddetli bir kasırga gönderdik”. Sonra bu kelimenin yorumunda ilıtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: "Nahisât" (نَحِسَاتٍ) kelimesi, uğursuz, hayırsız demektir. Bu, îbn Kuteybe’nin sözüdür. Bazıları ise ona şiddetli zorlu günler anlamını verdi. Şöyle de denildi: Nahisât, nahs kökünden gelen bir kelimedir. Nahs da, aslında toza toprağa bulanmak demektir.
Dünya hayatında onlara alçaltıcı cezayı tattırmak için. Yani öyle bir ceza ki, onları bütün insanlar nazarında rezil rüsvâ edecektir. Âhiret azabı ise daha da alçaltıcı olacak; Cenâb-ı Hak bu İlâhî beyanda âhiret azabının onları daha çok aşağılayacağını, daha rezil edeceğini ve dünya azabından çok daha şiddetli olacağını haber vermektedir. Onlara yardım da edilmeyecektir. Muhtemelen burada “Bizden daha güçlü kim var?” diyerek güvendikleri ve sahip oldukları kuvvet kendilerine yardım edemeyecek mânası kastedilmiştir. Kendilerine yardımcı ve şefaatçi olacaklar ümidiyle taptıkları putların onlara yardım edemeyecekleri mânasına gelmesi de mümkündür.
Yorumu Yorumla
-
Erselnâ (فَأَرْسَلْنَا)
İbn Fâris, "r-s-l" kökünün sözlükte "sakinlik, yumuşaklık, birbiri ardına gitmek ve yollamak" gibi anlamlara geldiğini belirtir. Bu kelimenin, bir emri veya görevi icra etmek üzere birini veya bir şeyi peş peşe göndermek eylemini ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, gönderme (irsâl) eyleminin, gönderilen şeyin mahiyetine göre anlam kazandığını söyler. Ayetteki "üzerlerine gönderdik" (erselnâ aleyhim) ifadesinin, salt bir yollama eylemi değil, ilahi bir cezanın (rüzgarın) isyankar bir topluluğu helak etmek üzere hedefe kilitlenmiş bir misyonla sevkiyatını nitelediğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ceza (azap) teolojisi bağlamında bu kelimeyi değerlendirir. "İrsâl" kavramının genellikle peygamber göndermek gibi rahmet yüklü bir eylem için kullanıldığını, ancak bu ayette doğa olaylarının (rüzgarın) Allah'ın aktif bir cezalandırma aracına dönüşerek inkar edenlerin üzerine "gönderilmesinin", ilahi müdahalenin kaçınılmazlığını gösterdiğini tespit eder.
Rîhan (رِيحًا)
İbn Fâris, "r-v-h" kökünün "hava akımı, nefes, ferahlık ve rüzgar" anlamlarına geldiğini belirtir. Kelimenin hem hayat veren hem de helak eden hava akımlarını kapsayan geniş bir temel anlama sahip olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'ın dil kullanımındaki ince bir semantik kurala dikkat çeker. "Rîh" kelimesi tekil kullanıldığında genellikle şiddet, azap ve yıkım getiren fırtınaları ifade ederken; çoğul formu olan "riyâh" kelimesinin bulutları aşılayan, yağmuru müjdeleyen ve rahmet getiren rüzgarları anlattığını vurgular.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Râgıb'ın tespitini Kur'an'ın eşsiz edebi üslubu (beyan mucizesi) üzerinden geliştirir. Tekil "rîh" kullanımının, felaketin tek bir yönden, kesintisiz, merhametsiz ve adeta boğucu bir blok halinde gelmesini sembolize ettiğini; bu yüzden ayetteki kelime tercihinin estetik ve teolojik bir kasıt taşıdığını ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "r-v-h" kökünden türediğini, Kur'an'da rüzgar anlamında hem rahmet hem de azap bağlamında kullanıldığını, bu ayette ise Âd kavmini yeryüzünden silen yıkıcı meteorolojik hadiseyi anlattığını aktarır.
