اَلَّذ۪ينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fussilet Sûresi, 7. Ayet
Daralt
X
-
6. "De ki: Ben de sadece sizin gibi bir beşerim; bana tanrınızın tek tanrı olduğu vahyedilmiştir, doğruca O’na yönelin, O'ndan bağışlanma dileyin. Allah'a ortak koşanların vay haline!"
7. "Ki onlar zekât vermezler; onlar âhireti de inkâr ederler"
De ki: Ben de sadece sizin gibi bir beşerim; bana tanrınızın tek tanrı olduğu vahyedilmiştir. Bu ilâhı kelâm iki şekilde yorumlanır. Birincisi, sanki onlara şöyle diyordu: Ben de sizin gibi bir insanım, anlıyor ve aklımı kullanıyorum. Bana vahyediliyor ve ben de onu işitiyorum. Sizin, kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımız sağırdır sözünüz mazeret değildir. Çünkü yalnızca kalplerinizi kapatıp perdeleyen, sahip olduğunuz küfür ve içinde bulunduğunuz sapıklık onu anlamanızı engellemiştir. Benim anlayıp akıl erdirdiğim gibi sizin de davet edildiğiniz ve uymakla emrolunduğunuz dini anlayıp akıl erdirebilmeniz İçin o küfrü ve sapıklığı terketmelisiniz, çünkü ben de insanım siz de insansınız. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, Ben de sadece sizin gibi bir beşerim; yalnız bana vahyediliyor. Yani ben de sizin gibi bir insanım, ancak bana tanrınızın tek tanrı olduğunu size tebliğ etmem emredildi, dolayısıyla doğruca O’na yönelin! Eğer tanrınızın tek tanrı olduğunu size tebliğ etmem emredilmemiş olsaydı, “Kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da sağırlık var. Sen yapacağını yap, biz de yapmaktayız” dediğiniz gibi sizi kendi halinize bırakırdım. Bu âyetin yorumu işte bu ikisinden ibarettir. En doğrusunu Allah bilir.
Doğruca O’na yönelin. Bazıları şöyle dedi: O'na itaatle yönelin! Buna, sizi davet ettiği tevhide yönelin diye de mâna verilmiştir. O’ndan bağışlanma dileyin. Yani küfür halinde iken yaptıklarınızı bağışlaması için içinde bulunduğunuz küfür ve sapıklık halini bırakın! Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”’. Bunun, istiğfarınızın ve günahlarınızdan vazgeçme talebinizin kabul edileceği hal üzere olunuz mânasına gelmesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah’a ortak koşanların vay haline! Ki onlar zekât vermezler; onlar âhireti de inkâr ederler. Bu beyandaki mesele, “vay haline!” anlamına gelen tehdide karşı müşriklerin zekât vereni de vermeyeni de, âhirete inananı da inkâr edeni de dâhil olduğu halde Cenâb-ı Hakk’ın niçin özel olarak zekâtı vermeyen ve âhireti inkâr eden müşrikin vay haline demiş olmasıdır. Bu konuda bazı müfessirlerin sözlerini nakledelim: Bunun anlamı şudur: Özel olarak zekâtı vermeyen ve âhirete inanmayan müşriklerin vay haline diye tehdit edilmesi, onların zekât vermeyi reddetmelerinden ve âhireti inkâr etmelerinden dolayıdır. Onların inkâr etmelerinin sebebi muhtelifti; bazılarının sebebi, cimrilik ve mal hırsı idi, dolayısıyla mal hırsı onu zekâtı inkâr etmeye ve zekât vermemeye sevketmişti. Bazılarının sebebi de yaptıklarına karşılık cezalandırılacağını inkâr etmesiydi, dolayısıyla bu onu âhireti inkâr etmeye sevkediyordu. Bazılarının kâfirliğinin sebebi de dünya işinde kendisi gibi veya kendisinden daha alt seviyede olan birine boyun eğmek zorunda kalması idi, dolayısıyla bu da onu risâleti inkâra sevkediyordu. Onları inkâra ve dalâlete sevkeden bunlara benzer muhtelif sebepler vardı. Zekât vermeyen müşriklerin vay haline cümlesindeki zekât kelimesinden maksat, mallarının zekâtı değildir, kendi nefislerini temizlemeleridir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle diyordu: Nefislerini arındırmaya, şanım yüceltmeye ve salih ameller yapmaya çalışıp gayret göstermeyen ve bundan dolayı da âhirette bunun mükâfatını alamayan müşriklerin vay haline! Yani dünyada iken böyle yapmayanın vay haline! En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Yu'tûne (يُؤْتُونَ)
İbn Fâris, "e-t-y" kökünün "gelmek, ulaşmak, bir şeyi vermek ve getirmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu kelimenin if'al babındaki (i'tâ) kullanımının, bir şeyi başkasına sunmak, elindekini gönüllü olarak vermek (ita etmek) anlamını taşıdığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, vermek eyleminin (i'tâ) Kur'an'daki kullanımında sıradan bir devir işleminden ziyade, hak edilen bir payın veya ilahi bir emrin gereği olarak yerine getirilen bilinçli bir teslimiyet yattığını belirtir. Zekat bağlamında bu fiilin, malın isteyerek, rıza ile ve bir ibadet şuuruyla verilmesini ifade ettiğine dikkat çeker.
Zekâte (الزَّكَاةَ)
İbn Fâris, "z-k-v" kökünün temel anlamının "artmak, çoğalmak, büyümek, temizlenmek ve pak olmak" olduğunu söyler. Zekat eyleminin zahirde maddi bir eksilme gibi görünse de, hakikatte malın bereketlenip artmasına ve kişinin cimrilik günahından temizlenmesine vesile olduğu için bu isimle anıldığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zekat kavramının hem maddi (malın artması) hem de manevi (nefsin arınması) boyutunu vurgular. İnsanın kendi mülkiyetindeki maldan Allah'ın hakkı olan kısmı ayırmasının, onu ontolojik bir kirden arındıran ahlaki ve ruhsal bir büyüme süreci olduğunu ifade eder.
Arthur Jeffery, zekat kelimesinin doğrudan Arapça kökenli olmayıp, İslam öncesi dönemde Aramice veya Süryanice "zakutha" (doğruluk, dürüstlük, arındırıcı sadaka) kelimesinden Arapçaya geçtiğini ileri sürer. Yahudi ve Hristiyan metinlerindeki bu arınma ve sadaka kavramının, Kur'an terminolojisine aynen uyarlandığını ve dini bir kuruma dönüştüğünü iddia eder.
Theodor Nöldeke, Jeffery ile benzer şekilde kelimenin Arami/Süryani kökenini destekler. Bu kavramın Mekke döneminde daha genel bir "ruhani arınma ve temizlik" anlamında kullanılırken, süreç içerisinde yoksullara ayrılan kurumsal bir paya dönüştüğünü savunur.
Toshihiko Izutsu, zekat kelimesini Kur'an'ın ahlaki-ekonomik sisteminin merkezinde değerlendirir. Zekatın sadece fakirlere yapılan bir sosyal yardım değil, müminin mal tutkusu ve dünya hırsından kurtularak ilahi otoriteye olan bağlılığını ispatladığı ontolojik bir "arınma" eylemi olduğunu inceler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Arapça "z-k-v" (artmak, temizlenmek) kökünden geldiğini belirten klasik dilbilimci görüşü aktarmanın yanı sıra, Batılı araştırmacıların Süryanice/Aramice köken iddialarına da yer verir. İslami literatürde kelimenin, malın belli bir oranının ibadet niyetiyle ihtiyaç sahiplerine verilmesini ve bu yolla nefsin arınmasını ifade eden temel bir terim haline geldiğini kaydeder.
el-Âhirati (الْآخِرَةِ)
İbn Fâris, "e-h-r" kökünün "öne geçen bir şeyin zıddı olarak geride kalmak, sonradan gelmek ve son" anlamlarını taşıdığını tespit eder. Ahiret kelimesinin, şu anki yaşantının (dünyanın) ardından gelecek olan son, nihai ve kalıcı yurt olması hasebiyle bu etimolojik kökten türetildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ahiret kavramının, "el-ulâ" (ilk olan, dünya) kavramının tam zıddı olarak Kur'an'da yer aldığını söyler. İnsanın varoluşsal sürecindeki ikinci ve nihai aşamayı, ölümden sonraki hesap ve sonsuz yaşam boyutunu nitelediğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, ahiret inancının Kur'an'ın eskatolojik (son zamanlar) dünya görüşünün temel direği olduğunu belirtir. Ahiret kelimesinin, müşriklerin sadece dünyevi ve maddi olanı merkeze alan günübirlik zihniyetine karşı, varlığın zaman ve mekân ötesi boyutunu hatırlatan, insanın dünyadaki davranışlarını ahlaki bir yargılamaya bağlayan ontolojik bir sınır taşı olduğunu inceler.
Angelika Neuwirth, ahiret kavramının özellikle Mekke surelerinin retoriğinde taşıdığı ağırlığa dikkat çeker. Bu kelimenin, dinleyiciyi mevcut dünyevi konforundan koparıp, yaklaşan ilahi mahkemenin ciddiyetiyle yüzleştiren sarsıcı ve anlamsal bir uyanış çağrısı olduğunu ifade eder.
Kâfirûn (كَافِرُونَ)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün temel anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek" olduğunu kaydeder. Çiftçiye tohumu toprağın altına gizlediği için "kâfir", geceye de karanlığıyla her şeyi örttüğü için aynı ismin verildiğini hatırlatır. Bu bağlamda, ilahi nimetleri veya hakikati inatla örten, görmezden gelen kişiye de bu eylemi sebebiyle "kâfir" denildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, küfür eylemini, aklın ve fıtratın tanık olduğu ilahi gerçekleri bilinçli bir şekilde örtbas etmek olarak tanımlar. "Kâfirûn" kelimesinin, nimetin değerini bilmemek (küfrân-ı nimet) ile inançsızlık arasında derin bir bağ kurduğunu, ahireti inkar etmenin de hakikati örtme eyleminin zirvesi olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, küfür kavramını "iman" kelimesinin mutlak zıddı olarak semantik bir analizle inceler. Küfrün sıradan bir bilgisizlik, cehalet veya şüphe olmadığını; bilerek, kibirlenerek ve düşmanca bir tavırla ilahi otoriteyi reddetmek, hakkı "örtbas etmek" (aktif nankörlük) olduğunu belirtir. Bu kelimenin Kur'ani çerçevede derin bir ahlaki isyanı sembolize ettiğini tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının sosyolojisi bağlamında okur. Müşriklerin ahireti inkar (küfür) etmelerinin salt felsefi bir şüphe olmadığını; ahiret inancının getirdiği hesap verme ve ahlaki sorumluluk gibi kavramların, Mekke aristokrasisinin kurulu düzenini (zekat vermeyip serveti biriktirme arzularını) tehdit etmesi sebebiyle geliştirilmiş politik ve pragmatik bir ret stratejisi olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, küfür kavramını varoluşsal bir yabancılaşma ve manevi bir maraz olarak ele alır. İnsanın kendi yaratıcısını ve ahireti inkar etmesinin, aslında kendi öz hakikatini örtmesi, kendi ontolojik gerçekliğine körleşmesi ve neticesinde manevi bir çöküşe sürüklenmesi süreci olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla