Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fussilet Sûresi, 15. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fussilet Sûresi, 15. Ayet

    فَاَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ اَشَدُّ مِنَّا قُوَّةًۜ اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَهُمْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةًۜ وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-emmâ ‘âdun festekberû fî-l-ardi biġayri-lhakki ve kâlû men eşeddu minnâ kuvve(ten)(s) eve lem yerav enna(A)llâhe-lleżî ḣalekahum huve eşeddu minhum kuvve(ten)(s) ve kânû bi-âyâtinâ yechadûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Anılan Âd kavmi, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve 'Bizden daha güçlü kim var?’ dediler. Onları yaratan Allah’ın kendilerinden daha güçlü olduğunu düşünmezler miydi? Onlar, âyetlerimizi de inatla inkâr ediyorlardı."

      Anılan Âd kavmi, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve ‘Bizden daha güçlü kim var?’ dediler. Onların yeryüzünde haksız yere büyüklenmelerinin sebebi, âyette de belirtildiği gibi diğer insanlardan daha güçlü-kuvvetli olmalarıydı. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Gücünüzü hep zâlim zorbalar gibi mi kullanırsınız?” Bu beyan onlar hakkında kullanılmıştı. Onların yeryüzünde haksız yere büyüklenmelerinin sebebi, başkalarına zorbalık yapmaları ve kuvvet kullanmaları olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Onların büyüklenmeleri, peygamberlere ve onlara tâbi olanlara karşı yapılmış gibidir. Onlar peygamberlerin emir ve yönetimi altına girmeyi, onlara boyun eğmeyi ve onların davetine teslim olmayı kendilerine yakıştıramıyorlardı. Bundan dolayı bizden daha güçlü kim var, diyorlardı. Sonra Allah şöyle buyurdu: O nları yaratan Allah’ın kendilerinden daha güçlü olduğunu düşünmezler mi? Bu cümle, açıklama anlamına gelen bir soru cümlesidir, mânası da şudur: Onlar, kendilerini yaratanın Allah olduğunu ve O nun daha kuvvetli olduğunu, peygamberin de onları kendi kuvvetleriyle değil, Allah tarafından gelecek olan bir azapla, Allah’ın kuvveti ve hükümranlığı ile korkuttuklarını kendileri de görüyor ve biliyorlardı. Dolayısıyla Allah’ın kuvvetini ve hükümranlığını onlar da görüyor ve anlıyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: O nları yaratan Allah’m kendilerinden daha güçlü olduğunu düşünmezler mi?

      Onlar, âyetlerimizi de inatla inkâr ediyorlardı. Bu cümle, onların Hûd aleyhisselâmı yalanladıklarına ve Allah’ın âyetlerini de inkâr ettiklerine işaret etmektedir. Nitekim onlar, “Ey Hûd! Bize açık bir mûcize getirmedin” demişlerdi. Halbuki Hûd aleyhisselâm peygamberliğinin kanıtlarını onlara getirmişti.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âdun (عَادٌ)

        İbn Fâris, "a-v-d" kökünün sözlükte "geri dönmek, bir şeyi tekrarlamak ve alışkanlık haline getirmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Ancak bu ayetteki kullanımının, kök anlamından ziyade, kendi gücüne güvenerek isyanı alışkanlık haline getiren ve helak edilen çok eski bir Arap kabilesinin özel ismi olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, Âd isminin bağlam içerisinde, kendisine verilen maddi nimetlere ve fiziksel güce dayanarak yeryüzünde büyüklük taslayan, bu kibri sebebiyle de ilahi cezaya çarptırılan prototip bir topluluğu ifade ettiğini vurgular.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeninin saf Arapça türetmelerden ziyade, Kuzey Arabistan'ın kadim efsanelerine dayandığını tartışır. İslam öncesi Arap şiirinde "çok eski zamanlara ait" anlamında kullanılan bu ismin, Kur'an tarafından maddi gücün putlaştırılmasını eleştiren monoteistik bir ceza anlatısına entegre edildiğini savunur.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'daki Âd kavmi anlatısını Geç Antik Çağ'ın teolojik uyarı (homiletik) geleneği çerçevesinde değerlendirir. Âd'ın sadece tarihsel bir topluluk değil, aynı zamanda Allah'a isyan eden ve peygamberleri yalanlayan milletlerin kaçınılmaz trajik sonunu gösteren tipolojik bir örnek (topos) olarak metne yerleştirildiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi yedinci yüzyıl Hicaz toplumunun kültürel belleği üzerinden okur. Âd kavminin, müşrik Arapların sözlü kültüründe fiziksel gücün ve yenilmezliğin zirvesi olarak bilindiğini; Kur'an'ın bu yerel hafızayı kullanarak, Mekke aristokrasisine "sizden çok daha güçlüleri bile helak oldu" mesajını veren sarsıcı ve sosyolojik bir tarihsel argüman sunduğunu belirtir.

        Festekberû (فَاسْتَكْبَرُوا)

        İbn Fâris, "k-b-r" kökünün "büyüklük, ululuk ve azamet" anlamlarına geldiğini kaydeder. İştif'al babındaki "istekberû" fiilinin, kişinin aslında sahip olmadığı bir büyüklüğü kendisinde vehmetmesi, kibirlenerek başkalarına ve hakikate üstünlük taslaması eylemini ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, istikbâr eylemini insanın ontolojik sınırlarını aşma çabası olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre bu fiil, salt bir övünme değil; insanın yaratıcısına karşı haddini aşarak O'na ait olan "Kibriyâ" (mutlak büyüklük) makamına göz dikmesi ve hakikati kabule tenezzül etmemesi şeklindeki derin bir ahlaki marazdır.

        Toshihiko Izutsu, istikbâr kavramını Kur'an'ın semantik sisteminde "İslam" (teslimiyet) kavramının mutlak zıddı olarak inceler. Bu kelimenin, insanın Allah karşısında kendi hiçliğini kabul etmek (hudû) yerine, firavunlaşarak kendi benliğini putlaştırdığı varoluşsal bir isyan, dini reddetmenin temelindeki en büyük psikolojik güdü olduğunu tespit eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin eylemsel boyutunu insanın kendi içine kapanması ve narsisizmi üzerinden değerlendirir. İstikbârın, dış dünyadan gelen ilahi uyarıları (ayetleri) anlamsızlaştıran, kişinin sadece kendi hevasını ve gücünü yegane otorite olarak gördüğü zihinsel bir hastalıklı durum olduğunu vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "k-b-r" kökünden türediğini; terim olarak gerçeği kabul etmeme, kendini başkalarından ve özellikle Allah'ın emirlerinden üstün görme, inat ve büyüklenme anlamında Kur'an'ın temel ahlak ve inanç problemlerinden birini nitelediğini aktarır.

        el-Ardı (الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, "e-r-d" kökünün "alt taraf, aşağı kısım, taban ve zemin" anlamlarına geldiğini belirtir. Yeryüzünün, insanın üzerinde yürüdüğü ve maddi varlığını sürdürdüğü temel fiziksel zemin olması sebebiyle bu kökten isimlendirildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, arz kelimesinin ayetteki bağlamının sadece fiziki bir mekan bildirmekten ibaret olmadığını söyler. "Yeryüzünde büyüklük tasladılar" ifadesindeki arzın, insanın sınav alanı olduğunu, göksel (ilahi) emirlere karşı dünyevi (süfli) kibrin sergilendiği bir ontolojik isyan sahnesine dönüştürüldüğünü ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla ortak Sami dil ailesinin en temel kelimelerinden biri olduğunu tartışır. İbranice "eretz" ve Aramice "ar'a" kelimeleriyle aynı kökten gelen bu ismin, Kur'an'ın kozmolojik anlatısında insanın maddi gücünü ve egemenliğini sergilediği fani mekanı ifade ettiğini iddia eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, sözlükte "yer, yeryüzü, zemin" anlamına gelen kelimenin Kur'an'da genellikle insanın üzerinde yaşadığı, medeniyetler kurduğu ancak aynı zamanda kibrine ve isyanına şahitlik eden geçici dünya hayatının sahnesi olarak kullanıldığını kaydeder.

        Bi ğayri (بِغَيْرِ)

        İbn Fâris, "ğ-y-r" kökünün "bir şeyden başka olmak, başkalaşmak, farklı olmak ve muhalefet etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. "Bi ğayri" (maksızın, haksız yere) kalıbının, bir eylemin meşru zemininden tamamen kopuk ve dayanaksız bir şekilde yapıldığını gösterdiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğayr" kelimesinin bir şeyin zıddını veya eksikliğini ifade ettiğini söyler. Ayetteki "haksız yere" (bi ğayri'l-hakk) vurgusunun, Âd kavminin kibrinin akli, mantıki veya ahlaki hiçbir temele dayanmadığını, tamamen kuruntudan ibaret bir zorbalık olduğunu vurguladığını ifade eder.

        el-Hakkı (الْحَقِّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün "sabit olmak, değişmemek, sağlam ve gerçek olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hak kavramının, varlığı kesin olan, şüphe götürmeyen ve adaleti temsil eden ontolojik bir gerçeklik olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hak kavramını "bir şeyin hikmetin gereğine uygun olarak bulunması ve gerçeğe mutabık olması" şeklinde tanımlar. Ayetteki "haksız yere" (bi ğayri'l-hakk) ifadesinin, sergilenen kibrin ilahi düzene, eşyanın tabiatına ve adalete tamamen aykırı, ontolojik bir sapma hali olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, hak kelimesini Kur'an'ın değerler sisteminin en tepe noktasında konumlandırır. Hakkın sadece "doğru bilgi" değil, aynı zamanda mutlak gerçeklik (Allah'ın bizatihi kendisi) olduğunu belirterek; kibrin hakka dayanmamasının, evrenin nesnel ve ahlaki kozmik düzenine karşı girişilmiş absürt ve yıkıcı bir isyan anlamına geldiğini inceler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "gerçek olmak, sabit ve doğru olmak" anlamlarındaki h-k-k kökünden türediğini, Kur'an'da adaleti, gerçeği ve ilahi nizamı ifade ettiğini; ayette ise zorbalığın hiçbir meşru gerekçesi olamayacağını gösteren temel bir hukuk ve ahlak terimi olarak kullanıldığını aktarır.

        Eşeddu (أَشَدُّ)

        İbn Fâris, "ş-d-d" kökünün "bağlamak, sağlamlaştırmak, sertlik, zorluk ve kuvvet" anlamlarına geldiğini belirtir. İsm-i tafdil (en üstünlük derecesi) veznindeki "eşeddu" kelimesinin, şiddet, baskı ve mukavemet açısından diğerlerinden çok daha baskın ve yenilmez olma iddiasını taşıdığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, şiddet kavramının sadece fiziksel bir sertlik değil, psikolojik bir katılık ve aşırılık (ifrat) barındırdığını söyler. Ayette müşriklerin "bizden daha çetin/güçlü kim var?" şeklindeki meydan okumalarının, onların maddeye ve kas gücüne duydukları körü körüne güveni nitelediğini ifade eder.

        Kuvveten (قُوَّةً)

        İbn Fâris, "k-v-y" kökünün "zayıflığın zıddı olarak sağlam olmak, bedensel ve fiziksel olarak dirençli olmak, muktedir olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Kuvvet kelimesinin insanın veya toplumun sahip olduğu maddi, askeri ve bedensel gücü ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kuvvet kelimesini hem bedendeki fiziksel enerji hem de dış dünyadaki maddi imkanlar (servet, ordu, teknoloji) olarak tanımlar. Âd kavminin kendi kuvvetleriyle övünmelerinin, onları var eden asıl kudreti (Allah'ı) unutarak geçici fani gücü mutlaklaştırmaları anlamına geldiğini vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel bağlamdaki işlevine dikkat çeker. "Bizden daha kuvvetli kim var?" retoriğinin, Âd kavmi şahsında tüm materyalist ve güce tapan medeniyetlerin ortak kibri olduğunu belirtir. Kur'an'ın bu kelime üzerinden, Mekke'nin zengin ve güçlü elitlerine "gücünüze güvenmeyin, mutlak kudret sahibi olan Allah'ın gücü karşısında sizin kuvvetinizin hiçbir karşılığı yoktur" şeklinde sosyo-politik bir manifesto sunduğunu ifade eder.

        Yec'hadûn (يَجْحَدُونَ)

        İbn Fâris, "c-h-d" kökünün temel anlamının "kişinin kalben ve zihnen bildiği, doğruluğuna inandığı bir gerçeği, diliyle veya inatla inkar etmesi" olduğunu kaydeder. Cühûd eyleminin sıradan bir bilgisizlik değil, bile bile yapılan bir yalanlama ve örtbas etme olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, cühûd eylemini, iç dünyada (kalpte) onaylanan hakikatin, dış dünyada (lisanda) reddedilmesi durumu olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda Âd kavminin ilahi ayetleri anlamadıkları veya bilmedikleri için değil; sahip oldukları gücü, otoriteyi ve kibri kaybetmemek adına kasten ve inatla reddettiklerini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde cühûd kelimesini, "küfür" kavramının en özel ve en düşmanca tonlarından biri olarak inceler. Bu kelimenin, bilgisizlikten (cehalet) kaynaklanan bir inkardan ziyade, kişinin "istikbâr" (kibir) saikiyle hakikate karşı açtığı bilinçli bir savaş, inatçı ve psikolojik bir yadsıma hali olduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, cühûd kavramının psikolojik ve sosyolojik altyapısını değerlendirir. Kelimenin "bildiği halde inkar etme" kök anlamından yola çıkarak; makam, mevki, asabiyet veya dünyevi menfaatler gibi engellerin, insanı göz göre göre hakikati boğmaya (cühûd) ittiğini ve ayetleri yalanlamanın temelinde epistemolojik bir eksiklik değil, ahlaki bir yozlaşma yattığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X