Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 77. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 77. Ayet

    قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْۚ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَاماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul mâ ya’beu bikum rabbî levlâ du’âukum(s) fekad keżżebtum fesevfe yekûnu lizâmâ(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “De ki: (Ey insanlar!) “Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin! (Ey inkârcılar!) Siz O'nun dinini yalan saydığınız için bunun günahı artık yakanızı bırakmayacak!”

      De ki; (Ey insanlar!) ‘‘Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin! Bazıları dediler ki: Rabb’im size ne diye değer versin! Yani Rabb’im size değer vermez. Eğer kendisini tevhit etmeniz ve O’na itaatte bulunmanız için sizi davette bulunmasaydı... Bazıları da dediler ki: Rabb’im sizi ne yapsın? En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şöyledir: Eğer siz O’nu tevhit eder ve O’na itaat ederseniz o takdirde Rabb’im size ne eylesin?! Şu âyette olduğu gibi: “Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size niçin azap etsin?”

      Siz O’nun dinini yalan saydığınız için bunun günahı artık yakanızı bırakmayacak. Bu beyanın yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir: Bir kısmı “Bedir günü azabıdır” demişlerdir. Yani (günahı ve günahkârı) birbirlerine yapıştırdı da ayrılmaz kıldı. îbn Mesûd da aynı şekilde açıklamış şöyle demiştir: “Duhân” (الدُّخَان), “batşa” ve “lizâm” (لِزَامًا) bunların hepsi de Bedir günü olmuştur. Bazıları şöyle demişlerdir: Yani asla ayrılmayan yapışık bir azaptır ki o da âhiret azabıdır. Ebû Avsece şöyle demiştir: Rabb’im size ne diye değer versin!, yani sizi ne yapsın. “İhtiyaç duyma” anlamında şöyle kullanılır: ‘Abe’e, ya‘be’u, ‘ıb’en fe hüve ‘âbi’un (عَبَأَ، يَعْبَأُ، عِبْئًا فَهُوَ عَابِئٌ) “Mâ a‘be’u bi hâze’l-emr” (مَا أَعْبَأُ بِهَذَا الْأَمْرِ) denilir, yani “Onu ne yapayım, ona ihtiyacım yok!” demektir. “Abe’tü bi fulân” (عَبَأْتُ بِفُلَانٍ) ise “Ona ihtiyaç duydum” anlamındadır. İbn Kuteybe'nin izahı da aynıdır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 2579

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "sesli olarak bir söz söylemek, ifade etmek ve bir fikri beyan etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramının sadece dil ile telaffuz edilen anlamsız sesler dizisi olmadığını, arkasında kesin bir irade ve hüküm barındıran düşünsel bir eylem olduğunu açıklar. Emir kipiyle (kul/de ki) gelmesi, peygamberin kendi şahsi fikirlerini değil, mutlak bir otoritenin (Allah'ın) değişmez kararlarını muhataplara dikte etmekle görevli bir elçi olduğunu tesciller.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Furkan Suresi'nin bu son ayetindeki "De ki" (Kul) emrinin retorik işlevini analiz eder. Bütün bir sure boyunca inkarcıların itirazları, peygamberin ahlaki duruşu ve Rahman'ın kullarının vasıfları sayıldıktan sonra; ayetin bu emirle başlaması, ilahi mahkemenin karar duruşmasındaki o son, kesin ve tartışmaya kapalı hükmün peygamberin diliyle yeryüzüne ilan edilmesidir.

        Mâ Ya'beu (مَا يَعْبَأُ)

        İbn Fâris, "a-b-e" kökünün sözlükte "bir şeye ağırlık vermek, önemsemek, değer biçmek ve yük taşımak" anlamlarına geldiğini belirtir. Koku yayan ağır ve kıymetli bir misk türüne "abîr" denilmesi de, kelimenin temelindeki bu "ağırlık/değer" mefhumundandır. Fiilin olumsuz formda (mâ ya'beu) kullanılması, "hiçbir ağırlık vermez, zerre kadar önemsemez, umursamaz" manasına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ab'" kavramının insanın bir eşyaya veya duruma atfettiği kıymet ve özen olduğunu açıklar. Allah'ın insanları "önemsememesinin" (mâ ya'beu) ifade edilmesi, insanın kendiliğinden, sırf biyolojik varlığından ötürü evrende vazgeçilmez veya mutlak bir değere sahip olmadığını gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın insan tasavvurunu bu çarpıcı fiil üzerinden inceler. Câhiliye aklı, kendi kabilevi asabiyesiyle, zenginliğiyle ve gücüyle övünerek evrenin merkezinde olduğunu zanneder. Kur'an ise "mâ ya'beu" fiiliyle bu kibri yerle bir eder: İnsan, Yaratıcısı ile kurduğu bağ haricinde ontolojik olarak bir "hiçtir"; kozmik terazide hiçbir ağırlığı, değeri ve önemi yoktur.

        Rabbî (رَبِّي)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün temelinde "bir şeye sahip olmak, onu koruyup gözetmek ve bir varlığı ilk halinden alıp yavaş yavaş, şefkatle en mükemmel noktasına kadar terbiye etmek" anlamlarının yattığını belirtir.

        Angelika Neuwirth, bu kelimenin ayetteki formunu teolojik ve psikolojik bir zemin üzerinden analiz eder. Ayette "Allah size değer vermez" demek yerine, peygamberin dilinden birinci tekil şahıs iyelik ekiyle "Benim Rabbim size değer vermez" (Rabbî) denilmesi, muazzam bir aidiyet ve otorite beyanıdır. Peygamber, kendisini yalanlayan Mekke aristokrasisine karşı, arkasındaki o mutlak gücü (kendi şahsi terbiye edicisini ve sahibini) göstererek tevhidi duruşun sarsılmazlığını ilan eder.

        Duâüküm (دُعَاؤُكُمْ)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün sözlükte "çağırmak, seslenmek, davet etmek, yardım istemek ve dua etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "duâ" eyleminin bir kimseyi yardıma çağırmak olduğunu; teolojik bağlamda ise kulun kendi mutlak acziyetini itiraf ederek, sonsuz kudret sahibinin himayesine, varlığına ve merhametine sığınması (ibadet etmesi) olduğunu açıklar.

        Dücane Cündioğlu, "dua" kavramını felsefi ve varoluşsal bir temelde okur. İnsanı evrendeki diğer tüm biyolojik canlılardan ve nesnelerden ayıran, ona ontolojik bir "ağırlık/değer" (ya'beu) kazandıran yegane eylem, onun Mutlak Olan'a seslenebilme (dua) yetisidir. Dua, sonlu olanın Sonsuz Olan ile kurduğu diyalogdur. "Duanız olmasaydı Rabbim size ne diye değer versin" ifadesi, insanın varoluş gerekçesinin bizzat bu yakarış ve yöneliş kapasitesi olduğunu tesciller. İnsan, dua ettiği (Allah'ı muhatap aldığı) ölçüde vardır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu kelimenin Furkan Suresi'nin genel ahlaki kurgusu içindeki yerini inceler. Surenin önceki ayetlerinde Rahman'ın kullarının geceleri gözyaşlarıyla cehennemden sığınmaları (dua etmeleri) uzun uzun anlatılmıştır. Bu kapanış ayeti, o ibadetlerin ve yakarışların anlamını özetler: İnsanın yeryüzündeki serüveni, ancak Yaratıcısına duyduğu ihtiyaç ve O'na yönelttiği "dua" ile bir anlama kavuşur. Dua yoksa, insan sadece yeryüzünü tüketen önemsiz bir kalabalıktır.

        Kezzebtüm (كَذَّبْتُمْ)

        İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte "doğrunun (sıdk) tam zıddı olarak yalan söylemek, gerçeği çarpıtmak ve asılsız olanı iddia etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tekzîb" eyleminin sıradan bir bilgisizlik veya yanılma olmadığını; kişinin hakikati içten içe bilmesine, o sarsılmaz delilleri (ayetleri) görmesine rağmen, kibir, inat veya dünyevi menfaatleri uğruna gerçeği kasten reddetmesi ve ona "yalan" damgası vurması olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal evreninde "tekzîb" (yalanlama) fiilinin Câhiliye aklının en karakteristik ontolojik suçu olduğunu belirtir. Peygamberi, vahyi ve dirilişi yalanlamak; aklın ilahi çağrıya (duaya) sırtını dönmesi ve kendi kibrinin içine hapsolmasıdır. "Fakat siz yalanladınız" (fe-kad kezzebtüm) tespiti, inkarcıların dua ederek değer kazanma şansını kendi özgür iradeleriyle, inatla ve bilinçli olarak yok ettiklerinin ilahi bir zabıt altına alınmasıdır.

        Lizâmâ (لِزَامًا)

        İbn Fâris, "l-z-m" kökünün sözlükte "bir şeye sımsıkı yapışmak, ondan asla ayrılmamak, zorunlu olmak ve sürekli beraber bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Alacaklının borçlunun yakasına yapışıp peşini bırakmamasına "mülâzemet" denilmesi bu köktendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "lüzûm" kavramının, bir nesnenin veya durumun diğerinden ayrılmasının imkansız hale gelmesi, kaçınılmaz ve kalıcı bir beraberlik olduğunu açıklar. "Lizâm" ism-i masdarı, bu yapışma ve ayrılmama halinin mutlaklığını ve şiddetini ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki bu son kelimenin eskatolojik (ahirete dair) dehşetini analiz eder. İnkarcılar hakikati "yalanladıklarında" (tekzib), bu eylemin bedeli sadece soyut bir günah olarak kalmaz. Yalanlama fiili, ahirette somutlaşıp onların yakasına yapışan, boyunlarına dolanan ve onlardan bir saniye bile ayrılmayan mutlak, kaçınılmaz ve ebedi bir azaba (lizâmâ) dönüşür.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Furkan Suresi'nin "lizâmâ" (yakanızı bırakmayacak, sımsıkı yapışacak) kelimesiyle son bulmasındaki eşsiz retorik (beyânî) ihtişama dikkat çeker. Surenin başında hakikati yalanlayan müşriklerin kibirli itirazları yer alırken, surenin en son kelimesi bu yalanlamanın sonucunu muazzam bir fonetik ve anlamsal ağırlıkla mühürler. İlahi adalet dışarıdan gelen keyfi bir ceza değildir; insanın kendi işlediği inkar suçu (yalanlaması), bizzat kendi boynuna dolanan ve ondan asla kopmayan (lizâm olan) ebedi bir prangaya dönüşmüştür. Sure, inkarcıların kendi ürettikleri bu sarsılmaz azaba hapsedilmeleriyle, vurucu ve geri dönülemez bir kapanış yapar.

        Yorum

        İşleniyor...
        X