Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Furkan Sûresi, 76. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Furkan Sûresi, 76. Ayet

    خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ حَسُنَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ḣâlidîne fîhâ(c) hasunet mustekarran vemukâmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Orada sonsuzca yaşayacaklar. Ne güzel bir yerleşme ve kalma yeri!'”

      Orada sonsuzca yaşayacaklar. Yani devamlı olarak. Ne güzel bir yerleşme ve kalma yeri! En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şöyledir: Cennet onlar için yerleşme ve kalma yeri olarak öyle güzeldir ki orada usanmazlar, sıkılmazlar, yalnızlık korkusuna kapılmazlar, üzüntü ve tasa bilmezler. Orası, dünya nimetleri gibi değildir. Zira dünya nimetleri, çok olması ve içinde kalmanın uzaması halinde usanç ve bıkkınlık doğurur.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hâlidîne (خَالِدِينَ)

        İbn Fâris, "h-l-d" kökünün sözlükte "bir yerde uzun süre kalmak, yerleşmek, durumun değişmemesi ve kalıcılık" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hulûd" kavramının, bir varlığın bozulmadan, çözülmeden, yaşlanmadan ve yok olmadan mevcut yetkin halini sonsuza dek koruması olduğunu açıklar. İnananların o yüksek köşkte (mükafatta) "hâlidîn" (ebedi kalıcılar) olmaları, dünyadaki tüm nimetlerin temel kusuru olan "geçicilik ve kaybetme korkusu" defosunun tamamen ortadan kaldırıldığı mutlak bir ölümsüzlük (bekâ) durumudur.

        Dücane Cündioğlu, "hulûd" mefhumunu felsefi bir zeminde analiz eder. İnsanın yeryüzündeki varoluşsal trajedisi, zamanın akışına ve entropiye (çürümeye) mahkum olmasıdır. Cennetteki "ebedi kalış" (hulûd), zamanın insan aleyhine işleyen o yıpratıcı doğasının durdurulması, fıtratın en olgun halinde sabitlenmesi ve varlığın zamanın ötesine geçerek ontolojik bir mutlaklığa (hiç bitmeyen bir an'a) erişmesidir.

        Fîhâ (فِيهَا)

        İbn Fâris, "fî" edatının mekanın içindeliğini, kapsayıcılığını (zarfiyet) bildirdiğini; "hâ" (o) zamirinin ise doğrudan inananlara vaat edilen o yüce makama (ğurfe/yüksek köşk) işaret ettiğini belirtir. İnsanın o ilahi mükafatın bütünüyle "içine girmesini" ve o atmosfer tarafından kuşatılmasını ifade eder.

        Hesünet (حَسُنَتْ)

        İbn Fâris, "h-s-n" kökünün sözlükte "göze, kulağa ve kalbe hoş gelen, estetik olarak güzel, eksiksiz ve aydınlık olan her şey; çirkinliğin (kubh) zıddı" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hüsn" kavramının sadece fiziksel ve yüzeysel bir güzellik olmadığını; aklen, ahlaken ve duyusal olarak insan fıtratını bütünüyle tatmin eden, onda kusursuz bir sevinç ve hayranlık uyandıran "mutlak güzellik ve iyilik" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman/kesinlik) sîgasında "Ne güzel oldu/Ne güzeldir" (hesünet) şeklinde taaccüb (hayranlık) ifade edecek formda kullanılması, o mekanın estetik ve ontolojik kusursuzluğunu ilahi bir onayla tesciller.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin beyânî (edebi) ve duyusal derinliğini inceler. İlahi mükafatın mekanı sadece "büyük" veya "ihtişamlı" olarak değil, doğrudan "hesünet" (güzel oldu) fiiliyle nitelenir. Bu seçim, Rahman'ın kullarının dünyada sabrederek, çirkinliklerden (zinadan, yalandan, asabiyeden) uzak durarak inşa ettikleri o "güzel ve onurlu" ahlakın; ahirette somutlaşıp, taşlaşıp, mekana dönüşerek onları saran mutlak ve ebedi bir "estetik güzelliğe" (hüsne) inkılap ettiğini gösteren eşsiz bir Kur'ani tasvirdir.

        Mustekarran (مُسْتَقَرًّا)

        İbn Fâris, "k-r-r" kökünün temelinde "soğukluk, bir yerde sabit kalmak, durulmak, yerleşmek ve hareketin bitmesi" anlamlarının yattığını belirtir. İnsanı hareket etmekten alıkoyup bir yere sığınmaya mecbur bıraktığı için soğuğa "kurr", insanın göçebeliği bırakıp bir mekanı yurt edinmesine "istikrar" denildiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "karâr" kavramının yorgunluğun, devinimin ve arayışın bitip mutlak sükunetin ve sabitliğin başlaması olduğunu açıklar. "Mustekarr", ism-i mekân (yer ismi) vezninde olup "huzurla yerleşilecek, sabit kalınacak, durulacak yer" demektir.

        Toshihiko Izutsu, bedevi Arap aklının (Câhiliye zihniyetinin) göçebe kültürü üzerinden bu kelimeyi analiz eder. Çölde sürekli hareket halinde olan, tekinsiz coğrafyalarda çadırını söküp yeni, güvenli vahalar arayan ve sürekli bir hayatta kalma endişesi taşıyan göçebe için "mustekarr" (kalıcı, serin ve güvenli yerleşim); bitmek bilmeyen o yorucu yolculuğun sona erdiği nihai, mutlak ve en huzurlu limanı ifade eder. Kur'an, dünyadaki ahlaki yürüyüşlerini (tevazuyla ve sabırla) tamamlayan Rahman'ın kulları için cenneti, yorgun ruhların ebediyen dinleneceği kusursuz bir "mustekarr" olarak sunar.

        Ve Mukâmâ (وَمُقَامًا)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün sözlükte "dik durmak, ayağa kalkmak, bir yerde konaklamak ve duraklamak" anlamlarına geldiğini belirtir. "İkâmet" eylemi, yolculuğu tamamen sonlandırıp bir yeri daimi, sarsılmaz bir mesken tutmaktır.

        Râgıb el-İsfahânî, "mukâm" kelimesinin, kişinin hiçbir şekilde ayrılma, göç etme veya yer değiştirme niyeti olmaksızın temelli yerleştiği nihai ikametgah olduğunu açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilmindeki ahiret (eskatoloji) tasavvuru bağlamında bu iki kelimenin (mustekarr ve mukâm) yan yana gelişini inceler. İnsanın dünyadaki varoluşu, tabiatı gereği geçici bir konaklama ve sürekli bir sınav halidir. Rahman'ın kullarının mükafatlandırıldığı o yüce makamın hem bir "mustekarr" (huzurla durulacak yer) hem de bir "mukâm" (asla terk edilmeyecek ebedi konak) olarak nitelenmesi; ilahi vaadin, insan ruhundaki o "kalıcı bir yuvaya sahip olma" arzusunu en üst düzeyde, hiçbir eksik bırakmaksızın tatmin ettiğinin teolojik ilanıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kapanış kelimelerinin psikolojik ve ontolojik doygunluğunu analiz eder. İbâdur-Rahmân'ın yeryüzündeki o ağırbaşlı, sabırlı ve tevazu dolu yürüyüşü, geceleri uykusuz kalarak ettikleri dualar, infaktaki dengeleri ve kötülükten kaçınmaları muazzam bir ruhsal efordur. Ayetin sonunda o yüce makamın "ne güzel bir durak ve ne güzel bir konak" (hesünet mustekarran ve mukâmâ) şeklinde tasvir edilmesi; bütün o dünyevi yorgunlukların, gözyaşlarının ve ahlaki direnişlerin ardından ilahi rızanın, insanı şefkatle sarıp sarmaladığı mutlak ve estetik bir "eve dönüş" menzilidir. İnanan akıl, nihayet ait olduğu yere varmış ve orada ebediyen ikamet (mukâm) etmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X