Sarsaran (صَرْصَرًا)
İbn Fâris, "s-r-r" kökünün "şiddetli ses çıkarmak, dondurucu soğuk ve gürültü" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Sarsar" kelimesinin bu kökün tekrarıyla (rubâî formda) türetildiğini, kelimenin yapısındaki ses tekrarının rüzgarın bitmek bilmeyen, kesintisiz ve dehşet verici uğultusuna işaret ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin iki farklı anlamsal boyutu olduğunu söyler: Birincisi, her şeyi dondurup kavuran aşırı soğukluk; ikincisi ise insanın kulaklarını sağır eden, psikolojik bir terör yaratan şiddetli uğultudur. İsfahânî'ye göre bu rüzgar, hem fiziksel hem de akustik bir azap vasıtasıdır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısını (ses estetiğini) analiz eder. "Sar-sar" kelimesindeki "sad" ve "ra" harflerinin arka arkaya tekrarlanmasının, rüzgarın ıslık çalan, feryat eden ve her şeyi yırtan sesinin dildeki akustik bir simülasyonu olduğunu, Kur'an'ın felaketi sadece anlatmadığını, aynı zamanda kelimenin tınısıyla dinleyiciye yaşattığını ifade eder.
Eyyâmin (أَيَّامٍ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün sözlükte "aydınlık vakit, belirli bir zaman dilimi veya gün" anlamına geldiğini belirtir. Eyyâm kelimesinin bu kavramın çoğulu olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, yevm kelimesinin Kur'an'da her zaman 24 saatlik süre için kullanılmadığını, ancak bu ayette geçen "günler" (eyyâm) ifadesinin azabın ardı ardına, kesintisiz bir şekilde devam ettiği dünyevi ve spesifik bir zaman aralığını (tefsirlerde yedi gece sekiz gün olarak geçer) nitelediğini söyler.
Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinde zaman bildiren ifadelerin litürjik gerilimi artırma işlevine dikkat çeker. "Günler" vurgusunun, felaketin anlık bir olay olmadığını, muhatabın çaresizlik içinde kıvrandığı, umudun tamamen tükendiği uzun ve trajik bir sürekliliği temsil ettiğini belirtir.
Nahisâtin (نَحِسَاتٍ)
İbn Fâris, "n-h-s" kökünün temelinde "toz duman, uğursuzluk, şiddetli zorluk ve kızıla çalan renk" anlamlarının yattığını tespit eder. Alevsiz dumana da "nuhâs" denildiğini hatırlatan müellif, bu günlerin karanlık, boğucu ve felaketle dolu olmaları sebebiyle "nahisât" olarak isimlendirildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, nuhs kavramının "sa'd" (mutluluk, uğur, kutluluk) kelimesinin tam zıddı olduğunu söyler. Bu kelimenin, içinde hiçbir hayrın, umudun veya kurtuluş ihtimalinin bulunmadığı, baştan sona yıkım ve azapla mühürlenmiş "kara günler" anlamına geldiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, uğursuzluk veya felaket günleri kavramını Kur'an'ın ilahi adalet sistemi içerisinde değerlendirir. Günlerin kendi başına uğursuz bir doğası olmadığını, ancak inkar edenlerin (Âd kavminin) kibirleri ve şirkleri sebebiyle ilahi gazabın o günleri onlar için ontolojik bir cehenneme, kara bir talihe dönüştürdüğünü tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel ve antropolojik bağlamına odaklanır. "Nuhs/nahs" (uğursuzluk) kavramının eski Arap inançlarında çok güçlü bir karşılığı olduğunu, belirli günlerin veya doğa olaylarının lanetli/uğursuz sayıldığını belirtir. Kur'an'ın, Arapların bu "kara gün" (nahisât) tasavvurunu kullanarak, helak olayının vahametini onların kendi kültürel ve psikolojik kodlarıyla en üst perdeden anlattığını ifade eder.
Nuzîkahum (نُذِيقَهُمْ)
İbn Fâris, "z-v-k" kökünün sözlükte "dille bir şeyin tadına bakmak, lezzetini veya acısını doğrudan deneyimlemek" anlamlarına geldiğini kaydeder. İf'al babındaki eylemin (tattırmak), bir durumu muhataba bizzat yaşatmak ve hissettirmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, tatmak (zevk) eyleminin sadece yiyecekler için değil, elem veya haz veren her türlü somut deneyim için güçlü bir istiare (metafor) olarak kullanıldığını söyler. Azabı "tattırmak" ifadesinin, cezanın uzaktan izlenen bir şey değil, deriye, bedene ve ruha doğrudan temas eden, kaçınılmaz bir gerçeklik olduğunu vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki bedensel metaforları incelerken, Kur'an'ın azabı "tattırma" eylemiyle ifade etmesinin derinliğine dikkat çeker. Görme veya işitme uzaktan olabilirken, "tatma" eyleminin fail ile nesnenin birbirine karıştığı, azabın insanın varlığına nüfuz ettiği en somut, en yakıcı ontolojik yüzleşme hali olduğunu ifade eder.
