ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعاً اَوْ كَرْهاًۜ قَالَـتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fussilet Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: fussilet suresi, isteyerek gelme, fussilet suresi 11. ayet, gökyüzü, duman, fussilet 11, sema, arz
-
"Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, 'İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin!' buyurdu. 'İsteyerek geldik' dediler."
O, semaya iradesini yöneltti. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, sonra yeryüzündekiler için takdir ettiği rızıkları ve menfaatleri ve onların maişetlerini gökyüzüyle irtibatlı kıldı. Allah, yeryüzünün menfaatlerini gökyüzünün menfaatleri ile birleştirdi. O kadar ki, şayet gökyüzü olmasaydı yeryüzünün menfaatleri ve canlılar için takdir ettiği rızıkları da ortaya çıkmazdı. İşte canlılar için bunu gökyüzü ile tamamladı. Yani yaratılış bununla tamam oldu. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, yerle gök arasında bulunan havayı göğe yükseltti anlamına gelir. Öyle ki eğer hava olmasaydı yükseltmezdi, Gökyüzü şayet yeryüzüne bitişik olsa ve aralarında hava bulunmasaydı, yeryüzünde görülen rızıklar ve maişet imkânları ortaya çıkamazdı. Bunu da hava ile tamamladı. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları istivâyı Allah'a nispet etti, bunun mânası da Allah’ın gökleri yaratmaya dair emri ona yöneldi demektir. Yahut yeryüzünü, yeryüzü halkını ve orada mevcut her nesneyi yaratmaktaki amaç, gökyüzünü varetmekle tamamlandı, demektir. Zikrettiğimiz bu iki yorum, başka mânalara da tevcih edilebilir. Birincisi, havanın istivâsına, İkincisi de yeryüzünde yaratılan nesnelerin istivâsına hamledilebilir. Bu durumda kanaatimize göre İbn Abbâs'a (r.a.) sorulan sorunun anlamı da ortaya çıkar. Rivayet edildiğine göre bir adam İbn Abbâs'a (r.a.) sormuş: Ben iki âyet okudum, bunlardan biri diğerine aykırıdır. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Mutlaka senin aklına göre o kanaate vardın. Nedir onlar? Soran adam, “De ki: Yerküreyi iki devirde yaratanı inkâr mı ediyorsunuz?” meâlindeki âyeti. O, semaya iradesini yöneltti cümlesine kadar okudu. Sonra, “Şimdi, sizi yaratmak mı daha zor yoksa göğü yaratmak mı? Bunu Allah gerçekleştirdi. Gökleri yükseltip kusursuz olarak şekillendirdi” meâlindeki âyeti de “Sonra yeryüzünü döşeyip yaydı” cümlesine kadar okudu. Soranın maksadı, ilk âyetin zahirinde geçen “gökyüzünü yaratmadan önce yeryüzünü iki günde yarattı” cümlesi ile ikinci âyetin zâhirindeki önce göğü sonra yeryüzünü yarattı ifadesi arasındaki çelişkiye dikkat çekmekti, İbn Abbâs (r.a.) şöyle cevap verdi: Cenâb-ı Hak gökyüzünü yaratmadan önce yeryüzünü yarattı, arkasından gökyüzünü yarattıktan sonra yeryüzünü döşeyip yaydı. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bu âyette de gökyüzünü yarattıktan sonra yeryüzünü yaydığını kastetmiştir. Yeryüzünün aslının yaratılması ise, gökyüzünün yaratılmasından önce olmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Bize göre bu iki âyet arasında zâhirde de bir farklılık yoktur, ayrıca bu farklılığı gidermek için yeryüzünü gökyüzünden daha önce yarattı gibi açıklamalara da gerek yoktur. Çünkü Allah burada yeryüzünü iki günde yarattığını söylemekte, arkasından da, Sonra semaya iradesini yöneltti buyurmaktadır. Burada gökyüzünü yeryüzünden sonra yarattı dememekte, aksine onu yarattıktan sonra iradesini göğe yöneltti demektedir. Buradan yeryüzünü daha önce yarattığı mânası çıkmaz. En doğrusunu Allah bilir.
O duman (دُخَانٍ) halinde idi. Bazıları bu cümlenin, orada ateş bulunduğunu ve göğü o ateşin dumanıyla yarattığına işaret ettiğini söyler. Fakat bunun doğru olup olmadığını vahiy bilgisi olmadan bilemeyiz. O duman halinde idi cümlesinin, gerçek duman değil de dumana benzer bir halde idi mânasına gelmesi de mümkündür, ondan da gökleri ve yeri yarattı, demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Ardından ona ve arza, 'İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin!' buyurdu. 'İsteyerek geldik' dediler. Bazıları buradaki gelin sözüne, sizde yaratılan faydaları ve rızıkları isteyerek veya istemeyerek de olsa ortaya koyun mânasını verdiler. Sonra buradaki isteyerek ve istemeyerek kelimesinin yaratma ve emre âmâde kılma anlamına mı geldiği, yoksa sözün hakiki mânasında bir emir mi olduğuna dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi; Bu, o öyle bir yaratılış üzere varetme ve emre âmâde kılma anlamındadır, yani Allah onları sahip kılındıkları menfaatleri ve rızıkları ortaya çıkaracak bir özelliğe göre yaratmıştır Aynı şekilde isteyerek ve İstemeyerek kelimeleri de sadece bir söz ve emir değil, onların yaratılışlarındaki tabiatları mânasına gelir. Bazıları da şöyle der; Tıpkı dağların ve benzeri nesnelerin, işitme ve konuşmayı sağlayacak bir tür hayatın onlarda yaratılması şartına bağlı olarak, her iki şekilde de Cenâb-ı Hakk’ı teşbih ettiklerine dair haberinde olduğu gibi, bu sözler de hakiki mânadadır ve gökle yere verilen bir emirdir. İşte bu âyet de aynı mânadadır. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları da şöyle söyler: İsteyerek veya istemeyerek gelin! Yani bana kulluk yapmaya ve beni tanımaya gelin! Cenâb-ı Hak onları yarattığı zaman, karşılığında sevap ve ceza verilmek üzere itaat de şehveti ve lezzetleri teklif etti, fakat onlar, “Bunu yüklenmek istemediler”. Buradaki yüklenmekten kaçınmak ile yükümlülüğü yerine getirmek, söylediğimiz gibi yerine getirecek bir özellikte yaratılmalarıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İstevâ (اسْتَوَى)
İbn Fâris, "s-v-y" kökünün sözlükte "iki şeyin birbirine denk olması, doğruluk, düzlük ve orta nokta" anlamlarına geldiğini belirtir. "İftial" babındaki "istevâ" fiilinin, bir şeye doğru tam bir kararlılıkla, sağa sola sapmadan, dosdoğru yönelmek anlamına kavuştuğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "istevâ" eyleminin tek başına kullanıldığında "denk olmak, olgunlaşmak", "alâ" (üzerine) edatıyla kullanıldığında "hakim olmak, kurulmak" (arşa istiva gibi) anlamına geldiğini belirtir. Bu ayette olduğu gibi "ilâ" (e doğru) edatıyla kullanıldığında ise, ilahi iradenin ve kudretin başka hiçbir şeyle meşgul olmaksızın, doğrudan ve yalnızca hedeflenen varlığa (göğe) yönelmesini (kastetmesini) ifade ettiğini vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "s-v-y" kökünden geldiğini, Kur'an'daki "istevâ ile's-semâ" (göğe yöneldi) kullanımının, Allah'ın yaratma iradesini evrenin o anki kaotik veya taslak haline çevirmesi, nizam ve şekil vermek üzere kudretini oraya odaklaması anlamında kozmolojik bir terim olduğunu aktarır.
es-Semâi (السَّمَاءِ)
İbn Fâris, "s-m-v" kökünün temelinde "yükseklik, yücelik ve yukarıda olma" anlamının yattığını tespit eder. İnsanın başının üzerinde bulunan, onu yukarıdan kuşatan her türlü yüksekliğe ve ufka bu kökten türeyen "semâ" isminin verildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, semâ kelimesinin yeryüzünün (arzın) mutlak zıddı olarak konumlandığını söyler. Arzın insanın üzerinde yaşadığı maddi taban olmasına karşılık, semânın fiziksel gökyüzünün yanı sıra manevi yüceliği, ilahi emirlerin indiği üst varlık boyutunu temsil ettiğini ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak salt Arapça bir türetme olmaktan ziyade ortak Sami dil ailesinin en temel kozmolojik kavramlarından biri olduğunu tartışır. Süryanicedeki "shmaya" ve İbranicedeki "shamayim" (gökler) kelimelerinin, İslam öncesi dönemde Arap yarımadasındaki monoteistik anlatılarda bilindiğini ve Kur'an'ın bu yerleşik terminolojiyi kendi evren tasavvurunda kullandığını iddia eder.
Duhânun (دُخَانٌ)
İbn Fâris, "d-h-n" kökünün "ateşten yükselen, karanlık ve yoğun is/duman" anlamına geldiğini kaydeder. Kelimenin temelinde ateşe dayalı bir yanma veya hararetin neticesinde oluşan, gözün görmesini engelleyen puslu ve karanlık bir kütle anlamı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, duman kavramının sönmekte olan veya henüz tam tutuşmamış bir ateşin kalıntısı olduğunu söyler. Ayetteki kozmolojik bağlamda bu kelimenin, evrenin henüz katılaşmamış, nizam bulmamış, şekilsiz ve karanlık olan ilkel formunu (gaz/duman halini) nitelediğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, duhân kelimesini Kur'an'ın yaratılış teolojisi çerçevesinde inceler. Yaratılışın sadece "yokluktan" (ex nihilo) ibaret olmadığını, evrenin düzenlenmesi aşamasında "duhân" kelimesiyle ifade edilen kaotik, primordial (ilksel) bir maddenin bulunduğunu, ilahi kelamın bu kaosu kozmosa (düzene) çevirdiğini tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, sözlük anlamı duman olan bu kelimenin, ayetin bağlamı gereği evrenin yaratılış safhalarından birine işaret ettiğini; modern dönem yorumcuları tarafından bu ifadenin gök cisimlerinin oluşumundan önceki ilksel gaz bulutu (nebula) veya kozmik duman aşamasına denk düştüğünün kabul edildiğini kaydeder.
Tav'an (طَوْعًا)
İbn Fâris, "t-v-a" kökünün "uysallık, boyun eğme, rıza gösterme ve bir emre zorlanmadan uyma" anlamlarına geldiğini belirtir. Tav'an kelimesinin, itaatin içten gelerek, kendi özgür iradesi ve arzusuyla, hiçbir dış baskı olmaksızın gerçekleşmesi halini nitelediğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "tâat" ve "tav" kavramlarını açıklarken, bu eylemin zorbalığın veya isteksizliğin ("kerh"in) tam karşıtı olduğunu söyler. Göklerin ve yerin "tav'an" gelmesinin, yaratılış nizamına ve ilahi yasalara hiçbir direnç göstermeden, varoluşsal bir teslimiyetle boyun eğmelerini ifade ettiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik teslimiyet modelini analiz ederken, "tav'an" kelimesinin evrenin "Müslim" (boyun eğen) karakterini ortaya koyduğunu belirtir. İnsanın itaatinin iradi ve seçimli olmasına karşılık, evrenin (göklerin ve yerin) yaratıcısına olan itaatinin mutlak, doğal ve pürüzsüz bir rıza (tav'an) durumu olduğunu tespit eder.
Kerhen (كَرْهًا)
İbn Fâris, "k-r-h" kökünün sözlükte "bir şeye karşı duyulan zorluk, meşakkat, isteksizlik ve tiksinti" anlamlarına geldiğini kaydeder. Kelimenin "kerhen" şeklindeki kullanımının, kişinin kendi iç iradesine ve arzusuna aykırı olarak, dışarıdan gelen bir zorlama, baskı veya mecburiyetle eylemde bulunması demek olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, bu kökten gelen "kurh" kelimesinin bedene dışarıdan yüklenen fiziksel acı ve zorluk (hastalık, darbe gibi) olduğunu, "kerh" kelimesinin ise insanın iç dünyasındaki psikolojik nefret, isteksizlik ve zorlanma hali olduğunu belirtir.
Dücane Cündioğlu, "tav'an ev kerhen" (isteyerek veya zorla) kalıbının edebi ve teolojik boyutuna dikkat çeker. Doğanın (göklerin ve yerin) aslında itiraz etme gibi bir seçeneği olmamasına rağmen, Kur'an'ın bu karşıtlık (tav'an/kerhen) retoriğini kullanarak ilahi iradenin karşı konulamaz mutlak gücünü vurguladığını, varlıkların tabiat yasalarına mecburen (kerhen) değil, varoluşsal bir coşkuyla (tav'an) boyun eğdiğinin altını çizdiğini ifade eder.
Tâi'în (طَائِعِينَ)
İbn Fâris, "t-v-a" kökünden türeyen ve ism-i fâil (etken sıfat) çoğul formu olan bu kelimenin, "isteyerek ve rıza ile boyun eğenler, itaat edenler" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Arapça dilbilgisi kuralları gereği sonundaki "îne" (ين) çoğul ekinin kural olarak akıl ve şuur sahibi varlıklar (insanlar, melekler) için kullanıldığını tespit eder. Cansız varlıklar olan gökler ve yer için bu "şuurlu çoğul" ekinin kullanılmasının, onların ilahi emir karşısında adeta akıl sahibi, idrak eden varlıklar gibi itaat ettiklerini gösteren derin bir incelik olduğunu vurgular.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir gücü (beyan) üzerinden kelimenin formunu inceler. Göklerin ve yerin "eteynâ tâi'în" (isteyerek boyun eğenler olarak geldik) şeklindeki cevabının güçlü bir teşhis (personifikasyon/kişileştirme) sanatı olduğunu belirtir. Bu kelime aracılığıyla devasa ve cansız kozmik kütlelerin, Yaratıcı'nın kelamı (fekâle) karşısında saygıyla konuşan, irade ve şuur sahibi muhataplara dönüştürüldüğünü, böylece metnin dramatik ve teolojik etkisinin zirveye taşındığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla