Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fussilet Sûresi, 14. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fussilet Sûresi, 14. Ayet

    اِذْ جَٓاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ قَالُوا لَوْ شَٓاءَ رَبُّنَا لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةً فَاِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İż câet-humu-rrusulu min beyni eydîhim vemin ḣalfihim ellâ ta’budû illa(A)llâh(e)(s) kâlû lev şâe rabbunâ le-enzele melâ-iketen fe-innâ bimâ ursiltum bihi kâfirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Hani onlara peygamberler gelip (ikna etmek için) her yolu deneyerek, Allah’tan başkasına kulluk etmeyin’ demişlerdi. Am a onlar, ‘Rabb’imiz (buna inanmamızı) isteseydi mutlaka (elçi olarak) melekler gönderirdi. Bu durumda biz, sizinle gönderilen şeyin gerçek olduğunu kabul etmiyoruz’ dediler."

      Hani onlara peygamberler gelip (ikna etmek için) her yolu deneyerek, ‘Allah’tan başkasına kulluk etmeyin’ demişlerdi. Bu İlâhî beyan farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, peygamberler onlara öncekilerin haberleri ile sonrakilerin haberlerini getirdiklerinde, hepsi kavimlerine şöyle demişlerdi: Allah’tan başkasına kulluk etmeyin! İkincisi, peygamberler onlara geldiklerinde, kendilerini başlarına gelecek olan azapla korkutmuşlardı; Önlerinden, yani gördükleri ve bildikleri cihetten; Arkalarından, yani görmedikleri ve bilmedikleri yönden gelecek olan azapla korkutmuşlardı. Nitekim Azîz ve Celîl olan Allah meâlen şöyle buyurur: "Yoksa o ülkenin halkı geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi idiler? Veya o ülke halkının güpegündüz eğlenirlerken kendilerine azabımızın gelmeyeceği konusunda güvenceleri mi vardı?” Denildi ki: Cenâb-ı Hak onlardan önce ve sonra gönderdiği peygamberleri, belirttiği görevle, yani Allah’ın birliğine ve sadece O’na kulluk yapmaya davetle göndermişti. En doğrusunu Allah bilir.

      Ama onlar, ‘Rabb’imiz (buna inanmamızı) isteseydi mutlaka (elçi olarak) melekler gönderirdi. Bu durum da biz, sizinle gönderilen şeyin gerçek olduğunu kabul etmiyoruz’ dediler. Onların bu sözü, peygamberleri inkâr etmelerine, insan türünün peygamber olmasını reddedip meleklerin peygamberliğini arzu etmelerine aykırı düşmektedir. Çünkü onlar melekleri bilmiyorlar ve onları görmemişlerdi. Onlar melekleri ancak insan türünden olan peygamberler sayesinde bilip tanımışlardı. Eğer Allah onlara melekleri peygamber gönderseydi, daha önceden melekleri tanımadıkları için, insan olan peygamber haber vermeden onların melek olduğunu bilemezlerdi, bu gerçeği bilmelerine rağmen insan türünden gönderilen elçilerin peygamberliklerini nasıl inkâr ederler? İşte onların bu sözleri, beşer türünden olan peygamberleri inkâr etmelerine aykırı düşmektedir. İkincisi, onların Biz, sizinle gönderilen şeyin gerçek olduğunu kabul etmiyoruz sözleri de onların peygamberliklerini ikrar ettiklerini gösterir, çünkü biz sizin elçiliğinizi inkâr ediyoruz diyorlardı. Onlar, sizin getirdiklerinizi inkâr ediyoruz dememişler, aksine sizin elçiliğinizi inkâr ediyoruz demişlerdi. İşte bu da onların kendi sözleriyle çelişmekte ve peygamberleri inkâr etmelerinde ileri sürdükleri gerekçeyi reddetmektedir. Onlar bu sözü, yani Allah isteseydi mutlaka melekleri elçi gönderirdi sözünü, inatçılıklarından söylemişlerdi. Yoksa onların Allah’ın elçisi olduklarını kendileri de biliyorlardı. Ama inatçılık yaparak kendi sözlerini iptal ediyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Câethumu (جَاءَتْهُمُ)

        İbn Fâris, "c-y-e" kökünün sözlükte "bir yere varmak, gelmek, intikal etmek ve ulaşmak" gibi temel anlamlara sahip olduğunu belirtir. Ayetteki fiil formunun, ilahi mesajı taşıyan elçilerin (peygamberlerin) muhatap kavimlere fiziksel ve tebliğsel olarak bizzat ulaşmalarını ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "mecî" (gelmek) kavramının hem bedensel bir yer değiştirmeyi hem de bir emrin, hükmün veya mesajın hedefine ulaşmasını kapsadığını söyler. Ayette elçilerin, o dönemin inkar eden toplumlarının tam karşılarına dikilerek ilahi uyarıyı iletmek üzere aktif bir geliş eylemi sergilediklerini vurgular.

        er-Rusulu (الرُّسُلُ)

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün temelinde "yumuşaklık, sükunetle birbiri ardına gitmek, peş peşe yollamak ve yönlendirmek" anlamlarının yattığını tespit eder. Resul kelimesinin çoğulu olan rusul sözcüğünün, Allah tarafından birbiri ardına, belirli bir hikmet ve nizam dahilinde gönderilen elçiler grubunu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, risalet eyleminin sıradan bir mesaj taşıma işi olmadığını; doğrudan ilahi bir otoriteden alınan kesin bir mesajı, yine O'nun koruması altında insanlara ulaştırma sorumluluğunu ifade ettiğini söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde ve iletişim modelinde "resul" kavramını, Allah (yaratıcı) ile insan (yaratılan) arasındaki ontolojik uçurumu kapatan, ilahi boyuttan beşeri boyuta anlam taşıyan en temel iletişim kanalı olarak değerlendirir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Arapça "r-s-l" kökünden türediğini; terim olarak Allah'ın vahyini, emir ve yasaklarını insanlara ulaştırmak, onları hak yola çağırmakla görevlendirilen seçkin elçileri (peygamberleri) ifade ettiğini aktarır.

        Beyni Eydîhim (بَيْنِ أَيْدِيهِمْ)

        İbn Fâris, "y-d-y" kökünün "el ve uzuv" anlamına geldiğini, ancak "beyne yudeyhi" şeklindeki kalıp kullanımın bir kimsenin "ön tarafı, huzuru ve gözünün önü" anlamını kazandığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ellerinin arasından (önlerinden) ve arkalarından" şeklindeki kullanımın mekansal bir istiare (metafor) olduğunu söyler. Elçilerin bu şekilde gelmesinin, tebliğin muhatapları her yönden kuşattığını, hakikatin hiçbir açık kapı veya mazeret bırakmayacak kadar net ve her taraftan duyurulduğunu ifade ettiğini vurgular.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir gücü (beyan) bağlamında bu ifadeyi inceler. Elçilerin "önlerinden ve arkalarından" gelmesi tasvirinin, uyarıcının kuşatıcılığını resmeden sarsıcı bir psikolojik ve mekansal metafor olduğunu; muhatabın inkar edebileceği, kaçabileceği veya sığınabileceği hiçbir varoluşsal boşluk bırakılmadığını gösterdiğini belirtir.

        Ta'budû (تَعْبُدُوا)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün "boyun eğmek, zelil olmak, mutlak bir şekilde itaat etmek ve ram olmak" anlamlarına geldiğini kaydeder. İbadet kelimesinin, üzerinde yürüne yürüne dümdüz olmuş ve ezilmiş yollar (tarîk-i muabbed) için kullanılan kökten geldiğini hatırlatarak, kulun Yaratıcı karşısındaki mutlak teslimiyetini ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ibadet eylemini "sevgi, tazim (saygı) ve korkuyla karışık en son derece boyun eğiş" olarak tanımlar. Ayetteki "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin" emrinin, tevhidin en temel eylemsel ve ontolojik kuralı olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde "abd" ve "ibadet" kavramlarını, Allah-insan ilişkisindeki ontolojik asimetrinin yansıması olarak inceler. İbadetin sadece ritüelistik bir tapınma değil, insanın evrendeki konumunu (kulluğunu) kabul ederek sahte ilahlardan, putlardan ve kendi kibrinden arınması anlamına gelen varoluşsal bir duruş olduğunu tespit eder.

        Şâe (شَاءَ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün "bir şeyi kastetmek, istemek, var etmek ve dilemek" anlamlarına geldiğini belirtir. Meşîet (dileme) kavramının, bir eylemin gerçekleşmesi için ortaya konulan kesin iradeyi ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, meşîet kavramının doğrudan "var etme ve ilahi güç" ile bağlantılı olduğunu, Allah'ın dilemesinin sadece bir niyet değil, o an fiile dönüşen yaratıcı bir irade (tekvin) olduğunu söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki kullanımını dönemin müşrik itirazları üzerinden tarihsel bir zeminde değerlendirir. Müşriklerin "Rabbimiz dileseydi" şeklindeki söylemlerinin samimi bir teolojik inanç değil, kendi inatlarını ve statükolarını meşrulaştırmak için ilahi iradeyi (meşîeti) bahane ettikleri polemikçi ve determinist bir "sorumluluktan kaçış" retoriği olduğunu ifade eder.

        Melâiketen (مَلَائِكَةً)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni hakkında iki ana görüşü zikreder. Birincisi "m-l-k" (sahip olmak, yönetmek) kökünden; ikincisi ise "l-e-k" (haber göndermek, elçilik yapmak) kökünden geldiği yönündedir. Meleğin, evrende belirli güçleri yöneten veya ilahi mesajı taşıyan varlık anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "elûke" (risalet/mesaj) kökünden türediğini ve meleklerin, Allah ile peygamberler arasında elçilik yapan, aynı zamanda evrenin işleyişinde ilahi iradenin uygulayıcıları olan ruhani varlıklar olduğunu söyler.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak saf Arapça köklerden ziyade, İslam öncesi dönemde Arap yarımadasına dışarıdan girmiş ortak Sami bir terim olduğunu savunur. Kelimenin Habeşçedeki "mal'ak" veya Aramice/İbranicedeki "mal'akha" (elçi, mesajcı) sözcüklerinden kaynaklandığını, Yahudi ve Hristiyan melekolojisindeki bu figürün Kur'an'ın monoteistik sistemine aynen taşındığını iddia eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Batılı araştırmacıların Habeşçe veya İbranice köken iddialarını aktarmakla birlikte, kelimenin Arapça "elçilik/haber" anlamındaki "l-e-k" (veya e-l-k) kökünden mifal vezninde türediğini belirten klasik görüşe de yer verir. Kur'an terminolojisinde meleklerin, Allah'ın emirlerine mutlak itaat eden, isyan etme yetenekleri olmayan nûrânî varlıklar olarak tanımlandığını kaydeder.

        Kâfirûn (كَافِرُونَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek" temel anlamına sahip olduğunu kaydeder. Ziraatçının tohumu toprağa örtmesi gibi, ilahi hakikatin ve apaçık delillerin üzerini inatla örten kişilere "kafir" denildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, küfür eylemini fıtratın tanık olduğu, akıl ve peygamberler yoluyla sunulan ilahi gerçekleri bilinçli bir şekilde örtbas etmek ve reddetmek olarak tanımlar. Bu kelimenin nimetin değerini bilmemek ve aktif nankörlük yapmakla doğrudan ilintili olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, küfür kavramını "iman"ın mutlak zıddı olan bir değer kutbu olarak inceler. Ayetteki "biz inkar edenleriz" itirafının, sıradan bir bilgisizlik veya şüphe (cehalet) hali değil; peygamberin elçiliğine, mesajına ve O'nu gönderen otoriteye karşı sergilenen bilinçli, düşmanca ve kibirli bir varoluşsal isyan hali olduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kesin inkarcı tutumu Mekke aristokrasisinin sosyo-ekonomik ve politik kaygıları üzerinden okur. Müşriklerin "biz sizinle gönderileni inkar edenleriz" cümlesindeki "gönderilen şey" (risalet/mesaj) vurgusunun; elçilerin şahıslarından ziyade, onların getirdiği tevhid, adalet ve ahiret inancının kurulu ticari sömürü düzenini sarsacak olmasına karşı geliştirilmiş politik bir savunma ve reddiye olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X