Azâbe (عَذَابَ)
İbn Fâris, "a-z-b" kökünün temel anlamının "alıkoymak, engellemek, men etmek" olduğunu tespit eder. İnsanı uykusundan, rahatından, yaşama sevincinden ve huzurundan alıkoyduğu, onu normal durumundan mahrum bıraktığı için şiddetli acıya ve cezaya "azap" denildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, azap kelimesini, insanın canına ağır gelen, ona sürekli elem veren ve dayanma sınırlarını aşan her türlü bedensel ve ruhsal yıkım olarak tanımlar.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak Kuzeybatı Sami dillerindeki dini metinlerden etkilenmiş olabileceğini savunur. Süryanicede ve İbranicede bu kökün "kınamak, azarlamak, ıstırap" anlamlarında kullanıldığını, Kur'an'da ise kelimenin doğrudan ilahi cezalandırmanın eskatolojik ve dünyevi teolojisini oluşturan merkezi bir terime evrildiğini iddia eder.
Toshihiko Izutsu, azap kavramını rahmet kavramının zıddı olarak semantik bir analizle inceler. Kur'an'ın evren tasavvurunda ilahi gazabın (azabın) rastgele bir şiddet olmadığını, insanın inkarı (küfür) ve kibri (istikbar) neticesinde bozduğu ahlaki ve ontolojik dengeye karşı ilahi adaletin zorunlu bir müdahalesi olduğunu tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapça engellemek ve tatlılığı gidermek anlamındaki kökten geldiğini belirterek; İslami terminolojide günahkârların ve inkârcıların hem dünyada hem de ahirette çekecekleri maddi/manevi sıkıntıları, ilahi cezaları ifade eden en kapsamlı kavram olduğunu aktarır.
el-Hızyi (الْخِزْيِ)
İbn Fâris, "h-z-y" kökünün sözlükte "şiddetli bir utanç duymak, rezil olmak, zillet içinde kalmak ve insanın yüzünü kızartan bir duruma düşmek" anlamlarına geldiğini kaydeder. Hızy kelimesinin, sadece bedensel bir acıyı değil, kişinin onurunun ve haysiyetinin tamamen parçalanmasını anlattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hızy (rüsvalık) kavramını iki yönlü ele alır: Birincisi, kişinin kendi çirkin eylemleri (kibri ve inkarı) sebebiyle iç dünyasında yaşadığı eziklik; ikincisi ise bu durumun başkalarının gözü önünde açığa çıkmasıyla gelen toplumsal ve mutlak rezil olma halidir.
Toshihiko Izutsu, hızy kelimesini Kur'an'ın "kibir" polemiği bağlamında değerlendirir. Âd kavminin "bizden daha güçlü kim var?" şeklindeki "istikbâr"ına karşılık, Allah'ın onlara sadece fiziksel ölüm değil, aynı zamanda o kibri yerle bir eden mutlak bir aşağılanma (hızy) verdiğini; böylece cezanın işlenen günahın psikolojik doğasıyla tam bir simetri oluşturduğunu tespit eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı ontolojik bir çöküş olarak niteler. Dünyevi gücüne güvenen insanın, Allah'ın tabiat kuvvetleri (rüzgar) karşısında çaresizce savrulmasının, onun otonomi iddiasını çürüten ve onu varlık hiyerarşisinin en dibine (zillete) iten varoluşsal bir rezillik (hızy) olduğunu ifade eder.
el-Hayâti (الْحَيَاةِ)
İbn Fâris, "h-y-y" kökünün temelinde "canlılık, hareket, ölümün ve durgunluğun zıddı" anlamının yattığını tespit eder. Büyüyen, gelişen ve irade gösteren varlıkların durumunu ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, hayat kavramını bitkisel büyümeden, duyusal idrake ve ahlaki bilince kadar farklı derecelerde inceler. Ayetteki dünyevi hayat vurgusunun, ruhun bedene bağlı olduğu, insanın sınandığı ve eylemlerinin sonuçlarını geçici de olsa görmeye başladığı fani varoluş aşamasına işaret ettiğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin ortak Sami kökenli (İbranice "hayyim", Süryanice "hayye") olduğunu ve "dünya hayatı / ahiret hayatı" ikiliğinin, Geç Antik Çağ'ın Ortadoğu dini literatüründe yerleşik olan monoteistik yaşam tasavvurunun Arapçadaki köklü bir yansıması olduğunu tartışır.
ed-Dunyâ (الدُّنْيَا)
İbn Fâris, "d-n-v" kökünün "mesafe olarak yaklaşmak, yakın olmak, alçak ve aşağıda olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Dünya kelimesinin "en yakın" veya "daha aşağı" anlamına gelen "ednâ" isminin müennesi (dişili) olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, dünya kelimesinin hem zamansal olarak insana ahiretten "daha yakın" olanı ifade ettiğini hem de değer bakımından ahirete nispetle "daha değersiz/aşağı" olan varoluş sahasını nitelediğini söyler. Ayetteki kullanımın, rüsvalık azabının sadece ahirete ertelenmediğini, henüz bu fani alemdeyken tattırıldığını gösterdiğini vurgular.
el-Âhirati (الْآخِرَةِ)
İbn Fâris, "e-h-r" kökünün "öne geçenin zıddı olarak geride kalmak, son, daha sonra gelen" anlamlarını taşıdığını tespit eder. Ahiret kelimesinin, dünya hayatından (el-ulâ/ilk olan) sonra geleceği için bu kökten türetildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ahiret kavramının ontolojik olarak son ve kalıcı varoluş düzlemi olduğunu söyler. Kur'an'da her zaman dünyanın geçiciliğine (fena) karşılık ahiretin kalıcılığının (beka) vurgulandığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, ahiret kavramını Kur'an'ın eskatolojik dünya görüşünün temeli olarak inceler. Ahiret azabının dünyadaki helaktan farklı olarak, zamanla sınırlı olmayan, mutlak adaletin tecelli ettiği ve inkar edenlerin kaçış umudunun tamamen sıfırlandığı nihai yargı ve ceza boyutu olduğunu belirtir.
Ahzâ (أَخْزَى)
İbn Fâris, "h-z-y" kökünün "rezil olmak, utanmak ve zillet" anlamından türetilen ism-i tafdil (en üstünlük derecesi/af'al) veznidir. Bu formun, bir şeyin diğerinden çok daha şiddetli, baskın ve mutlak bir rezilliği ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, ahiret azabının "daha rezil edici" (ahzâ) olmasını niteliksel bir karşılaştırma üzerinden açıklar. Dünyadaki rezilliğin (hızy) ölümle son bulduğunu, ancak ahiretteki rüsvalığın, tüm insanlığın huzurunda, sonsuz bir zaman diliminde ve bedenin yok olmasıyla kurtulunamayacak ontolojik bir zillet olduğunu vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "rezil ve rüsva olmak" anlamındaki h-z-y kökünden ism-i tafdil olduğunu, ahiret hayatındaki ilahi cezanın, dünyadaki fırtına veya deprem gibi helak edici azaplardan kıyaslanamayacak ölçüde daha onur kırıcı ve utanç verici (ahzâ) olduğunu tefsir geleneğine dayanarak aktarır.
Yunsarûn (يُنْصَرُونَ)
İbn Fâris, "n-s-r" kökünün temelinde "birine zulme karşı yardım etmek, destek olmak, arka çıkmak ve kuraklıkta yağmur yağarak toprağı kurtarmak" anlamlarının yattığını belirtir. Edilgen formdaki "yunsarûn" (yardım edilirler) fiilinin olumsuzluk edatıyla kullanımı, kişinin muhtaç olduğu halde dışarıdan hiçbir destek veya kurtarıcı bulamayacağını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, nasr (yardım) eyleminin genellikle düşman karşısında zafer kazanmak veya bir felaketten kurtulmak için birilerinden alınan dışsal gücü ifade ettiğini söyler. Ayetteki "onlara yardım da edilmez" vurgusunun, putların, kabilelerin veya dünyevi müttefiklerin ilahi azap karşısındaki mutlak çaresizliğini gösterdiğini vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, nasr kelimesini dönemin Arap sosyolojisi ve asabiyet (kabilecilik) kültürü bağlamında okur. Müşriklerin dünyevi hayatta kendilerini kabilelerinin gücüyle (yardımlaşmayla) yenilmez sandıklarını, Kur'an'ın ise ahiret söz konusu olduğunda insanın "yardımsız" (tek başına) kalacağını belirterek onların sosyo-politik güvenlik algılarını yıktığını ve mutlak ilahi otoriteyi tesis ettiğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla